Zamanın Kölesi

Bu gün 16 Nisan 2028… Doğrusu şu andan sonra bunun pek bir önemi yok. Zaman, şu önümdeki 4 santimlik ekranda görülmesi dışında o kadar karışık, o kadar bilinmez ki benim için… Yaşadığım onlarca paradokstan başka bir anlam ifade etmiyor.

Her şey bizim mahallenin köşesinde selpak, yara bandı, ıslak mendil gibi eşyalar satan o yaşlı adamı görmemle başladı. Uzun boyu, beyaz teni ve sakalları, göz çukurlarına kaçmış olan mavi gözleriyle ilk başta çok sempatik gelmişti bana. Bir iki defa gülerken denk geldiğim sivri köpek dişleri de esrarengiz  bir hava katmıştı ona.

Pek fazla muhabbetimiz yoktu onunla. Her okul dönüşü mecburiyetten dolayı önünden geçmem, aşina kılmıştı bizi birbirimize.  Ama bir süre sonra ilginç bir şey oldu. Adam beni her gördüğünde gülüyor, sanki çok yakın bir ahbabını görmüş gibi mutlu oluyordu. En azından her karşısına çıkışımda gösterdiği sarımtırak köpek dişleri, bu hissi uyandırdı bende. Günler bu şekilde geçip gitti. Ama hiçbir zaman oturup konuşmadık. Bir iki selam verme dışında hal hatırımızı sormadık.

Bir gün yine okul dönüşüydü. Bir sonbahar günüydü ve akşamüzeri şiddetli yağmura yakalanmıştım. Otobüsten indikten sonra eve doğru koşuyordum. Her zaman geçtiğim cadde bomboştu ve o yaşlı adam da yoktu. Tabii bu benim için küçük bir ayrıntıydı o an. Yani umrumda değildi. Bir an önce eve varmak ve olası bir zatüre nöbetinin önüne geçmek istiyordum.

Hava kararmak üzereydi. Elbiselerim iyiden iyiye ıslanmıştı ve rüzgâr üşütmeye başlamıştı beni. Evin önüne gelmiştim. Cebimden anahtarı çıkarıp tam kapıyı açacaktım ki, evimizin sağ tarafındaki, çöp bidonlarının olduğu kısımdan bir ses geldi. Kafamı uzatıp baktım. Karanlıkta bir siluet ilişti gözüme. Gözlerimi keskinleştirip dikkat kesildim o tarafa. Siluet bana doğru gelmeye başlamıştı, ama hâlâ kim ya da ne olduğu anlaşılmıyordu. Yağmurun sesi duyuşumu kısıtlasa da “Oğlum,” nidasını anlayabilmiştim. Bir kez daha aynı sesi duydum. Son derece kalın, tok, ama ilginç şekilde rahatlatıcı bir ses tonuydu. Tam olarak hatırlayamasam bile daha önce duyduğum bir sesti bu.

Merakla sesin geldiği yöne doğru birkaç adım attım. O da bana doğru geliyordu ve sonunda anladım: Bu o yaşlı adamdı. Bulunduğum yere geldi ve kendini üzerime attı. Harap bir hali vardı. Hava kararmış olmasına rağmen bulunduğumuz yerdeki sokak lambası, adamın durumunu net olarak gösteriyordu. Yüzünün çeşitli yerlerinde darp izleri vardı. Elbiseleri neredeyse parçalanmıştı. “Amca, iyi misin?” diyebildim şaşkınlıkla.

“Oğlum,” dedi tekrar. Sesinde öylesine etkileyici bir hal vardı ki, bir an gerçekten onun oğlu olduğumu düşündüm. “Oğlum, al şunu,” dedi ve eski, yırtık pardüsösünün şişkin bölümünden siyah bir poşet çıkardı. “Al şunu, git hemen buradan.”

Adamın verdiği şeye aldırış etmedim ilk başta. “Sen iyi değilsin amca,” dedim. O an adam dizleri üzerine yere düştü. “Amca,” diyerek koltuk altlarından tutmaya çalıştım.

“Çabuk, al şunu,” dedi tekrar. Poşeti elinden alıp yere bıraktım. Kendisini de olduğu yere bıraktım ve kapıya doğru yöneldim. O adamı içeri alıp yaralarıyla ilgilenmeyi düşündüm. Ben bırakınca yüz üstü kendini yere uzattı. Hemen koşup kapıyı açtım. Elimi uzatıp önümdeki koridorun lambasını açtım. Adamı almak için geri döndüğümde, onu bıraktığım yerde sadece bana verdiği siyah poşet vardı. Önce şaşkınlıktan bir müddet öylece bekledim. Bu kadar kısa sürede nasıl kaybolmuştu? Acaba tekrar o karanlık boşluğa mı gitti, diyerek birkaç adım attım. Her yeri aramama rağmen adamı bulamadım. Sanki buhar olup uçmuştu.

Bu arada yağmur hızını arttırmıştı ve ben adamın telaşından kendimi unutmuştum. İç çamaşırlarım bile ıslanmıştı. Neyse, adamın bana verdiği poşeti aldım ve eve girdim. Çok fazla ağır bir şey değildi. Merak etmeme rağmen uzun süre ilgilenemedim poşetle ve içindekiyle. Eve girip üzerimi değiştirdim. Kurulanmam, sıcak bir şeyler yiyip içmem tam bir saatimi almıştı. Bu süre sonunda o siyah poşetle ilgilenebildim.

Poşetin içerisinde küçük bir çanta vardı. İlk başta korkmama rağmen merak duygusu ağır basmıştı. Çantayı açtım. Küçük bir kamera çıktı içinden. Hatta şu son model, avuç içine sığan cinsten… Kamerayı incelemeden epey bir düşündüm. Yaşlı adam nereden bulmuştu bunu? Acaba çalmış mıydı? Üstü başı neden yırtıktı ve yüzündeki o yaralar neyin nesiydi? Ve de en önemli soru: Kamerayı neden bana vermişti?

“Evet, muhtemelen kamerayı bir yerlerden çaldı. Kameranın sahipleri de onu yakalayıp  bir güzel benzettiler. Ama yine bir yolunu bulup kaçtı. Kamerayı sağlama almak için bana verdi ve daha sonra gelip alacak. Seni yaşlı bunak, başımı belaya sokacak biraz aç gözlü olsam,” diye içimden geçirdim. Kamerayı hiç açmadan sağlam bir yere koydum. Nasıl olsa o ihtiyarı tekrar görürdüm. Kamerayı kendisine verip yüzüne şöyle hokkalı bir balgam yapıştırırdım. Şimdilik güvenli bir yerde durmalıydı.

Tam bir hafta kameraya elimi bile sürmedim. İşin ilginci, yaşlı adam her zaman durduğu yerde yoktu. Israrla onun veya birilerinin gelip kamerayı sormasını bekledim. Ama ne ondan, ne de başkasından kayıp veya çalıntı bir kamerayla ilgili bilgi gelmedi. Bu sürenin sonunda ilk defa açtım kamerayı.

Teknik olarak pek fazla bilgi sahibi olmasam da, zorlanmadan kullanabileceğim bir aletti bu. İlk başlarda birkaç kayıt yaptım. 3-4 gün dersimin olmayışını da fırsat bilip can sıkıntımı onunla giderdim. Başlarda her şey normaldi. Ta ki bir gün kameranın ayarlarıyla oynayana kadar… Bilmediğim birkaç yeri kurcaladım ve kamerayı kapattım. Ertesi gün daha önce çektiğim görüntüleri izlemek için açtığımda tuhaf bir şeyle karşılaştım. Kamera kayıt modundaydı. Oturduğum yerden pencerenin olduğu tarafa tuttuğumda, daha önce hiç görmediğim bir perdeyle karşılaştım. Üstelik pencerenin etrafındaki boyalar da hiç görmediğim bir renkteydi. Kameranın ekranını kapatıp çıplak gözle baktım, sanki kendi evim değilmiş de başka bir yerdeymişim gibi. Evi havalandırmak için camları açmıştım ve perde falan da yoktu. Ekranı açıp bir kez daha baktım o yöne. Ama hayır, yine o perde vardı karşımda. “Her halde daha önce çekilmiş bir görüntü,” dedim, şaşkın durumumu gizlemeye çalışarak.

Kamerayı o şekilde evin içinde dolaştırmaya başladım. Ekranda gördüğüm duvar, eviminkinden daha koyu bir renkteydi. Acaba renk ayarlarıyla mı oynamıştım? Bir süre daha duvarı çektim. Renk dışında bir aksilik yoktu. Ama bir anda duvarımda boş olması gereken yerde, bir duvar saati görünce şoke oldum. O şaşkınlıkla odamın kapısına çevirdim kamerayı. Evet, olması gerekenden çok farklı bir kapıydı. O an ne yapacağımı bilememiştim ki, ekranın sağ alt tarafında daha önce dikkat etmediğim bir ayrıntı gözüme ilişti: Tarih. Tam olarak “27 Ocak 2013” yazıyordu orada.

Birkaç dakika küçük bir şok yaşadım. Kamerayı elimden bırakıp olan bitene bir anlam vermeye çalıştım. Kendime geldiğimde tekrar kamerayı aldım ve bir yanlışlık olmadığından emin oldum. Sonunda anlamıştım: Kamera ayarladığın bir tarihe ait görüntüleri gösteriyordu. Yani bir tarih seçiyorsun ve istediğin bir yeri görüntülüyorsun. O tarihe ait anlık görüntü karşına çıkıyor. Bu nasıl oluyordu? Görünüşte basit bir kamera… Diğerlerinden çok bariz farkları yok. Çalışırken ne bir ışık, ne bir hareket, ne bir sinyal, ses…

Belki şimdi rahat anlatıyorum. Ama olan biteni ilk anladığımda birkaç gün yaşadığım korku, şaşkınlık, heyecan karışımı o tuhaf duygu, kendimi bile unutturmuştu bana. Bu duyguyu atlatmak kolay olmamıştı. Ama sonrasında yaşadıklarım hayatımı alt üst etti.

Artık kamera her şeyim olmuştu. Gittiğim her yere götürüyor, her yerin tarihteki bir durumunu gözlüyordum. Okulla ve arkadaşlarımla bağlantım kopmuştu. Hep yeni şeyler görmek, yeni şeyler öğrenmek istiyordum. Bazen tarihi yerlere gidip bir savaştan kareler izliyor, bazen mükemmel denen bir yapının gelecekteki içler acısı halini görüyordum. Yeni felaketlere tanık oluyor, tuhaf yaratıklar keşfediyordum. Bu benim için bir zevkti aslında. Ama daha sonra tamamıyla merak duygusunun yönlendirdiği bir adam oldum. Üstelik şu an için bir tehlike de görünmüyordu. Bu kamerayı kimlerin, niçin yaptığını düşünmüyordum bile. Yaşlı adamın eline geçişini, niçin bana verdiğini idrak etmeye çalışmıyordum. Daha da kötüsü, kameranın istenmeyen kişilerin veya güçlerin eline geçtiğinde olacakları, aklımın ucuna bile getirmiyordum.

Sonunda tuhaf bir şey daha oldu. Bir gün evimin yakınlarında bir parktaydım. Bütün gün yine kamera ile uğraşmıştım ve akşamın dokuzu olmasına rağmen eve gitmek aklıma gelmiyordu. Değişik tarihleri ayarlayıp sağı solu çekiyordum. Kendimi o kadar kaptırmıştım ki, kameradan 30 Ağustos 2473 tarihini ayarlamışım. Ama bu defa garip bir yoğunluk hissettim. Tam olarak kendimi kaybetmesem de, sarhoş gibiydim. Bir anda ekranda bir çöl belirdi. Hava yarı aydınlıktı. Şiddetli bir rüzgâr estiğini etrafta uçuşan kum tanelerinden anlıyordum. Olduğum yerde dönerek etrafı iyice çektim. Başlangıçta ıssız bir yer gibiydi. Ama aniden bedevi kılıklı bir adam gördüm. Dizlerinin üzerine çökmüş, toprağın üzerinde bir hayvanı parçalamakla meşguldü. Olanları daha iyi anlamak için birkaç adım yaklaştım. O an beklemediğim bir şey oldu. Adam refleks bir hareketle bana doğru döndü. Şimdi onun bir adamdan fazlası ve ötesi olduğunu görüyordum.

Yüzü gözü kan içindeydi. Vahşi bir hayvan gibi, parçaladığı canlının etlerini yiyordu. Esrarengiz bir parlaklık vardı gözlerinde.

Birkaç saniye benim olduğum yöne baktı. Daha sonra hiç beklemediğim bir hareket yaptı. Ayağa kalkıp bana doğru yürümeye başladı. Ben öylesine rahattım ve ekranı öylesine hoş bir şekilde izliyordum ki, adamın hızla benim olduğum tarafa hamle yaptığını, ayaklarım yerden kesildiğinde anladım. Sırt üstü yere düştüğümde sanki bir rüyadan uyanmıştım. Parktaydım ve kamera da yere düşmüştü. Şimdi olduğu yerde hareket ediyordu. Havaya zıplayıp tekrar yere düşüyordu. Korkuyla kamerayı hemen elime aldım. Ekran kıpkırmızı olmuştu. Bu kesinlikle kandı. Üstelik elimdeyken onu zor kontrol ediyordum. Şiddetli bir şekilde sallanıyordu ve beni de sarsıyordu. Hemen kamerayı ve ekranı kapattım. Nihayet sarsılması durmuştu.

Evet, o ana kadar herhangi bir tehlike görmemiştim kamerayı kullanmakta. Ama bir şekilde o adam beni fark etmişti ve bana saldırmıştı. Peki bu nasıl oldu? Yoksa ben kamerayı kullanırken karşı tarafta bir ışık, siluet, şekil, yani bir belirti mi oluyordu? Bundan önce neden gelecekten veya geçmişten görüntülediğim canlılardan böyle bir tepki görmedim?

Neyse, bu korku bana yetmişti ve tekrar kamerayı açmam yaklaşık bir ay sonra olmuştu. Sınavlarımızın bittiği bir gün, üzerimden attığım büyük bir yükten sonra elime aldım onu. Ekranı açar açmaz tarihi sıfırladım. O bedevi kıyafetli adamla bir kez daha karşılaşmak istemiyordum.

Hafif yorgunluk vardı üzerimde. Kameradan 7 Mayıs 2027 tarihini ayarladım, kanepenin üzerine sırt üstü uzandım. Bir süre sonra görüntü almaya başladım. Yattığım yerden tavanı çekiyordum. Ama kameradan aldığım görüntü, masmavi bir gökyüzüydü. Anlamıştım, bu tarihte evimin olduğu yerde yeller esecekti…

Gökyüzü o kadar güzeldi ki, 1-2 dakika boyunca kamerayı oradan ayırmadım. Şaşkın bir şekilde parmaklarımı ekranın üzerinde gezdirdim. O maviliğin içime verdiği serinlik hissini, tenimde de yaşamak istiyordum. Büyük bir ihtimalle parmaklarımı ekranın üzerinde gezdirirken, daha önce fark etmediğim bir butona falan basmıştım.

Bir süre sonra ekrandaki mavi gökyüzü, beni tamamen kendimden geçirmişti. Öyle ki artık vücudumun her tarafında serin, ferahlatıcı bir his vardı. Gözlerimi kapatmıştım ve daha da rahatlamaya çalışıyordum. Aniden öyle bir şey oldu ki… Hafif bir rüzgârla saçlarımın savrulduğunu sandım. Üstelik etraftan tuhaf gürültüler gelmeye başlamıştı. Ve şimdi de yeni biçilmiş çimen kokusu…

Gözlerimi yavaşça açtım. Ekranımda hâlâ o gökyüzü vardı. Şimdi birkaç tane de kuş girmişti görüş alanıma. O an öyle tuhaf bir durumdaydım ki, sadece kameranın görüntüsünün değil, etrafımın da değiştiğini birkaç saniye sonra fark etmiştim. Uzandığım yerden müthiş bir hızla doğruldum. Evimde değildim. Son derece güzel bir parkın içinde, çimlerin üzerindeydim. Etrafımda onlarca yüksek bina vardı. Sağda solda koşuşturan çocuklar, bankların ve çimlerin üzerinde oturan insanlar görüyordum.

Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilemedim uzun bir süre. Kesinlikle panik değildim; ama tam olarak şuurumun da yerinde olduğu söylenemezdi. Ayağa kalkıp, garip garip çevreyi dolaştım. Binalar bildiğimiz binalarsa da, kesinlikle benim dönemimde çevremde yüksek binalar yoktu. Şimdi ise her taraf toplu konutlarla doluydu.

Öyle bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz türden bir gelecek yoktu burada. Erkekler, kadınlar, çocuklar… Giyimlerinden saç tiplerine, konuşmalarından yemek alışkanlıklarına, her şey aynıydı. Tabii içlerinde çok fazla göze batmıyordum.

Şaşkınlığı üzerimden atıp kendi zamanıma nasıl döneceğimi düşündüğümde, olayın ciddiyeti artık zihnimin her noktasında his ettiriyordu kendini. Tekrar yerime oturup kamerayı açtım. Az önce olduğum tarihi ayarladım. Evimin içini görebiliyordum. Ama ne kadar uğraştıysam, o zamana bizzat gidemedim. Tıpkı geldiğim gibi, parmaklarımı ekranın üzerinde gezdirdim. Kameranın her düğmesine, butonuna bastım. Onda ellemedik, okşamadık nokta, oynamadık ayar bırakmadım. Ama bir türlü kendi zamanıma gidemedim.

Evet… Bu gün 16 Nisan 2028… Yaklaşık bir yıldır zamanın bu boyutunda sürünüyorum. Arkadaş olduğum bir sokak çocuğunun barakasından yapıyorum bu kaydı. Teknolojide tahmin edilen noktaya gelinmese de, değişen birçok şeye rağmen “Yoksulluk” hep aynı.

Neyse, ne diyordum… En başta dediğim gibi: Zamanın şu andan itibaren bir anlamı yok benim için. Benim onun kölesi olmam dışında… Kendimi avutarak, bir umut yapıyorum bu kayıtları. Belki kamerayı yapanlar, belirli bir amaç için kullanmayı düşünenler bir şekilde tanık olurlar da, artık yabancısı olduğu geçmişe geri götürürler “Zamanın Kölesi” olmuş bu garibi. Ben de kameramdan evimin o boş görüntüsünü, benim buraya gelişimden bir hafta sonra kapıyı kırarak içeri giren polisleri, gözü yaşlı annemi, babamı defalarca izlemek zorunda kalmam…

5 yorum

  1. Ruhşen Doğan Nar

    Öyküyü keyifle okuyup bitirdim. Öykünün kurgusu, özellikle sonu mükemmel. Ama öyküde fazlalıklar var gibi, öyküyü okurken bazı cümleler olmasa da olurmuş diye düşündüm. Öykünün okunma hızını yavaşlatıyor. Bazı yerlerde de devrik cümleler rahatsız etti beni, örneğin: “Seni yaşlı bunak, başımı belaya sokacak biraz aç gözlü olsam”

    Başka bir nokta ise iki farklı cümledeki iki durum: “Bir iki defa gülerken denk geldiğim sivri köpek dişleri de esrarengiz şekilde ayrı bir tontonluk katmıştı ona.” Tontonluk sözcüğü burada sırıtıyor gibi. Diğer cümle ise şu: “Kamerayı kendisine verip yüzüne şöyle hokkalı bir balgam yapıştırırdım.” Öykünün başında adam için “tonton” diyen başkarakter öykünün ortasında “yüzüne hokkalı bir balgam yapıştırmayı” düşünüyor. İki uç ve zıt eylem.

    Bence bu öyküyü bir daha bir daha oku ve hem öyküdeki fazlalıklara hem de kurgudaki küçük nüanslara dikkat et. Bana kalırsa, bu öykü iyi işlenirse mükemmel bir öykü olma niteliğini taşıyor. Güzel öyküydü, teşekkür ederim. Nice böyle öykülere!

  2. Ufuk Gültepe Yazar

    Vay be, yıllar olmuş yazdığımız bir şeye yorum yapılmayalı. Tuhaf oldum şimdi… 🙂

    Yorumun için teşekkürler Ruhşen. Birinci şahıs ağzından yazdığım öykülerde devrik cümlelere yer veriyorum bazen. Böyle bir temayül var mı bilmiyorum ama, anlatıma bir nebze olsun samimiyet katıyor sanki. Amcaya “Tonton” demesinin nedeni de bu aslında. Daha samimi bir ifade olsun diye… Daha sonra “Tonton” adamın suratına tükürmek istemesi de onun hırsız olduğunu düşünmesinden. Neyse, ilk fırsatta eleştirilerin ışığında gözden geçireceğim öyküyü. Teşekkürler tekrar…

    • Ruhşen Doğan Nar

      Yeni sitenin kurulması bahanesiyle tekrar başlamalıyız birbirimizin öykülerini okuyup yorumlamaya. Birbirimizi teşvik etmeye, yeri geldiğinde eleştirmeye… Bir şey değil. Yeni öykülerle görüşmek üzere. 🙂

  3. Kadim Gültekin

    Öykü Projesi sürecinde okuduğum öykülerden biriydi. Sade ama insanı içine çeken bir atmosferi var öykünün. Zamanın içindeki sıkışmışlık duygusunu iyi vermiş Ufuk. Okurken merak duygusunu tetikleyen unsurlar yeterli miktarda mevcut. Anlatımdaki ufak tefek kaymaların görmezden gelinecek ve zaten artık Ufuk açısından problem teşkil etmeyecek şeyler olduğunu düşünüyorum. Eline sağlık 🙂

Bir cevap yazın