Yitik Sessizliğin Yankısı

Hava hiç olmadığı kadar berrak görünüyordu. Bulutların varlığı insanı rahatsız etmeyecek türdendi. İnsanın içine huzursuzluk veren bir dolunay, gökyüzünde kendine rahat bir köşe bulmuştu. Onur arabasını sürerken, dikiz aynasından arkadaki koltukta uyuyan kızına baktı. Kızı başka bir deryanın içinde hülyalara dalmıştı. Öyle güzel görünüyordu ki, sanki bir melekti. Onu saatler boyu izleyebilirdi. Ancak araba sürerken, onu izlemesi pek de hayırlı olmayabilirdi. Bu yüzden de Onur, önündeki yola bakmaya devam etti. Yoldan tek tük araba geçiyordu. Bu yüzden de sıkıcı bir gece olduğu söylenebilirdi. Kızının uyumasına rağmen, çok kısık bir seste radyoyu dinlemeye çalışıyordu. En sevdiği müzik grubu Tindersticks’in Dying Slowly adlı şarkısı çalmaya başlayınca, Onu radyonun sesini birazcık açtı. Zaten şarkı öyle ruha hitap eden bir şarkıydı ki; kızının değil, hiç bir kimsenin bu şarkıda uyanacağını zannetmiyordu.

Şarkıyı büyük bir keyifle dinleyen Onur, kızını uyandırmadan şarkıyı kendince mırıldanıyordu. Sesinin pek güzel olduğu söylenemezdi. Şu anki mesleği olan borsa simsarlığını icra etmeden önce fast food dükkanlarından birinde kasiyerlik yapardı. Her türden insanla orada karşılaşırdı. İşine yetişmeye çalışan kravat boyunlular, gösteri dünyasındaki papyon boğazlılar ya da kıllarımı sergilemem gerekiyor diyen düğmesi iliksiz açık yakalılar… Her türden insan yemek yerdi. Üstelik zamanın şartlarına bakıldığında, yemeklerini tüm sakinlikleriyle değil. Tam tersine içlerindeki sakladıkları hayvansı tarafla yemeyi tercih ederlerdi. Özellikle yalnız gelenler… Onlar hiç kimsenin görmediği kadar kabaydılar. Acelelerinin olması onları canavara dönüştürürdü. Tabii yanında sevgilisi olup, ona bir şey kanıtlamaya çalışanları saymamak bile gerekti. Onlar da ayrı bir dünyanın insanıydılar. Hayatlarında dünyanın en pısırık insanı olmalarından dolayı, sözleri ancak kasiyerlere geçerdi. Çünkü müdürünün izlediği bir kasiyer, müşteriye nazik olmaya mahkumdu. Bu yüzden de itiraz hakkı bulunmayan bir idam mahkumu gibi işini yapmakla hükümlüydü. Tabii insanları sınıflandırırken herkes kötü denilemezdi. Bazıları ise sadece yemeklerini yemek isterdi. Onların sesi dahi çıkmazdı. Bu yüzden kasadakiler birkaç kez teğit almak zorunda kalırlardı. İnsanlar hayvansı yaratıklardır. Bunu yemek yemenin dışında meraklı kişiliklerine de yansıtırlardı. Örneğin satılan tüm sosları denemek isterlerdi. Halbuki aldıkları soslardan belki de bir tanesini ancak kullanırlardı. Sadece denemek için istenirdi çoğu sos… Bu yüzden de sosları her zaman hazır tutmakta yarar vardı. Onur işte böyle bir iş dünyasının içinde yaşarken, bir gün iş arkadaşlarıyla kareoke bara gitmişlerdi. Hayatında banyo dışında şarkı söylememiş biri olarak Onur, o kadar söylediği şarkılardan fazlasını söylemişti. İstediğinden değil, sadece mikrafon elinde olduğundan. O an içindeki potansiyeli keşfettiğini fark etmişti. Onun da bir rock yıldızından farkı yoktu. Sadece keşfedilmemişti. Bu düşünce tarzı, onu dinleyen kişilerin yüz ifadesini görmesiyle sona erdi. Belli ki tahminlerindeki o muhteşem şarkıcı, ütopyadan başka bir şey değildi. Onur’un sesi rezaletti ve bu ruha hitap eden sanat dalında onun yeri yoktu. Bu yüzden de artık sadece arabanın içinde zaman zaman mırıldanıyordu.

Kafasında dönen bu şarkıcılık olayını, radyodaki huzur verici şarkının sona ermesiyle sonlandırdı. Belki de sadece küçük kızına ninni mırıldanmalıydı. Ne de olsa kızı ona hiçbir zaman nefret eder gibi bakmamıştı. Tam tersine sesi ne kadar berbat olsa da, kızı ona her zaman Freddy Mercury dinlermiş gibi bakardı. Bu da kızının onu ne kadar çok sevdiğini özetliyordu.

Boş yolda gitmenin en sıkıntılı kısmı ise bu anlardı. Kimseyle konuşamazdınız. Bu yüzden de beyninizden sürekli olur olmadık şeyler geçiyordu. Örneğin karısı Tuğçe ile evlendiği ilk zamanlar geliyordu. O kadar mutluydular ki, sanki dünyanın sonu gelse umurlarında olmazdı. Yüzlerinin gülmesi yeterliydi. Tabii her evlilikte olduğu gibi zorluklar vardı. Örneğin onlar evlenirken, Onur’un bir işi bile yoktu. Tuğçe’nin ailesi tarafından hor görülmekle kalmıyor, Tuğçe’nin babasının aşağılamalarına maruz kalıyordu. Bunca hakarete katlanmasının tek nedeni sevmekti. Onca boş işleri sevdiği için yapan milyonlarca insan gibi. Tuğçe ise babasının şirketinde yönetici asistanlığı yapıyordu. Babası hiçbir zaman yeterince deneyimli olmadan bir insan başa geçmemeli derdi. Buna ek olarak hayatındaki başarıları büyük bir iştahla insanlara anlatırdı. Onur, hala nasıl oluyor da, Tuğçe’nin babasının onu damadı olarak kabul ettiğini anlayamıyordu. Bu yüzden de kafasında soru işaretleri vardı. Tabii Onur’un borsaya girmesi, aslında hiç farkında olmayan gizli yeteneğinin ne olduğunu keşfedişiyle, işler değişti. Tuğçe’ye layık bir eş vardı artık. Sorun her zaman gelir düzeyi olmuştu. Bir insanın karakteri var mı, yok mu kısmı hiç önemli olmazdı.

Tam o esnada telefonun çalmasıyla, yerinde mayışmaya başlayan Onur, olduğu yerde hareketlendi. Küçük kızı uyanmasın diye hemen hamle yapıp, cep telefonunun açma tuşuna bastı. Arayan kişi, o ünlü sözde olduğu gibi iyi insandı. Yani karısı Tuğçe’ydi. Onur sakin bir ses tonuyla eşine cevap verdi:

“Merhaba hayatım nasılsın?”

Tuğçe’nin sesi merak doluydu. Belli ki kızını merak ediyordu.

“Nerede kaldınız, saat kaç oldu?”

Onur ise araba sürmenin sıkıcılığıyla konuşacak bir kişi bulmanın mutluluğu içindeydi.

“Seninki uyudu bile. Bir görsen melek gibi. Hem sen nasılsın, hiç cevap vermedin.”

“Beni boşver iyiyim işte. Sizi beklemekten ağaç oldum. Bu kadar gecikeceğinizi bilsem…”

“Bilsen ne yapardın? Dizi mi izlerdin?”

“Saçmalama… Cidden neredesiniz?”

“Yolda gidiyoruz işte. Çok riske girmemek için hızlı kullanmıyorum. Hem yollar boş, geze geze gidiyoruz. Gerçi kızımız bu güzellikleri pek göremiyor.”

“Hadi acele edin. Bazı şeyler bekletilmez. Yoksa çok sinirlenecek…” dedi titrek bir sesle Tuğçe. Sesindeki tondan anlaşılacağı üzere zaman gerçekten de çok geç olmuştu. Gece yarısına geliyordu neredeyse. Bu yüzden de Onur’un hızlanması gerekiyordu.

“Tamam o halde ben biraz daha hızlanırım. Sen merak etme, zamanında orada olmaya çalışacağım.” Dedikten sonra Tuğçe’nin telefonu kapattığını fark etti Onur. Belli ki çok zaman kaybetmişlerdi. Bu yüzden elindeki telefonu yanındaki koltuğa koyup arabayı sürmeye devam etti.

Belli sınırlar içinde hız yapan Onur, arabanın hızını arttırmıştı. Küçük kız olduğu yerde yavaşça yana dönüp uyumaya devam etti. Tam o esnada deniz kenarından girmeye başlamışlardı. Sahil yolu her zamankinden boş gibiydi. Bu yüzden de hız yapmasında sakınca yoktu. Onur’un gözü kısa bir süreliğine de olsa denizin durgunluğuna takıldı. Resmen çarşaf gibiydi. Koca denizde bir tane bile dalga yoktu. Buna ilaveten dolunayın yansıması denizin üzerinde yakamozların eşliğinde tam bir görsel şölen oluşturuyordu. Bu görüntüye hayran olmamak mümkün değildi. Keşke arkada yatan küçük kız da uyanıp, bu manzarayı görebilseydi diye düşündü Onur.

Bu güzel manzara kapılmış bakarken aniden arabanın üzerine doğru koşan şeffaf bir cismin yaklaştığını fark etti. Onur ne yapacağını şaşaırıp arabayı aniden yana kaydırdı. Şeffaf cisim arabanın içinden geçip gitti. Arabanın sarsılmasıyla arkada yatan küçük kız aniden arka koltuğun ön kısmına yuvarlandı. Küçük kız eliyle başına dokunarak ağlamaya başlamıştı. Tatsız bir şekilde başını çarparak küçük kız uyanmıştı. Yüzündeki huysuz ifade bile çok sevimli görünüyordu. Ani frenle duran araba yolun üzerinde iz bırakmıştı. Onur arabadan dışarı çıktı. Onur etrafa öylece bakındı. Etrafta kimsenin olmadığını fark etti. Ne bir kuş, ne de başka bir şey… Şeffaf görünen şey yok olmuştu. Küçük kızın ağlama sesleri duyuluyordu. Onur kızı susturmak adına arka koltukta duran tavşan şeklindeki peluş oyuncağı eline aldı. Oyuncağı eliyle hareket ettirip duruyor, ancak küçük kızı susturamıyordu. Onur bu konuda tecrübeliydi. Arabasında her zaman bir emzik bulundururdu. Yaşı kaç olursa olsun, bütün çocuklar emziği ısırmaya başladıklarında sessizleşirlerdi. Bu yüzden de emziği bulup, kızın ağzına tıkamaya çalıştı. Küçük kız olduğu yerde hareket edip, bağırmaya devam ediyordu. Onur bu durumdan huzursuz olmuştu. Ancak yapacak bir şey yoktu. Zamanında yetişemezse işler karışabilirdi. Bu yüzden de arabayı çalıştırıp yok olmasının tam zamanıydı.

Onur motoru çalıştırmaya çalıştı. Araba inatla gitmeyeceğim diyordu adeta. Onur ısrarla motoru çalıştırmaya çalışsa da başaramadı. Hemen arabadan dışarı çıkıp, arabanın motoruna bakmak üzere arabanın önüne geçti. Bu sırada küçük kızın ağlaması tüm şiddetiyle devam ediyordu. Onur ne yapacağını şaşırmıştı. Bu yüzden de motoru kontrol etmeye çalışıyordu. Sahil şeridinde hafif yüksek bir yoldaydılar. Bir merdivenin basamaklarıyla hafifçe aşağı inildikten sonra kısa bir yürüyüşten sonra insanlar için yürüme yolu vardı. Denize girilebilecek gibi değildi. Ancak bu havada o pis deniz bile güzel görünüyordu.

Onur arabayı çalıştıramadığı fark etti. Çünkü bu gibi işlerden hiç anlamazdı. O sadece araba kullanmayı bilirdi. Motordan anlamayan kadın sürücüler gibiydi. Onur bu özelliğinden her zaman utanırdı. Arkadaşlarının dalga geçmesine zaman zaman alınırdı. Ancak yine de belli etmezdi. Bir an için küçük kızın ağlayışları kesildi. Onur pencereden içeri doğru baktığında, küçük kızın büyülenmiş bir şekilde denize baktığını gördü. Onur arabanın ön kaputunu kapatıp, direksiyonun başına geçti. Ani fren yüzünden telefonu sürücü koltuğunun yanındaki koltuğun önüne düşmüştü. Onur telefonu yerden aldığı gibi numarayı tuşlamaya başladı. Telefonun çekmediği fark etti. O talihsiz günden bu yana bu kadar çaresiz hissetmemişti. Bu yüzden de bir şeyler yapmalıydı. Bir araba kornası sesi duyduğu fark etti Onur.

Onur arabadan indiği gibi insanların yürüme yoluna baktı. Orada bir motorsikletli duruyordu. Hatta motorsiklet sesi duymadığına yemin edebilirdi. Bu yüzden de şaşkın bir yüz ifadesiyle aşağıya baktı. Motorsikeletin üstünde siyah cübbeli bir adam duruyordu. Yüzü tam olarak görülemiyordu. Biraz ürpertici bir görünüşe sahipti. Ne de olsa motorsikletleri genelde deri ceketli serseriler kullanırdı. Aklına hiç bir zaman bir motorsikleti, cübbeli bir adamın kullanacağı aklına gelmezdi. Cübbeli adam elini kaldırdı ve el sallamaya başladı. Adamın hareketlerine bakılırsa, yanına gelmelerini istiyordu. Onur, çaresizce adama baktıktan sonra yanına yürümeye karar verdi. Arka koltukta oturan küçük kızı da, arabada yalnız bırakmak istemediği için elinden tuttuğu gibi dışarı çıkardı. Onur ve küçük kız el tutuşarak merdivenlerden indiler. Çimenli yolun üzerinden ilerlerken, deniz ve dolunayın muhteşem manzarası yüzlerini aydınlatıyordu. Motorsikletli cübbeli adam hareketsizce onları bekliyordu. Onur belli bir mesafe bırakarak adamla konuşmaya başladı:

“İyi geceler… Sanırım sizle karşılaşmam bir şans.”

Cübbeli adam cevap vermedi. Onur ise adamın yardım edebileceğini düşünüyordu. Bu yüzden de Onur eliyle yolun kenarındaki arabasını gösterdi.

“Arabam şurada. Zaten siz de beni görmüştünüz. Siz gelmemizi işaret edince… Biz de geldik buraya.”

Cübbeli adamın yüzü karanlıktı. Yüzünün hiç bir detayı anlaşılmıyordu. Bu yüzden de Onur boş bir korkuluğa konuşuyor gibi hissediyordu. Cübbenin uzun kolları, adamın ellerini kapatıyordu. Onur, cübbeli adamın küçük kıza baktığını fark etti. Küçük kız da dikkatli bir şekilde adama bakıyordu. Onur oluşan sessizliği bozmak istercesine konuşmaya devam etti:

“Ne dersiniz, arabalardan anlar mısınız?”

Cübbeli adam bir an bile yerinden kıpırdamadı. Bu durum Onur’un canını sıkmaya başlamıştı. Bu yüzden de artık dikkat çekmenin vakti gelmişti. Kibarlık da bir yere kadardı.

“Kime diyorum? Şşşt sen… Bizi gece vakti hem yanına çağırıyorsun, hem de hiç ses yok. Sana nazik davranmaya çalıştım. Belki de bundan anlamıyorsun. Son kez soruyorum. Aarabalardan anlıyor musun, anlamıyor musun?”

Onur elinin avuç içini adama doğru salladı.

“Aloo, kime diyorum?”

Cübbeli adamın hareketsizliği üzerine, Onur salladığı eliyle bir kez daha arabayı gösterdi. Cübbeli adamdan bir kez daha tepki alamayınca sabrının tükendiğini hissetti.

“Anlaşıldı sen bize yardım etmeyeceksin. Biz gidiyoruz.”

Onur  küçük kızın elinden sımsıkı tutarak arabaya doğru tam bir adım atmıştı ki, cübbeli adamın başının arabaya doğru döndüğünü fark etti. O an Onur’un içinde bir umut oluştu.

Yüzünde bir gülümsemeyle Onur adama doğru konuştu: “Demek sonunda yardım etmeye karar verdin. O halde bizi takip et.”

Onur ve küçük kız arabaya doğru yürürlerken, cübbeli adam hareketsizliğini sürdürüyordu. Cübbeli adam aniden başını çevirip denize doğru bakmaya başladı. Onur ve küçük kız çimeli yolun üzerinde cübbeli adamın ne yaptığını anlamak için durdular. Küçük kız büyük bir hayranlıkla adama bakıyordu. Cübbeli adam sağ elini havaya kaldırdı. Cübbesinin uzun kolundan dışarıya çıkan adamın eli serbest kaldı. Adamın eli simsiyahtı. Sanki gölgelerden oluşan bir teni vardı. Bu simsiyah elin avuç içi havaya dönük bir şekilde kalktı. Havadaki durgun havanın içinde hafif bir meltem esmeye başladı. Küçük kızın saç telleri yavaş yavaş havalanmaya başladı. Aniden fırtınaya benzer bir ses tüm havayı kapladı. Cübbeli adamın karanlık elleri titremeye başlarken, deniz de hareketlenmeye başladı. Aniden suyun içinden balıklar dışarı fırlamaya başladı. Onlarca, yüzlerce, binlerce… Balıklar havada uçuyor gibiydi, ancak hiçbiri hareket etmiyordu. Cübbeli adam avcunu kapadı. Avcun kapanmasıyla beraber, havalanan balıklar aniden havada asılı kaldı. Küçük kızın saçları da aniden durmuştu. Zamanın durduğu hissediliyordu. Onur o an bulunduğu noktadan uzaklaşmaya çalışsa da, vücudunun kımıldayamadığını hissetti. Cübbeli adam duran zamanın içinde Onur ve küçük kızın yanına yaklaştı. Sanki sadece o hareket edebiliyordu. Yavaş adımlarla çimenli yolun üzerinde duruyordu. Cübbeli adam, karanlık elini küçük kıza uzattı. Küçük kız transa geçmiş bir halde, cübbeli adamın elini tuttu. Onur hareketsiz bir halde hiçbir şey yapmadan onları izliyordu. Cübbeli adam ve küçük kız denizin kenarına kadar yürüdüler. Cübbeli adamın sağ elinde küçük kızın minik eli vardı. Bu sefer sol elini kaldırdı. Cübbeli adamın karanlık eli yumruk şeklinde havaya doğru kalkmıştı. Cübbeli adam birkaç dakika bekledikten sonra kendi içinde bir şey mırıldanmaya başladı. Dediklerinden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Anlaşılmayan kelimelerin ardından, adam avcunu yine gökyüzüne açtı. Havada asılı duran tüm balıklar bir anda suya düştüler. Ani bir fırtına çıkmaya başladı. Fırtına o kadar kuvvetliydi ki, Onur’un üzerindeki ceket istemsizce uçuşuyordu. Cübbeli adam elini aşağı indirdiği an, Onur serbest kaldığını anladı.

Bir anda hareket edebildiğini fark eden Onur, küçük kıza doğru koşacağı sırada denizin celallendiğini fark etti. Deniz şaha kalkmış bir at gibi ayaklanmıştı. Dev bir tsunami üstlerine doğru geliyordu. Cübbeli adam ve küçük kız hareket etmeden yerlerinde durdular. Küçük kızın yüzünde gülümseme vardı. Elini tutan cübbeli adama bakarak ağzından tek bir kelime çıktı:

“Baba…”

Tsunami hızlı bir şekilde ilerlerken, Onur bağırarak küçük kıza seslendi:

“O senin baban değil! Artık baban benim! Çabuk yanıma dön, bırak onun elini…”

Küçük kız bakmadı bile. Öylece üzerlerine gelen dev dalgayı izliyorlardı. Onur, küçük kıza doğru koşmayı bırakıp geriye, arabasının yanına koşmaya başladı. Kızı kurtaramıyorsa, kendi kurtulmalıydı. Tsunami geldiği gibi sahil şeridinin üzerine çöktü. Cübbeli adam ve küçük kız dalganın içinde kayboldular. Onur, dev dalganın üzerine gelmediğini görünce kendini yere attı. Yerde öylece nefes nefese otururken, artık cübbeli adam ve küçük kızın yerinde olmadığı fark etti. Motorsiklet de yok olmuştu. Onur birkaç dakika şok içinde boş sahil şeridine baktı. Dolunaylı gecenin sakinliği bir kez daha çökmüştü. Her şey durgundu. En ufak bir kıpırtı bile yoktu. Onur ne olduğunu anlayamadan ayağa kalkıp arabasına yürüdü. Sürücü koltuğuna oturduğu gibi, direksiyona boş boş bakmaya başladı.

Onur kendine geldiğinde, arabanın motorunu çalıştırmaya çalıştı. Motor hiç problemi yokmuş gibi çalışmaya başladı. Onur arabasıyla ilerlemeye başladı. Hiçbir şey olmamış gibi. Her şey düzgünmüş gibi ilerledi. Onur cep telefonunu kontrol ettiğinde 12 tane cevapsız aramanın olduğunu fark etti. O an gördüklerinin rüya olmadığını anladı. Dikiz aynasından tavşan şeklindeki peluş oyuncağı görüyordu. O an kendini bitik hissetti. Ani fren yaptı. Sessizliğin arasında ağlıyordu. Gözünden durduramadığı damlalar bir nehir gibi akıyordu. Onur’un aklından küçük kızının öldüğü an geçti. Onur’un küçük meleği Melisa, evlerinin bahçesinde bebekleriyle oynuyordu. Tuğçe mutfakta bir şeyler hazırlarken, Onur da bahçedeki şezlongunun üzerinde gazete okuyordu. Her şey mükemmeldi. Ancak Onur’un ayağına bir an plastik top gelmişti. Onur gazetelerinin arasından topa bakmak için bile tenezzül etmemişti. Sadece ayağına gelen topa gelişine ayağının ucuyla dokunmuştu. Plastik topun yola doğru hareketlendiğini fark edemezdi. Tabii bebekleriyle oynayan kızının, topu yakalamaya çalışacağını düşünemeyeceği gibi. Onur ani fren sesiyle gazeteleriyle bağını koparmıştı. Tuğçe’nin bağırarak yola koşuşunu görmüştü. Melisa yolun ortasında yatıyordu. Başında papatyalardan yapılmış bir taç vardı. Melisa bir arabanın çarpması sonucu hayata veda ederken, Onur işte o anki kadar çaresiz hissetmemişti. Belki de bugünkü olan olaylar, kendi sorumsuzluluğunun bir cezasıydı. Belki de küçük kızının bir daha geri gelmeyeceğinin kanıtıydı.

Onur kendini toparlayarak arabasını çalıştırdığı gibi gaza bastı. Hızlı bir şekilde evine gelmişti. Saat gece yarısına beş vardı. Zamanında evine gelebilmişti. Evin zilini çaldığında, kapıyı kırmızı bir cübbenin içindeki karısı Tuğçe açtı:

“Nerede kaldın? Aaramlarımın hiçbirine cevap da vermedin. Meraktan öldüm.”

Onur o an cevap veremedi. Kırmızı cübbeli iki adam gelerek, ellerindeki başka bir kırmızı cübbeyi Onur’a giydirdiler. Onur sessizliğini korudu. Tuğçe ise konuşmasına devam etti:

“Neyse yetiştin, süremiz çok kısaldı. Çabuk olalım.”

O anda Tuğçe’nin babası Giray Bey, üzerindeki kırmızı cübbeyle yanlarına geldi. Yüzündeki sert ifadeyle Onur’a acıklı gözlerle baktı.

“Çocuk nerede?” dedi.

Onur tam cevap verecekti ki; içeriden bir adamın sesi geldi:

“Ayin başlıyor, çabuk buraya gelin.”

Onur, Tuğçe ve diğerleri içerideki odaya doğru yürümeye başladılar. Odanın içindeki tüm aydınlatma sıralanmış mumlardan sağlanıyordu. Tahtadan bir kurban kürsüsü, hemen yanında da yarısı çürümüş bir çocuk cesedi vardı. Çocuğun cesedi çok kötü kokmasına rağmen odadakiler bu kokuya dayanıyorladı. Odanın en dipteki dolabında yüzü keçi vücudu insana benzeyen bir resim vardı. Kurban kürsüsünün başındaki adam elindeki hançeri sımsıkı tutarak havaya kaldırıp, latince birkaç kelime söyledi. Ardından da çocuk cesedinden bir parça kesti. Kürsünün başındaki adam eliyle çocuğun getirmesi için işaret verdi. Kırmızı cübbeli herkes bir anda Onur’a baktı. Giray Bey, otoriter bir ses tonuyla sordu:

“Çocuk nerede?”

Onur sessizce başını sallayıp, boynunu öne eğdi: “Çocuk yok. Kaybettim.”

İnsanlar kendi aralarında söylenmeye başladılar. Kürsünün başındaki adam insanların sessiz olmasını istedi: “Sessizlik, zaman tükeniyor. Saat kaç?”

İnce , uzun ve yaşlıca bir adam gerilerden ne kadar kaldığını söyledi: “Otuz saniye var.”

Onur’un aklından tüm başarısızlıkları, hayal kırıklıkları ve yaptığı hatalar geçti. Belki de kızı o olmasaydı yaşayabilecekti diye aklından geçti. Kürsü başındaki adam endişeli bir ifadeyle “Kurban olmazsa başaramayız.” Dedi. Saniyeler tükenirken kürsü başındaki adam konuşmasına devam etti: “Aranızda bakire olan var mı? Acele edin bu son şansımız olabilir.”

Kimseden ses çıkmadı. Onur’un beyni artık hiçbir şeyi anlamlandıramıyordu. Son saniyelere girilmişti. Onur son kez aklından tüm hayatını geçirdikten sonra kürsü başındaki adamın yanına kararlı bir şekilde gitti. Adamın elindeki hançeri aldı. Odanın içindeki insanlar aniden bağırmaya başladılar:

“Hayıııır! Sen olamazsın! Buna uygun değilsin.”

Onur ise kimseyi dinlemedi. Sadece küçük kızının hayata dönmesini istiyordu. Hiç düşünmeden Onur, boğazını boydan boya kesti. Kan kürsüye fışkırmaya başladı. Onur aniden dizlerinin üzerine çöktü. Bedeninin üst tarafı kürsüye temas ediyordu. Kan kürsüyü kırmızıya boyarken, saat tam gece yarısını bulmuştu. Ani bir inleme sesi duyuldu. Melisa’nın çürümeye yüz tutmuş minik ceseti olduğu yerde yatar bir pozisyonda havalanmaya başladı. Onur gözleri açık bir şekilde olduğu yerde hayatını kaybetmişti. Melisa ise havada asılı bir şekilde duruyordu. Kürsünün başındaki adam hiç anlaşılmayan bir dilde bir şeyler söylemeye başladı. Aniden gözleri kırmızıya döndü. Melisa havada asılı bir şekilde titremeye başlamıştı. Aniden Melisa yarı çürümüş haliyle babasının kanıyla boyadığı kürsünün üzerine düştü. Kapalı gözleri açılırken, aniden gözleri kırmızıya dönmüştü. Tıpkı kürsünün başındaki o adam gibi. Tuğçe bir anne şevkatiyle, kızına doğru bağırarak hamle yapacaktı ki; zaman durdu. Zamanın içinde sadece küçük Melisa hareket edebiliyordu. Başını üç yüz altmış derece döndürüp etraftaki kırmızı cübbeli insanları gözleriyle süzdü. Ardından küçük kız ağzını açtı. O an zaman tekrara hareket etmeye başlamıştı. Tuğçe’nin çığlıkları duyuldu: “Kızım ben buradayım.”. Küçük kız ise hiç tepki vermeden ona koşan annesine bakıyordu. Küçük kızın aniden ağzından kulakları sağır eden bir çığlık çıktı. Odadaki herkes kulaklarını tıkamaya çalıştıysa da, kulaklarının içinden kanlar süzülmeye başladı. Bir süre sonra ise odadaki herkesin gözlerinden kan dışarı çıkmaya başlamıştı. İnsanlar oldukları yere yığılırken, kürsünün başındaki adamın gözlerindeki kırmızılık da aniden söndü. Küçük kız, yanında yatan Onur’un cesedinin boynuna sarıldı. Melisa’nın kırmızı gözleri bir anda şeffaflaştı. Babasının yanına öylece yığılıp kaldı.

Evin dışında dolunayın parlaklığı, önüne gelen bulutların etkisiyle aniden sönükleşti. Kısa süreliğine bir fırtına koptu. Çok geçmeden kara yağmur bulutlarının ortaya çıkmasıyla yağmur başladı.

Haktan Kaan İçel

George Orwell'ın meşhur kitabının ismindeki yılda doğdu. Kısa öykülerinde, kısa filmlerinde, yazdığı tüm metinlerde hayalcilikle uğraşıyor. Muhtemelen yayınlanırsa 5 çocuk kitabı olacak. Yayınlanmazsa da antolojilerdeki yerini sürdürecek. Yazar, Yönetmen, Senarist ve Hayalci.

Diğer Yazıları

3 yorum

  1. Serdar Yıldız

    Günlük güneşlik başlayan ancak satırlar ilerledikçe kara bulutlar tarafından sarılan öyküleri severim. Katışıksız bir gerilim öyküsü. Olay, gizem öğesi, karanlık-gizemli karakterler ve tabii ki sonlara doğru yükselen tansiyonla iyi bir gerilim kurgusu. Bu arada Freddie Mercury dinlermiş gibi bakmak, kalıbını günlük hayatta kullanacağım, fazlasıyla hoşuma gitti:)

    • Haktan Kaan İçel Yazar

      Çok teşekkürler Serdar. En azından birinin bu öyküyü okuması sevindirici. Sen de Freddy Mercury dinlermiş gibi bakanlardan birisin. Gözlerine sağlık.

  2. Funda Özlem Şeran

    Bir Masters of Horror bölümü gibi olmuş; canlı, sinematografik, sürükleyici. Anlatımdaki ufak tefek aksaklıklar kurgunun verdiği heyecan ve gerilimin yanında hissedilmiyor. Konu olarak çok ilginç olmasa da başarılı bir korku öyküsü olmuş Haktan, ellerine sağlık 🙂

Bir cevap yazın