Vatanın Fısıltısı

army_modeling_simulation_vision

De ki: “Bizim için iki güzelliğin birinden başkasını mı bekliyorsunuz? Ve biz (de) Allah’ın,

O’nun katından veya bizim elimizle size bir azap isabet ettirmesini bekliyoruz.

Artık siz (de) bekleyin! Muhakkak ki; biz de sizinle beraber bekleyenleriz.”

 Kur’an (9:52)

 

 

Fısıltıyı ilk defa duyduğumda daha çocuktum. Bizi bir okul gezisine götürmüştüler. Arkadaşlarımla açık havada, çimenlerin üzerinde oturup bir oyun oynuyorduk. Oyunun şartlarına göre, kaybeden taraf kendi oyuncaklarından ya da okul malzemelerinden herhangi bir eşyayı kazanan tarafa vermeliydi. O gün şansım hiç yaver gitmedi. Kısa sürede tüm eşyalarımı kaybettim. Annem bu oyunu oynamamı yasaklamıştı. Eve eliboş dönmemi ona bir şekilde açıklamam gerekecekti. Ama hala bir şansım vardı. Elimde bir tek eski bir silgi kalmıştı. Onunla da şansımı denedim. Yine kaybettim. Silgiyi kaybettiğim arkadaşıma uzattım. Aldı, bir süre evirip çevirdi ve geri verdi.

“Şunun haline baksana! Bu eski şeyi istemiyorum!” – dedi.

“Kendin bilirsin. Elimde bir tek bu kaldı” – diye cevap verdim.

“Hm… Demek, hiçbir şeyin kalmadı. O zaman… evet, buldum!” Gözlerimi çevirerek, – “Acaba yine ne saçmalayacak?” , – diye aklımdan geçirdim.

“O zaman oturduğun yerden kalk ve yerini bana ver!”

İşte o an duydum… Daha önce hiç duymadığım bir fısıltı… Bu seste hem şefkat vardı, hem de kararlılık. Hem rica, hem de emrediyordu. İçerisinde hem kırgınlığı, hem de sevgiyi barındırıyordu. Şaşırıp kaldım. Ellerimle kulaklarımı kapattım, ama nafile. Hala duyuyordum. Sesi kesmek umuduyla kulaklarım kapalı halde başımı yere koydum. Aman Tanrım! Meğerse fısıltı topraktan geliyormuş!

Kararlı bir şekilde başımı yerden kaldırdım. Boğuk bir çığlıkla, – “Hayııır! Ölürüm de vermem!” , – diye bağırdım. Arkadaşımın üzerine atılıp onu yumruklamaya başladım. Üzerinde oturduğum o bir karış toprağı başkasına vermek düşüncesi bile beni deliye çevirmişti. Öğretmenim ve arkadaşlarım o gün suçun bende olduğu kanaatine varmıştılar. Umrumda bile değildi. Önemli olan fısıltı sesinin azalmış olmasıydı…

***

Üniversiteyi yeni bitirmiştim. Ne kadar beklesem de askerlik kağıdım bir türlü gelmiyordu. Sebebiyse sağlığımla ilgiliydi. O zamanlar ne kadar utandığıma bir tek Tanrı şahidimdir. Arkadaşlarım birer birer askere gidiyor, bense bütün gün evde oturup bekliyordum. Kendimi gereksiz, son kullanma tarihi geçmiş bir eşya gibi hissediyordum. Üstelik fısıltı da gece gündüz bana huzur vermiyordu.

Nihayet beklemekten usandım. Gerekli makamlara başvurdum. Sağlığımın yerinde olduğunu, Vatanımı korumaya sonuna kadar hazır olduğumu bildirdim. Kısa bir süre içerisinde ben de ordu saflarına katıldım. Üstelik cephe hattında yer alacaktım!

Askerliğe başladıktan sonra fısıltı sesi bir hayli azalmaya başladı. Burada kendimi kalıbımdaymış gibi hissediyordum. Eğer insan anlamlı bir ömür sürmek istiyorsa, mutlaka hayatta bir amacının olması gerektir. Onun kutsal değerleri, gayeleri, sonuna kadar korumayı taahhüt ettiği “dokunulmazlar”ı olmalıdır. Benim dokunulmazlar listemde Vatanımın adı her zaman birinci sırada gelmiştir.

***

O gece korkunç bir fısıltı sesine uyanıyorum. Çok geçmeden aramsız kurşun sesleri de fısıltıya eşlik ediyor. Her zamanki gibi ilk ben anlıyorum – düşman tarafı yine ateşkesi bozdu. Hem fısıltı, hem de duyduğum öfke durmadan çoğalıyor. Karabağ’ımızı elimizden aldıkları, masum insanlarımızın canına kastettikleri, yıllardır kalbimizde iyileşmek bilmeyen yaralar açtıkları yetmezmiş gibi, her defasında kuduz köpek gibi daha fazlasını istiyorlar. Öyleyse mücadele zamanıdır!

Yaralı Vatanı iyileştirmek vakti gelmiştir! O, vücudunun bir kısmı zorla balta ile kesilip koparılan bir insana benziyor. Kesilen yerinin acısını vücudunun her yerinde duyuyor. Ruhu bile ağrıdan inliyor. Ama her şeye rağmen ayakta kalmayı başarıyor! Bütün metaneti ile koynunda büyüyen yavrularına gerçeği fısıldıyor. Kulaklarını tıkasan, hatta sağır bile olsan bu fısıltıyı duymamak mümkün değildir.

Az sonra her birimiz elimizde silahla meydana atılıyoruz. Kendime en ön sıralarda yer ediniyorum. Şiddetli bir çatışma başlıyor. Havaya savrulan kurşunların sesleri, “Vatan sağ olsun!” diyerek şehit olan yiğitlerin haykırışları ve gittikçe güçlenen o fısıltı…

Düşmanlar birer birer yere savruldukça, daha da öfkeleniyorum. “Bu toprak uğruna ölmek ne kadar da büyük bir onur olurdu!” diye aklımdan geçiyor. İdrak ettiği en büyük değer uğruna kendi canından geçen bir şahıs artık sıradan bir insan olmaktan çıkar. O, ilahi bir güçe dönüşür. Bugün tüm şehitlerimizin ruhunu yanımda hissediyorum. Hak uğrundaki mücadelemizde Tanrının da bizim yanımızda olduğunu biliyorum. Vatan toprağının güçlü fısıltısında ise artık sitem değil, destek duyuyorum.

Topraklarımızı düşmandan geri alsaydık… Bu uğurda son nefesime kadar savaşacağım! Yeter katlandığımız! Düşman askerlerinin sayı gittikçe azalıyor. Avantaj apaçık bizden yana. Lakin şehitlerimizin sayı hiç de az değil. Olsun… Yeter ki biz hayatımızı bu uğurda kaybedelim.

Biz ölelim ki, halkımızın içindeki o derin yara iyileşsin! Biz ölelim ki, hak, adalet yerini bulsun! Biz ölelim ki, yurdundan yuvasından zorla çıkarılan soydaşlarımız nihayet kendi topraklarının kokusunu duyabilsinler! Biz ölelim ki, doğduğu günden itibaren “mülteci” olarak adlandırılan çocuklar bu damgadan kurtulsunlar! Ait oldukları topraklarda mutlu, mesut bir şekilde büyüsünler! Biz ölelim ki, Vatanımız bu sakatlıktan, eksiklikten kurtulsun! Topraklarımız özgürlüğe kavuşsun! Biz ölelim ki, bundan sonra Vatanımız dert, keder görmesin! Biz ölelim ki, bundan sonra kimse ölmesin!

Düşmanları ot gibi biçmekle o kadar meşgulüm ki, omzuma giren kurşunun acısını bir hayli geçtikten sonra hissediyorum. Fakat bu bile konsantrasyonumun bozulmasına izin vermiyor. Sayları gözle görülür bir biçimde azaldı. Yıllardır içimde yığılan nefret bir volkan gibi püskürüyor ve kurşunlar vasıtasıyla düşmanlara batıyor. Her defasında küçük “nefret topum” – kurşun hedefe değdiğinde, içimde büyük bir sevinç duyuyorum. Az kaldı! Yakında topraklarımızı bu böceklerden temizleyeceğiz!

Bu defa kurşunlar peş peşe vücuduma giriyor. Yine de dayanılmaz bir ağrı duymuyorum. Ama artık silah tutmamın imkanı yok. “Keşke hiç olmazsa bir kaçını da öldürseydim!” diye hayıflanıyorum.

Son gücümü toplayıp düşmanın yüzüne dik bir şekilde bakıyorum. Sonra yüzüstü yere yığılıyorum. Yıllardır beni bir anne şefkatiyle koynuna alan bu toprağın kokusunu son bir defa içime çekiyorum. Vatan toprağı beni garip bir sıcaklıkla kucaklıyor. Sanki bununla bana minnetdarlığını gösteriyor. Hızla akan kanımı sevgiyle içine çekiyor. Vatan toprağının kokusu o kadar benzersiz ki…

Hareketsiz halde yerde yatarken, çatışma seslerinin yavaş yavaş kesildiğini hissediyorum. Biraz sonra arkadaşlarım endişeli bir halde etrafımı çevreliyorlar. Sırtüstü çeviriyorlar. Tanıdık yüzleri görüp rahatlıyorum. Hırıltılı bir sesle, – “Kazandık mı?”, – diye soruyorum. Sorum gözlerde yaş parıltıları, dudaklarda ise gururlu tebessümler uyandırıyor. Artık takatim kalmadı. Sorunun cevabını beklemeden, gözlerimi ebediyen kapatıyorum. Duymasam da, cevabı biliyorum. Çünkü artık fısıltı sesi gelmiyor…

 

 

Bir Cevap Yazın