Vasıfsız

Günlerdir anlam veremediği sesler tarafından uyandırılıyordu. O sabah da aynısı olmuştu. Odanın içini hızlı hızlı soluk alıp veren birisinin sesi doldurmuştu. Bir hoparlörden yayılarak odayı dolduran, yükseldikçe koridorlara taşan bu sesin nereden geldiğini bir türlü çözemiyordu Evcil. İçindeki duyguyu tarif edemezdi; çünkü duyguların ne anlama geldiğini bilmiyordu… Bilseydi korktuğunu söyleyebilirdi. Endişelendiğini, bilmediği sesten rahatsızlık duyduğunu anlatabilirdi çevresindekilere… Gerçi çevresinde pek kimse yoktu. Çünkü gerekmedikçe evden çıkmazdı. İsminin Evcil oluşu bu yüzdendi. Aksi halde isimsiz kalabilirdi. Şimdiye kadar bir isim sahibi olmayı hak edecek hiçbir vasıf belirtisi göstermemişti. Vasıfsız olanların isimleri de olmazdı.

Bildiği tek şey, kaynağı belirsiz bu seslerin, içinde bulunduğu mekan veya zamana ait olamayacak kadar… duygulu, eski tarz sesler olabileceğiydi. Alışık olduğu mekanik tıkırtılara veya cızırtılara benzemeyen, gereksiz derecede yüksek çıkan nefes sesleri, peşinden duyulan bir insana ait olamayacak kadar tiz çığlıklar… Elbet hepsinin bir açıklaması vardı. Öğrenmek için evden çıkıp birilerine danışmalıydı.

Gerçekte var olmayan kişilerin veya nesnelerin sesleri de olmayacağı kesindi. Bu durumda en akla yatkın şey, görünmezlik vasfına sahip birisinin bu sesleri çıkardığıydı. Evcil, eski bir arkadaşı olan Adil’i görmeye karar verdi. Hukuk konusundaki üstün vasıfları nedeniyle Adil ismini hak etmiş olan bu insan, VASKON çalışanlarından biriydi aynı zamanda. Evcil gibi bir vasıfsızın, yönetim ekibinden bir insanla görüşmesi dikkatlerin üzerine çekilmesine neden olabilirdi. Görünmezlik yasasındaki düzenlemeler üzerine soru sormak için, görünmezlikten yararlanmanın hayalini kurmak garip bir çelişkiydi doğrusu. Vasıfsız insan, haline güldü. Eğer acımanın ne olduğunu bilseydi, kendine acırdı.

Hatırlamadığı kadar uzun zaman geçmişti evden çıkmayalı. Dolayısıyla her şey değişmiş gibiydi. Tanıdık bir yüz aradı. Gördüğü yüzlerce yüzün hepsi tanıdıktı, çünkü aynada gördüğü insanın kopyası sayılırdı buradaki herkes. Çizikler, sivilceler, kabuk bağlamış yara izleri, saç kıvrımları, saç veya kirpik uzunluğu (sakal veya bıyık gibi cinsiyet çağrışımı yaratan tüyler terk edileli çok oluyordu, ancak saç ve kirpik estetik nedenlerle serbest bırakılabilirdi), burun kemiği yapısı gibi küçük detaylar buradakilerin birbirinden ayrılmasını sağlıyordu. İnsanların birbirine bu kadar benzer olmasının temel sebebi bulundukları toplumsal sınıftı. Vasıfsızların hepsi birbirine benzerdi. Evcil bunu biliyordu. Yeni öğrendiği şey ise, vasıfsızların kentin bu bölgesinin dışına çıkamıyor oluşlarıydı. Yani aslında kendisi evden çıkmayışını şahsi tercihi sanmıştı yaşadığı yıllar boyu. Fakat aslında bu bir zorunluluktu. Herhangi bir görevi başarma yetisine sahip olmayanların görevi de bu alanda bulunmaktı.

Bir an neden dışarıda olduğunu hatırlayamadığını fark etti. Bunun sebebinin birbirine benzer kimselerin benzer düşüncelerde olmaları zorunluluğu olduğunu bilmiyordu. Buradaki insanlardan büyük bir farkı vardı, bu farka odaklanmaya çalıştı. Kimsenin duymadığı sesler duyuyordu, belki de bu duyduğu sesler onu Vasıf Kontrol Merkezi’nin önemli bir ismi haline getirebilirdi! Hayali bile hoşuna gitmişti. Tabii bütün bunlar için önce Adil’i görmeliydi.

İletişim Alanı kentin vasıftan arınmış bu bölgesinin çeperindeydi. Sanki eski tarz bir sistemin parçasıydı da, fiziksel mesafeleri zorlaması gerekiyordu. Evcil buradaki ironi üzerine kafa yoramayacak kadar heyecanlıydı. İsim kutucuğuna ‘A-D-İ-L’ yazdıktan sonra beklemeye başladı. Şehirde bu isimde çok sayıda insan olmasını beklemiyordu doğrusu. Herkesin erişebileceği bir vasıf değildi adalet vasfı. Fakat sandığı gibi olmadı. Yüze yakın isim çıktı, bunca insanın fotoğrafına tek tek bakmakla zaman kaybedemezdi. En iyisi irtibatta bulunduğu isimlerden çıkarmaktı. ‘L-İ-D-E-R’ ismini girdi bu defa Adil ile ilişkili kutucuklardan birine. Lider, Adil’in bile her kafasına estiğinde rahatsız edemeyeceği sayılı kişilerden biriydi. Vasıf Kontrol Merkezi’nin yönetim biriminin üst mertebeli isimlerindendi. Lider’in dışında Önder, Başbaşkan, Sağlayan gibi isimler olduğu biliniyordu.

Lider ile dolaysız bağlantısı gözüken iki tane Adil kalmıştı. Fotoğrafını tanıdı Evcil. Adil uzun yıllardır kimsenin kullanmadığı bir saç modelinden kendini bildi bileli vazgeçmemişti çünkü: Ortadan ayırdığı saçlarını iki yana tarardı. Saçlarının dahi dengeli, adaletli görünmelerini isterdi herhalde. Uyandırdığı intiba böyleydi en azından.

“Merhaba Adil.”

Karşı taraftan gelen mekanik bir yanıt oldu.

“Danışmak istediğiniz konunun içeriğini anlatan kelimeleri belirttiğiniz takdirde, sizi yönlendireceğiz. Yirmi saniyeniz var.”

Neyse ki söylenecek kelimeler belliydi.

“Görünmezlik vasfının kullanımıyla ilgili düzenleme.”

Güzel bir tabir olmuştu. Kendisiyle gurur duyan Evcil gülümsedi. Gülümseyişine karşılık ekranda buz gibi ifadesiyle eski arkadaşı belirdi. Solgun ifadesi kimsenin eski veya yeni arkadaşı olmadığı gerçeğini anlatıyor gibiydi.

“Görünmezlik konusunda öğrenmek istediğiniz nedir?”

Soru bu kadar direkt olunca, Evcil de kendisini tanıtmaya gerek duymaksızın, birkaç gündür başından geçenleri anlattı.

“Anlaşılmaz sesler bambaşka bir konu. Sizi bununla ilgili başka bir birime aktarmamız gerekebilir.”

Evcil, evinin duvarları arasında bürokrasinin, sıkıcı prosedürlerin ne olduğunu unutmuştu. Hatırlamış olmaktan hoşlanmadığı kesindi. Ne diyeceğini bilemedi. Ekrandaki görüntü kaybolurken son anda bir soru sorabildi:

“Evimde görünmez insanlar dolaşabilir mi peki?”

Görüntü yeniden netleşti. Saçları ortadan ikiye ayrılmış kişi görünmezliğin mahremiyeti tehlikeye atması gerekçesiyle, kontrolü artırılmış vasıflar arasında olduğunu, bu nedenle evinde dolaşan görünmezler olma ihtimalinin düşük sayılabileceğini söyledikten sonra duraksadı.

“Ama siz bir vasıfsızsınız. Bu nedenle… Bilemiyorum, belki de birisi kaçak girmiş olabilir. Sizin bölgenizdeki düzenlemeler pek önemsenmeyebiliyor.”

Bunu duymak Evcil’in sinirlerini bozmuştu. Gaipten gelen sesler üzerine konuşacağı birime aktarılmayı beklemeden İletişim Alanı’ndan çıktı. Meydanda boş boş dolanmaya başladı. Birbirine benzeyen yüzlere baktı. Canı git gide daha çok sıkılıyordu. Kendisi gibi boş boş dolanan biri var mı diye bakınmaya başladı. Yine ne amaçla dışarıda bulunduğunu unutmuş gibiydi. Gözüne kestirdiği saçsız ve boyu diğerlerinden daha uzun bir vasıfsızın yanına doğru yürümeye başladı. Havadan sudan sohbet etmek iyi hissettirebilirdi.

“Merhaba, ben Evcil.”

Karşısındaki uzun zamandır ne gözlerinin içine bakan birini görmüştü, ne kendisine bir el uzanmıştı. Dahası, uzanan elin sahibinin bir ismi bile vardı. Şaşkınlık içinde “Be- ben de Okur” diyebildi. Evcil ise gözüne kestirip konuşmaya karar verdiği insanın önemsiz de olsa bir adı olmasına sevinmişti. Bugün yaptığı tek doğru şeyin bu tanışma hamlesi olduğuna karar verdi. Sohbetin altıncı cümlesinde neden dışarıda olduğunu ve evinde başına gelenleri de anlatmaya başladı.

Okur düşünceli gözüküyordu. Yorumu kısa ve açık olmuştu:

“Sana yardım edebilirim.”

 

Hayatı boyunca ilk defa evine kendisinden başka birisi giriyordu. Tabii gerçekten etrafta dolaşan görünmezler yoksa. Birbirlerine iki yabancı olan insanlar, küçük sayılabilecek ve sınırları olan bir odada birlikte olduklarından, göz teması kurmamaya, konuşmamaya gayret gösterir gibilerdi. İkisi de bir amaçları olduğu için buradaydı sonuçta. Kulaklarını dört açıp sesleri dinleyeceklerdi.

Çok geçmeden başladı. İki kişinin konuşması.

“Duyuyor musun?”

Evcil heyecanla sordu. Fakat Okur’un hiçbir tepki vermeyişinden anlamıştı zaten duymadığını. Cevaba ihtiyacı yoktu. Sesler konusunda bir yeteneği vardı demek ki gerçekten. Bir an yine VASKON’a ilişkin hayallere kapılıverdi. Vasıfsız olduğu için küçümsenmişliğini hemen unutmuştu.

“Sen duyduklarını anlat. Bildiğim bir şeyler olabilir.”

Dikkatle dinlemeye koyuldu. Okur’un bu bilgin halini tuhaf buluyordu. Kimdi ve nasıl kendisine yardım edebilirdi? Bu soruları hiç sormadığını fark etti. Önemi de yoktu. Birazdan her şey meydana çıkardı nasılsa. Tanımadığı bir insandan gelmesi muhtemel tehlikeler umrunda değildi. Görmediği birinden gelecek tehlikeye tercih ederdi Okur’dan gelecek herhangi bir kötülüğü.

Daha evvel çığlığını duyduğuna emin olduğu kişinin çocuğunu istediğini duyuyordu. ‘Çocuk’ kelimesini doğru anlayıp anlamadığından emin olamadı Evcil bir an. Misafiri ise başka bir şeye takılmıştı:

“Çocuğu isteyen… Kadın mı?”

‘Kadın’ kelimesi pek bir şey çağrıştırmıyordu. Evcil şaşırmıştı. Okur, karşısındakinin kendisini anlamadığını fark edince açıklama gereği duydu:

“İki cinsiyetli zamanlar vardı. Kadın ve erkeğin olduğu zamanlar. Çiftleşmeleriyle de çocuklar doğardı.” Evcil’in gözlerinden ‘çiftleşme’ kelimesine de yabancı olduğu anlaşılıyordu. Okur ne yapması gerektiğini bilemedi. Sonraki zamanlarda cinsiyet sayısının arttığını, farklılaştığını, çiftleşmelerin durdurulduğunu, üreme işlemlerinin kontrol altına alındığını, cinsiyetlerinse tamamen ortadan kaldırıldığını anlatmalı mıydı?.. Bunları anlatsa ne olacaktı ki? Kendisi ne kadar fazlasını bilip öğrendiyse başına o kadar çok şey gelmemiş miydi? Henüz tanıştığı bir insanın hayatını tehlikeye atmaya hakkı yoktu.

“Bunları nereden biliyorsun? Sen kimsin?”

Ancak belli ki ev sahibinin öğrenmek istedikleri vardı. Kısaca açıklamalıydı, fazla detaya girmeden:

“Tarih Denetim Sorumlusuydum. Okur’dan başka isimlerim de vardı; Yazar, Düşünür, Sorgulayan, Öğreten… Sonra bir gün, tarihin akışında farklılık yaratmak üzerine düşünüp yazmaya başladım. Bu da bütün hayatımın sonu oldu. Okur dışındaki isimlerimi benden aldılar ve Vasıfsızlar’ın arasına gönderdiler.” Evcil’in bozulmasını istemediği için hemen ekledi: “Yanlış anlama. Ben sizin aranızda olduğum için kötü hissetmiyorum. Bunu ceza olarak vermeleri kötü olan. Onlara göre siz hiçbir şey yapmıyorsunuz. Bense görevimi kötüye kullanıyordum… Yani benim durumum sizden çok daha kötü.”

Evcil ne diyeceğini bilemedi. Bu sırada sesler artıyordu. İki insan birbirine bağırıyordu. Çocuk olanın çıkardığı seslerin ‘ağlama’ olabileceğini söylemişti Okur. Çocuk ağlıyordu. ‘Ağlama’ kelimesi hoşuna giden Evcil, bunun nasıl yapıldığını sordu. Okur ona eski insanlarla aralarındaki farklara dayalı uzun bir konuşma yapmaya başlayacaktı ki… Durumun garipliğini fark etti.

“Sen bu sesleri kafandan uyduruyor olabilir misin? Ya da aslında bütün geçmişi bilip benimle dalga mı geçiyorsun?”

“Ne ilgisi var? Hiçbir şey bildiğim yok benim. Senin bu anlattıkların masal gibi geliyor. Bana kalsa yaşar giderim, umrumda olmaz. Bu sesler yüzünden haftalardır uyku uyumuyorum! Uyusam uyandırıyor, uyanık olsam dikkatimi darmadağın ediyor. Başım çatlayacak gibi ağrıyor bazen.” Kurduğu cümleyi kendisi de garipsedi. “Başımın ağrıması… Bunun ne demek olduğunu bilmiyorum aslında.”

Okur ise heyecandan yerinde duramıyordu. Evcil konuşurken, o meseleyi kendince çözmüştü. Gaipten değil, geçmişten sesler duyuyordu bu vasıfsız. Vasıfsız değil, henüz keşfedilmemiş bir vasfa sahip olan bu insan! Okur hayret içindeydi. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Böyle bir vasfı VASKON’a bildirmek, bildirmemekten beter olurdu. Kendi başına gelenleri düşününce… Evcil’i kesin imha ederlerdi, sürgüne göndermeleri yeterli gelmezdi. Okur’un düşünceleriyle seslerin duvarlarda yankılanışı arasında küçük bir tıkırtı oldu. Mekanik seslere duyarlı kulaklar sesin geldiği tarafa yöneldi. Evin kapısı zorlanmadan açılmıştı. Kilit Açıcı kenara çekilince Düşünce Okuyuculardan biri, arkasından Adil, Lider ve birkaç kişi daha apar topar içeri girdiler. Okur başlarına gelecekleri anlamıştı, Evcil ise seslere kulak vermeyi tercih ediyordu.

“Demek burada öğrenmemesi gereken bilgilere ulaşan birileri daha var.”

Vasıfsız olan için bir anda her şey aydınlanmış gibiydi. Kendisi dahil kimse vasıf yoksunu değildi aslında. Onların vasıfları, VASKON’un işine yaramıyordu, veya daha beteri işlerine taş koyuyordu! Evcil’inki de bu türdendi. Geçmişi Dinlemek… İnsanların Kontrol Edilemezliği Bilgisine Erişmek… Affedilemezdi bunlar! Baş ağrısının ne olduğunu bilen bir vasıfsız, yok edilmeye mahkumdu.

 

“İmha edilmeden önce son istekleriniz nedir?”

Okur’un bu hayatta istediği hiçbir şey kalmamıştı. Zamanda yolculuk varsa dahi, gitmek isteyebileceği bir yere gönderilmeyeceğinden emindi. Yok edilmeye razıydı. Evcil ise, kendisinden beklemediği hızla birleştirmişti parçaları. Onyıllar boyu insanları şaşırtacak bir istekti isteği.

“Doğmadım, doğrulmadım. Ağlamadım, gülmedim. Son zamanlarımı saymazsak hissetmenin ne olduğunu bilmiyorum. Öğrenmek istediğim budur.”

Anlamamışlardı. Odadakiler şaşkınca birbirlerine bakarken. Düşünce Okuyucu harekete geçti. Ağzını açmasıyla Evcil engel oldu ona:

“Dur, dur, ben bitireyim.” Derin bir nefes aldı, şimdi açıklayacaktı: “Eski insanlar gibi ölmek istiyorum. Gerçek insanlar gibi. O yüzden yok etmek yerine, öldürün beni. Acılı, ağrılı bir ölüm olsun mümkünse, hayatımın sonunda da olsa insan olduğumu hissedeyim.”

Acı içinde ölürken yüzündeki ifadenin mutluluk ifadesi olduğunu bilmeyen vasıfsız, bu ifadenin kendinden sonraki çağlar boyu vasıfsızlara ilham kaynağı olacağını da tahmin etmiyordu elbette. Ölümünün tadını çıkarıyordu.

Seran Demiral

1989 İstanbul doğumlu, hala doğduğu şehirde yaşıyor. Roman ve hikayeler, çocuk kitapları, denemeler yazıyor. Bilimkurgu yazını konusunda kendini geliştirmeye çalışıyor.

Diğer Yazıları

Takip Et:
TwitterFacebook

4 yorum

Bir cevap yazın