Uyku Kaçınca

“İyi geceler sevgilim…”

“Sana da bir tanem.”

“Doğalgazın vanasını kapattın, değil mi?”

“Kapattım kapattım.”

“Ay salondaki cam da açıktı…”

“Ben kapattııım.”

“Dış kapıyı kilitledin mi?”

“Kilitledim. Hayatım, biraz sakin olur musun? Yat uyu işte.”

“Sana söylemesi kolay Ahmet, her şeyi ben düşünüyorum.”

“Ama yapan da ben oluyorum. Şimdi lütfen uyuyabilir miyiz artık?”

“Üfff… Tamam hadi, Allah rahatlık versin.”

“Sana da…”

“Saatin alarmını kurmayı unutmadın, değil mi?”

“Aşkım ama!”

“Ay tamam. İyi geceler, tatlı rüyalar…”

“Hımmmzzzz…”

Daha gözlerini kapatır kapatmaz içi geçmişti. Onun uykuya dalmasıyla birlikte üzerinde yattığı zemin de görünmez bir şekilde ters yüz oldu. Ahmet tekrar gözlerini açtığında metrodaydı. Trenin içinde, kompartımanlardan birinde oturuyordu. Etrafında başka insanlar da vardı. Yerin metrelerce altında olduğu için gece mi, gündüz mü bilmiyordu. Nereye gittiğini de bilmiyordu. Çevresine, üstüne başına bakındı. Rüyada olduğunu tahmin ediyordu ve sırf bir rüya bile olsa metrobüste değil de metroda olduğu için memnun oldu. Sonra da rüyalarında sıklıkla olduğu gibi yine çıplak olmadığı için sevindi. Hem çıplak, hem de kalabalık bir metrobüste olmayışına ise ne kadar şükretse azdı.

Kendisiyle ilgilenmeyi bırakıp etrafına baktı. Herkes kendi halinde görünüyordu. Yanında oturan orta yaşlı adam telefonuyla oynuyordu. Kenardaki amca gazete okuyordu. İki yaşlı teyze birbirlerine torunlarını anlatıyorlardı. Ayakta duran genç çocuğun kulaklıklarından müzik sesi duyuluyordu. Tanıdık bir melodiydi ama Ahmet hangi şarkı olduğunu çıkaramamıştı. O sırada onunla göz göze geldi. İlkokul öğretmeni Selda Hanım tombul vücuduyla ayakta duruyor ve ince gözlüklerinin arkasından ona bakıyordu. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen hiç değişmemişti. Aynı huysuz ve ruhsuz ifadeyle gözlerini Ahmet’e dikmişti. Eski günlerdeki gibi, “Ahmet! Sorumsuz Ahmet! Kendini de evde unutsaydın ya çocuğum!” diyecekti sanki.

Hemen kafasını çevirdi. İlkokulda da böyle yapardı. Sözlüye kalkmamak için öğretmeniyle göz göze gelmemeye çalışır, başını önüne eğer, her seferinde de suçlu gibi yakalanırdı. Fakat artık yakalanmaktan korkmasına gerek yoktu, o bir yetişkindi. Nedense bunu kendine hatırlatmak zorunda kalarak bakışlarını metronun içinde gezdirdi. Ayakta duran genç çocuğun kulaklıklarından yayılan müziğin sesi yükselmişti. Zeki Müren “Lingo Lingo Şişeler”i söylüyordu. Metro bir istasyonda durdu. Kapılar açıldı, inen olmadı ama birkaç kişi bindi. Bakkal Hamdi Amca koca göbeğiyle koştura koştura geldi ve kapılar kapanmadan hemen önce kendini trenden içeri attı. Nefes nefese kalmıştı.

“Şişeleeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeerrrr…”

Küçükken oturdukları mahalledeki bakkalla göz göze gelince bir an ne yapacağını bilemedi Ahmet. Özellikle de adamın yıllar evvel öldüğü göz önüne alındığında, burada karşılaşmayı beklediği belki de son kişiydi Hamdi Amca. Kel kafası, gür bıyıkları ve iri cüssesiyle her zaman çocukları korkuturdu. Özellikle de dükkanından şeker, sakız ve gofret aşıranları… Ahmet hiçbir zaman buna cesaret edemezdi ama Hamdi Amca yine de ona sinir olurdu. Çocuğun getirdiği boş gazoz şişelerini alıp depozitosunu geri verirken hep kendi kendine söylenirdi. Hatta bir süre sonra depozitolu şişe kabul etmediğini öne sürerek çocuğu dükkandan kovalar olmuştu. Bundan kısa bir süre sonra da bir araba kazasında öldü zaten. Ahmet ise o zamanlar ettiği beddualar yüzünden adamın öldüğünü düşünerek günlerce vicdan azabı çekmişti; çünkü annesi çocukların duasının tuttuğunu söylerdi hep.

Hamdi Amca da bunu biliyormuş gibi bakıyordu şimdi. Soluklanması geçmiş, kendini toparlamış, gözlerini de Ahmet’e dikmişti. O ve Selda Hanım bakışlarını bir an olsun ayırmıyorlardı üzerinden. Ahmet ne yapacağını şaşırmıştı. Oturduğu koltuktan kalkıp yerini onlara vermeyi düşündü ama hangisine verecekti ki? Yaş olarak Selda Hanım daha büyük olmalıydı, üstelik bayandı. Fakat Hamdi Amca da ölüydü. Bu durumda toplu taşıma araçlarında oturuş üstünlüğü kime geçerdi?

“Şişeleeeeeeeeeerrr…”

Daha fazla dayanamadı, metronun istasyonda durmasını fırsat bilerek kendini dışarı attı. Nereye gittiğini bilmediği için inmekte de bir sakınca görmemişti. Şimdiyse hangi istasyonda indiğini bile bilmiyordu. Tabelalarda hiçbir şey yazmıyordu. Etrafına bakınırken biriyle çarpıştı. Kafasını eğip baktığında ortaokulda onu günde beş posta dövmeyi adet edinmiş olan sivilceli şişkoyla karşılaştı. Çocuk tıpkı o zamanki gibi, yüzünde pis bir sırıtışla Ahmet’e bakıp burnunu çekiyordu. Ahmet artık yetişkin bir adam olduğunu çoktan unutmuştu, korkuyla geri çekilerek çocuktan uzaklaştı. Aksi yöne gitmek üzere döndü; ancak bu sefer de Selda Öğretmen’le Bakkal Hamdi’nin kendisinden sonra metrodan indiklerini fark etti. Bakışlarını ondan ayırmadan peşinden geliyorlardı. Sanki sözleşmiş gibiydiler, aynı düşman tavırla yaklaşıyorlardı.

Ahmet kaçması gerektiğini biliyordu. Nedenine çok fazla kafa yormamıştı ama çocukluğunda ve ergenliğinde kendisine kabus olmuş insanların kalkıp –üstelik Hamdi Bakkal düşünüldüğünde, bir de mezarından kalkıp- bir araya gelerek onun kabusunda ortaya çıkmaları hayra alamet olamazdı. Derin bir nefes aldı ve koşmaya başladı. Daha doğrusu o koştuğunu sanıyordu; çünkü kalabalığın içinde hareket etmeye çalıştıkça bacakları ağırlaşıyordu. İstasyondaki insanlar bir anda bataklıktaki kum taneleri gibi davranmaya başlamışlar, Ahmet’i gittikçe daha derine çeker olmuşlardı. Aralarından sıyrılıp kaçmaya uğraşıyor ama aynı yerde sayıp duruyordu.

Sonunda bağırmayı akıl etti. Ağzını açtı ve ciğerlerinden yükselen havayı şiddetli bir çığlık olarak dışarı atmak için kendini zorladı. Fakat hiçbir ses çıkmadı. O kadar koşup da ilerleyememek gibi, ağzını açıp bağıramamak da kabus klişelerinden biriydi ve olmuşla ölmüş gibi, klişelere de çare yoktu. Selda Öğretmen bir kolundan, Bakkal Hamdi bir kolundan tutarken Ahmet çırpınmaya devam etti. Ancak ortaokuldaki sivilceli pis şişko üzerine çıkıp da onu yere serince hiçbir şey yapamadı. Üçü birden Ahmet’i boğarken şişko oğlan cebinden bir telefon çıkarıp konuşmaya başladı.

“Yakaladık, evet. Artık elimizde. Bir kaçak daha…”

Konuşurken çocuğun yüzü değişmiş, bir başkası olmuştu. Aynı şekilde Selda Öğretmen ile Bakkal Hamdi de artık başka başka kişilerdi. Kabusunda can verirken Ahmet’in gördüğü son şey bu yabancıların yüzü oldu. Sonra gözlerini yumdu ve o anda her şey yine ters yüz oldu. Ahmet gözlerini açtığında yatağındaydı ve bağırıyordu.

“Ahmet! N’oluyor, iyi misin?”

“Hı?”

“Ay kabus mu gördün?”

Ahmet ter içindeki yüzünü çevirip yanındaki kadına baktı. Sadece kafa sallayabildi. Kadın ise rahatlamıştı, “Tamam canım, geçti. Yat hadi, sabah erken kalkacağız.”

“Sen yat… Benim uykum kaçtı.”

Kadın başını sallayıp uykusuna geri dönerken Ahmet bir süre daha yatağın içinde oturup kendine gelmeye çalıştı. Başaramayınca kalkıp mutfağa gitti. Uykusu kaçmıştı kaçmasına ama bilmediği şey, bir daha asla uyuyamayacak olmasıydı. Çünkü kaçak yakalanmıştı.

 

*Bu öykü, yazarı tarafından Kasım 2013 Uykusuzluk Öykü Teması için yazılmıştır.

 

Funda Özlem Şeran

1984 İstanbul doğumlu. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunu. Politik bilimkurgu ve distopyalar üzerine bir tez çalışması ile mizah, çocuk edebiyatı ve fantastik kurgu türlerinde kitapları var. Ayrıca korku, fantastik kurgu ve bilimkurgu dalında öyküleri ve ödülleri mevcut.

Diğer Yazıları

Takip Et:
Twitter

2 yorum

  1. Haktan Kaan İçel

    Anlatım yine kusursuz olmuş. Ciddi ciddi öyküden çok romanın içinde bir yolculuk hafası veriyor. Bu konuda bir sıkıntımız yok. Hikaye de merak uyandırıcı, sürükleyici unsurlara sahip, finalinde ne olacak acaba diye sonuna farkında olmadan varıyorsunuz. Bu kısım da iyi. Ancak final nedense tatmin edici değil. Sanki öyküye final bulunamamış da, “hadi gençler bununla idare edin” gibi olmuş. Bir de finalde birkaç kırıntı bırakılsa da, olayın içeriği benim hala merak ettiğim bir konu… Öylesine bırakılıp gidilmiş hissi uyandırdı ben de. Hatta tüm öykü aynı zamanda ilham verici de olmuş. Ancak bana bitmemiş bir öykü gibi geldi. Sanki daha uzun uzadıya yolun başındayız ve başından bir paragraf verilip kaçılmış. Bence kaçılmasa, enteresan bir dünyayla baş başa olabilirdik. Sonu biraz klişe biraz da yarım… Aceleye gelmese neler neler olurmuş. yazmışın ama eline sağlık. Yazmayanlar düşünsün 😀

    • Funda Özlem Şeran Yazar

      Uzun zamandır bir Haktan yorumu almadığımı fark ettim bunu okuyunca, silkelendim kendime geldim 😛 Valla ne desen haklısın; çünkü biraz aceleye geldi, biraz da son dakikaya kaldı. Hatta yazarken ben de hızımı alamayıp devam etmek istedim -özellikle rüyadaki kovalamaca daha uzun olacaktı mesela-, konunun dallanıp budaklanmaya ve tomurcuklanmaya çok müsait olduğunu hissettim ama uzun bir öykü yazmaya ne zamanım, ne de halim kalmıştı. O yüzden dediğin gibi biraz yarım kaldı bu öykü, kimbilir belki daha sonra bıraktığım yerden devam edebilirim, ilginç olabilir. Çok teşekkür ederim okuyup yorumladığın için, darısı başıma 😛 Son dediğine de katılıyorum, öhöm öhöm sayın yazmayanlar! 😀

Bir cevap yazın