Umut Tanrı

Ormanın derinliklerinde sessizce ilerliyorduk. Dolunay gökyüzünde parlayarak yolumuzu biraz da olsa aydınlatıyor, önümüzü görmemize olanak sağlıyordu.

Vahşi hayvanların uğultuları, zaten gergin olan ortamı daha da geriyor, doğa, bütün kozlarının kullanıp bizi yolumuzdan geri döndürmeye çalışıyordu. Rehberimiz Abraham en önde ilerlerken onun hemen arkasında İtalyan asıllı Alberto –ki kendisi en yakın arkadaşımdır- ve Alberto’nun arkasında ben yola devam ediyorduk. Rehberimiz Abraham sürekli etrafı kontrol edip ‘biraz daha, biraz daha’ diyerek yolumuzun az kaldığını haber veriyordu.

Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine Abraham’ı bulmuş bize rehberlik etmesi için de epey bir para ödemiştik. Bütün ormanda ki her ağacı, her çukuru ve her mağarayı hafızasına kazımış işinin ehli bir rehbermiş.

Sık ağaçlarla kaplı bölgeyi zorlanarak geçip ağaçların daha seyrek olduğu bir alana çıktık. Abraham tüm dikkatini toplamış, ağır adımlarla yürümeye devam ediyordu. Alberto arada bir ‘beni neden peşinden sürüklüyorsun’ diye yakınsa da yola devam etmekten vazgeçmiyordu. Zaten vazgeçme gibi bir şansı da yoktu. Ormanın bu kadar derin bir yerinde ya kaybolup açlıktan ölür ya da açlıktan ölmeye fırsat bulamadan vahşi hayvanların yemeği olurdu.

Abraham bir anda durup yeniden çevresini kontrol ettikten sonra, yüzünde avını görmüş bir aslan ifadesiyle gülümsedi. ‘işte orada’ diyerek tam karşımızda ağaçların arasında belli belirsiz görünen zayıf ve titrek bir ışığı gösterdi. Gözlerimizi biraz da kısarak ışığın yayıldığı noktaya baktık. Evet gerçekten de çok net görülmeyen puslu bir ışık demetini görmeyi başarmıştık. Alberto yeniden sızlanır bir ses tonuyla,

‘Nihayet’ dedi ‘peki burası olduğundan emin misin?’ diye sordu Abraham’a.

Abraham bu soruyu kendine edilmiş bir hakaret olarak algılamış olacaktı ki, cevap bile vermeden dönüp Alberto’nun yüzüne keskin bir bakış fırlattı. Sonra Abraham bana dönerek,

‘Benim işim şimdilik burada bitiyor. Işığı gördünüz buradan sonrasını kendi başınıza gitmeniz gerekiyor. Bana bunun için para ödediniz kendimi tehlikeye atmaya niyetim yok’ dedi.

‘Ne demek istiyorsun be adam’ diye çıkıştı Alberto ‘ne demek buraya kadar geri dönüş yolunu nasıl buluruz biz’

Abraham biraz daha ukalalaşarak ‘korkma küçük tavşan ben burada sizi bekleyeceğim geri döndüğünüzde beni burada bulabilirsiniz’ deyip sinsi bir gülüş taktı siyah yüzüne.

‘Hadi Alberto gidelim tartışacak bir şey yok burada patron O’ diyerek arkadaşımı da yanıma alıp ışığın geldiği ve tahminime göre kuzey yönünde olan bölgeye yürümeye başladık.

Bu sefer ben önde Alberto arkada yürümeye devam ettik. Yaklaşık on dakika kadar yürüdükten sonra ışık daha da netleşti ve ışığın yayıldığı kaynağa ulaşmıştık.

Bir kişinin bile zorlukla içine girebileceği kadar küçük bir çadır, çadırın yaklaşık iki metre kadar önünde yanan zayıf bir ateş ve ateşin başında oturan yaşlı bir adam bizi karşıladı. Yaşlı adam dizlerinin üzerine çökmüş, gözleri kapalı bir çeşit trans halinde konuşmadan duruyordu. Çadıra doğru yaklaşıp ‘merhaba’ dedim ancak ormanda ki hiçbir canlı -ki yaşlı adam da dahil- orada olduğumuzu fark etmemiş gibiydi. Biraz daha yaklaşıp yaşlı adamla aramızda ki mesafeyi iyice düşürdük. Alberto arkamda sessizce beni takip ediyordu. İki metreden daha az mesafe kalınca yaşlı adam hiç konuşmadan eliyle yan tarafını göstererek oturmamızı işaret etti.

Yaklaşık on dakika daha ormanın ortasında ki küçük çadırın önünde duyulan sadece baykuş sesleri, uluyan kurtların ve çakalların sesleriyle böcek sesleriydi. Alberto’nun ürkmüş olduğu yüzünün beyaza çalmasından ve havanın serin olmasına rağmen alnında birer boncuk tanesi gibi parlayan terden belli oluyordu. İnsan sesinden uzak geçen yaklaşık on dakikadan sonra sessizliği bozan yaşlı adam oldu.

‘Sizi hoş bir şekilde karşılayamadığım için kusura bakmayın, bedenim burada olduğumu işaret etse de ruhumun büyük bir parçası başka alemlerde gezinmekteydi ve bu yüzden size oturup beklemenizi işaret ederek ruhumun dönmesini, yeniden bedenimle kaynaşmasını  bekledim’ dedi

Bu konulara uzak olan Alberto’nun tedirginliği bir kat daha artmış ama sesini çıkarmadan oturup susmaya devam etmişti.

‘Buraya gelme nedenimiz bize yard..’ diye konuşmaya başlamıştım ki yaşlı adam ilk defa başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Gözlerime baktığı anda kendimi iki bin voltajlık bir elektrik akımına kapılmış gibi hissettim. Ruhumun bedenimin içinde çırpınırken çıkardığı sesleri ve kalbimin dakikada iki yüz attığı için çıkardığı sesleri duyuyor ve elimden bir şey gelmeden yaşlı adamın gözlerine bakıyordum. Alnında ki kırışıklıklar adamın yüz yaşından daha büyük olduğunu fısıldıyordu. İri gözlerinin altında koyu renkli bir makyaj adamı daha da ürkütücü gösteriyordu. Zayıf vücudu sanki  günlerdir hiçbir şey yemediğine işaret ediyordu. Omuzlarının üzerine attığı koyu yeşil bez parçası eski ve kirli duruyordu sahip olduğu tek kıyafetiydi sanırım.

‘Buraya neden geldiğinizi biliyorum’ diye sözümü kesmişti yaşlı adam. ‘Bu topraklar, bu ağaçlar kısacası bu orman özel bir bölgedir. Atalarım yüzyıllar boyunca burada insanlardan uzakta, hiç savaşmadan, kutsal değerlerin ve ulu ruhların koruması altında yaşadılar. Hepsi birer bilgeydiler ve ömürlerini ruhlara adayan özel insanlardı. Onlardan geriye kalan son kişide bu ormanda küçük bir çadırda yaşıyor artık’ dedi

‘O kişi sizsiniz’ dedi Alberto ilk defa ağzını açıp konuşmuştu.

‘Buraya geliş nedenimizi nasıl biliyorsunuz?’ diye sordum yaşlı adama

‘Şu an içinde bulunduğumuz bu ormanda özel bir bölge mevcut. Yaklaşık iki yüz  metre genişliğinde ki bu bölge içine giren her canlının ruhunu serbest kalır. Ruhları bedenlerini terk etmeden özgürce dolaşır ve diğer ruhlarla iletişime girer. Normal bir insan bunu hissedemez ancak trans haline geçip kendini ruhunun eline bırakması gerekir bu hissi yaşayabilmek için.’

‘Yani geliş nedenimizi ruhlarımız mı anlattı’ diye bir soru daha yönelttim.

‘Geldiğinizde trans halinde buldunuz beni. Ve siz daha bu özel alana ilk adımınızı atar atmaz ruhlarınızı karşıladım. Onlarla iletişime geçtim. Ve neden geldiğinizi, nasıl bir yardım istediğinizi bana anlattılar’ dedi yaşlı bilge.

Yaşlı adamın anlattıkları tüm ilgimi kendisine vermeme neden olmuştu. Aynı zamanda böylesine bana bile garip gelen bir ortamda bulunmak içimde bir tedirginliğe neden oluyordu. İçimde ki tedirginliği bir kenara bırakarak,

‘ Peki bize yardım edebilecek misiniz?’ diye sorum.

‘Size yardım edebilecek tek güç yine kendinizsiniz’ dedi yaşlı bilge.

Alberto yaşlı adamın bu sözünü, insanların parasını alıp meditasyon adı altında insanları dolandıran ve güç içimizde, sevgi içimizde nidaları atan şarlatanlara benzetmiş olacak ki,

‘Kendimiz mi? Bunca yolu bunu duymak için mi geldik yani’ diyerek içinde ki öfkesini sesine yansıttı. Alberto’ya bir bakış atıp sakin olması işaret ettim.

Yaşlı adam Alberto’nun ani çıkışına aldırış etmeden konuşmasına devam etti ‘ Öncelikle bilmeniz gerek bazı şeyler var’ dedi

‘Ne gibi’ diyerek biraz daha açıklama getirmesini istedim.

‘Ruhun ne olduğunu biliyor musunuz?’ diye sordu yaşlı bilge.

‘Ruh içimizde bulunan bir çeşit enerjidir’ diye cevapladım.

Ama yaşlı bilge cevabımı beğenmemiş olacaktı ki verdiğim cevaba en ufak bir tepki göstermeden yeniden konuşmaya başladı. ‘ Ruh tanrıdır. Her ruh tanrının bir parçasını oluşturur. Ve bütün ruhlar bir arada toplandığı zaman tanrı meydana gelir. Ruhlar için zaman ya da mekan kavramı yoktur. Tanrı içinde öyle. Bir ruh aynı anda hem geçmişte, hem gelecekte hem de şimdi ki zamanda yaşar. Yani siz aslında şu anda ilk okula başlıyor, evleniyor ve burada oturuyorsunuz.’ Dedi

Alberto yeniden araya girerek ‘ Yani ruhumuz zaman da yolculuk mu yapıyor’ dedi

‘Hayır zamanda yolculuk yapmak değil bu. Ruh için zaman kavramı olmadığından zaman da yolculuk diye bir kavram a yoktur. Zaman ve mekan bir madde olan bu aciz bedenlerimize özgü bir kavramdır. Oysa ki ruh acizlikten uzaktır.’ Diye cevap verdi yaşlı bilge.

‘Sanırım kafam karıştı benim’ dedi Alberto. Bir an keşke buraya yalnız mı gelseydim diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi.

‘Ben anlıyorum sanırım ama hala oturtamadığım şeyler var’ dedim

‘Haklısınız anlaması zor bir kavramdır.  Ruhumuz her an içimiz de olmasına rağmen en az tanıdığımız ve belki de hatta hiç tanımıyor olmamız ilginçtir. Ne kadar anlatsam da o aleme girmeden, bu hissi tecrübe etmeden, kendi ruhunuzla tanışmadan bütün taşlar yerine oturmayacaktı’ dedi yaşlı bilge.

‘Peki o aleme nasıl girebiliriz?’ diye sordum

‘Aşkla’ dedi kısaca

‘Nasıl yani? Bildiğimiz aşkla mı?’

‘Aşk temelde birdir. Bir kadına, çocuklara, hayvanlara, doğaya… Duyulan aşkların çıktığı kaynak birdir. Hepsi yürekten gelen duygulardır ve kalbimiz de ruhumuzun merkezidir. Eğer içinde bir aşk varsa ruhunla tanışabilirsin.’ Dedi bilge

‘Evet var’ diye atıldım. ‘Karıma derin bir aşk duyuyorum’ dedim

‘O halde kapılar sana açılacaktır.’ Dedi ilk defa belli belirsiz bir gülümsemeyle.

‘İşin en zor yanı ise trans haline geçmektir. Defalarca deneyip bir türlü transa geçemeyen belki de binlerce insan vardır.’ Dedi yaşlı bilge

‘Biz transa geçebiliriz’ diyerek Alberto adına da karar vermiş oldum. Alberto gözleri bana dikip şaşkınlık ve kızgınlık arasında ki bir duyguyla bakarken ben ona sadece gülümsedim.

‘O halde hazırsanız başlayalım’ dedi yaşlı bilge

‘Ama buraya asıl geliş nedenimizi bir sonuca bağlamadık henüz’ dedim

‘Buradan giderken istediğiniz ne varsa almış olacaksınız’ dedi yaşlı bilge gösterdiğim tepkiye cevap olarak.

Dünyadan daha yaşlı bir görünüşe sahip olan yaşlı bilge yerinden kalkıp küçük çadıra doğru adımladı. Otururken zayıf ve çelimsiz görüntüsü ayağa kalktığı zaman bir anda değişmiş heybetli, uzun boylu neredeyse genç denebilecek bir adama dönüşmüştü.

Bilge küçük çadırdan aldığı bir kadehle yanımıza döndü. Sönmeye yüz tutmuş ateşe iki tane odun parçası atıp ateşi harladı. Yanan ateşin başında bir üçgenin köşelerini oluşturacak konumda oturmuştuk bile. Yaşlı bilge kadehi önce bana uzatarak içmemi işaret etti. İçinde ne olduğunu bilmeden, yaşlı bilgenin damak zevkine güvenip kadehi elime aldım. Önce çekinerek koklayıp daha sonra büyük bir yudum aldım. Ve kadehi Alberto’ya uzattım. O da benim içmemden cesaret bulup kadehi kafasına dikti.

Kadehin içinde ki sıvının tadı başta su gibi gelse de birkaç saniye geçtikten sonra tadı önce ağzımın içine daha sonra da tüm hücrelerime dağıldı. sanki içinde bütün meyvelerin aromalarını bulunduruyor, doğanın  bütün lezzetini dilimin üzerinde hissetmemi sağlıyordu.

Kısa süren sessizlikten sonra yaşlı bilge konuşmaya başladı.

‘Zihninizi boşaltın ve kendinizi evrenin boşluğunda hayal edin. Vücudunuzu saran bir ateş çemberinin ayaklarınızdan başlayıp başınıza kadar yükseldiğini ve daha sonra yeniden ayaklarınıza kadar indiğini düşünün ve bunu sürekli tekrar edin.’

Üçümüz de gözlerimizi kapatıp kendimizi ormanın derinliğinde ki bu kutsal mekanın büyüsüne bıraktık. Ve yaşlı bilgenin söylediği gibi bir ateş çemberinin vücudumu sardığını, ayaklarımdan başlayarak başıma kadar yükseldiğini hayal etmeye başladım. On dakika kadar bunu devam ettirdim. Kendimi o kadar kaptırmışım ki artık etrafımızda öten baykuşların ve böceklerin seslerini duymaz olmuştum. Gözümün önünde ki karanlık perde yavaş yavaş aralanmaya başlamıştı. İlk başta belli belirsiz olan görüntü biraz zaman geçtikten sonra daha da netleşmeye başlıyordu. On dakika önce karanlık olan orman sanki ilahi bir güç tarafından aydınlatılmış gibiydi. Gökyüzünde ki dolunay daha büyük, daha parlak görünüyordu. Vücudum bir kuşun tüyü kadar hafifti artık. Gözlerim tamamen açılmış, hayatın tüm gerçekleri gözlerimin önüne serilmişti. Ormanda ki bütün hayvanların sesi kulaklarıma ayrı ayrı ulaşıyor ve hiçbir rahatsızlık hissi vermiyordu.

Ayağa kalkmak için bir hamle yapmakta kararsız kalsam da sonunda oturduğum yerden doğruldum. Ve ayağa kalktığım da bedenimin hala oturmakta olduğunu fark ettim. Ruhum, bedenimden sıyrılıp başka bir aleme geçmişti. Ateşin başında oturmakta olan yaşlı bilgenin trans halinde olduğu her halinden belli oluyordu. Ancak Alberto için aynı şeyi söylemek zordu. Oturduğu yerde vücuduna batan küçük taşlardan rahatsızlık duyuyor ve sürekli pozisyon değiştirerek bir türlü trans haline geçemiyordu.

Ruhum öylesine hafifti ki verdiği huzuru tanımlayabilecek hiçbir kelime yoktu. Zihnim tamamen stresten arınmıştı. İçimde korku ve endişeye dair küçücük bir kırıntı dahi kalmamıştı. Artık daha rahat hissediyordum. Bir kuşun kanatlarında tüm dünyayı geziyor gibiydim ya da büyük bir şelalenin en tepesinden aşağıya doğru süzülen bir damla su kadar hafiftim.

Parlayan ormanın içinden bir karartının bana doğru yaklaştığını fark ettim. Yaklaşan karartı bir insan siluetine dönüştü ve iyice yaklaştığında bu siluetin sahibinin yaşlı bilge olduğunu anladım. Parlayan ormanın içinden çıkıp yanıma iyice yaklaştı.

’Hoş geldin kendini arayanların alemine’ dedi yüzünde memnun olmuş bir gülümsemeyle.

Normal dünya da böyle bir olay anlatılsa tüylerim dikenleşir içimde bir korku oluşabilirdi ancak şuan da içim de korkuya dair hiçbir emare yoktu. Göğsüm olabildiğine rahat ve huzur doluydu.

‘Hoş bulduk’ dedim gülümsemesine karşılık vererek. ‘ şimdi kendimle buluşabilir miyim’ diye sordum.

‘Sabır…Sadece sabret ve kendini bu alemin büyüsüne bırak. Aradığın bütün cevapları bulacaksın’ dedi.

‘Peki şimdi ne yapmalıyım?’ diye sordum

‘Buraya niçin geldiğini hatırla’ dedi yaşlı adam

‘Kızım…Kızım için’ yaşadıklarım gözlerimin önünden geçerken ancak bu kadar konuşabildim.

‘Evet kızın. Onun iyileşmesi için’ dedi bilge.

Hiçbir şey anlatmamama rağmen her şeyden haberdardı. Bu beni korkutsa da, küçük kızımın başına gelenleri anlatıp yeniden o olayları hafızamda yaşamak zorunda kalmadığım için bu korkunun üzerini örtmeye gayret ediyordum.

‘Şimdi yüzleşmelisin’ dedi yaşlı bilge

‘Yüzleşmek mi? Neyle?’ diye sordum.

‘Kızına yardım edebilmek için önce kendine yardım etmelisin. Kendine yardım etmek için de evvela kendini tanımalısın. Bütün duygularını gözden geçirmeli, sevgini, nefretini, intikam ateşini ve korkularını tek tek eline alarak onlara söz geçirmelisin.’ Dedi yaşlı bilge

‘Bunu nasıl yapmalıyım? Ben…Ben nasıl yapıldığını bilmiyorum’ dedim

Yaşlı bilge eğilerek yerden bir avuç toprak aldı ve havaya savurdu. Toprak hava da bir ışık demetine dönüşerek etrafımızı kapladı. Ve sonra…

Küçük kızım Hope ve ben yaşadığımız şehrin caddesinde yürüyorduk. Kendi bedenimi dışarıdan izliyordum. Caddede ki insan selinin arasına karışmış Hope’un elinden tutuyordum. Bütün insanlar siyah beyaz bir film görüntüsü gibiydi ben ve Hope dışında.

‘Bu o gün’ dedim fısıltı şeklinde.

Sonra yabancı bir adam insanların arasında koşarak bize doğru yaklaşıyordu. Hızlıca koşup elinde ki tabancayla etrafa ateş ediyordu. İnsanların korku çığlıkları yükselirken bir an dönüp arkama baktım. Bütün insanlar yere yatmış kendilerini korumaya, kurşunlara hedef olmamaya çalışıyorlardı. Hemen ani bir refleksle kızım yöneliyordum. Başımı çevirip kızıma baktığım zaman onu kanlar içinde yerde yatarken buluyorum. Hope başından yaralanmıştı.

Sonra görüntü değişti. Kalabalık cadde yerini bir hastaneye bıraktı. Cam bir pencerenin ardında bir sürü kabloların takılı olduğu aletlerin yanında kızım yatıyor. Başını neredeyse tamamen sargı içinde.  Pencerenin diğer tarafında karım ve ben kızımızı izliyoruz. Gözyaşlarıyla.

Bir doktor yaklaşıyor ve bir şeyler söylüyor. Günler sonrasında bile beynimin içinde yankılanacak cümle dudaklarından dökülüyor. ‘Beyin ölümü gerçekleşti. Artık yapacak bir şeyimiz kalmadı. Üzgünüm’..

Görüntü kayboldu ve kendimi yeniden ormanda buldum yaşlı bilge karşımda dikiliyordu. Siyah gözleriyle, gözlerimin içine bakıyordu.

‘Lütfen küçük kızıma yardım edin’ diyebildim.

‘İnsanlar bedenlere zarar verebilir ama ruhlara zarar veremez. Ve bir çok insanın bilmediği bir şey var ki ruhlar tanrının bir parçasıdır. Ve şifayı veren tanrıdır.’ Dedi bilge

‘Anlamadım’ dedim, kafam karımıştı.

‘Buraya niçin geldin?’ diye sordu yaşlı bilge

‘Kızım için’ dedim

‘Evet onu biliyorum zaten. Ama buraya ne umut ederek geldin? ‘ dedi yeniden

‘Eskiden buralarda yaşamış olan bir arkadaşım vardı. Sizden bahsetti bana. İnsanlara şifa verdiğinizden. Hatta doğuştan görmeyen bir çocuğun gözlerinin açılmasını sağlamışsınız, belki benim kızım için de bir şeyler yapabilirsiniz diye düşündüm.’

‘Şifayı veren Tanrı. Yani ruh. Ruhlar bedenleri iyileştirme gücüne sahip ancak bir çok insan bunu kavrayacak kapasitede düşünemiyor.

‘Yani yardım edebilir misiniz?’ dedim

‘Ben edemem…Oldukça yaşlandım ama sen edebilirsin’ dedi

‘Nasıl? Gerekirse ölmeye razıyım yeter ki o yeniden gözlerini açsın’ dedim çaresiz bir şekilde.

‘Ölmene gerek yok evlat’ dedi yaşlı bilge

O anda etrafımız da ani bir hareketlenme oldu. Bir şey bize doğru yaklaşmaya başladı. Bu bir…Bu başka bir insandı.

‘Bu benim atalarım. Bu dünyadan ayrılan bütün atalarımın ruhları bir araya geldi. Sanırım benimde onla katılma zamanım yaklaştı.’ Dedi bilge adam

Diğer ruh, yaşlı adamın yanına gelerek onu selamladı.

‘ Tanrı vakti geldi’ dedi yaşlı bilgeye

‘Bunu bekliyordum’ dedi yaşlı bilge yüzünde küçük bir tebessüm belirdi

Yaşlı adam, diğer adama sarıldı ve gittikçe onun bedeninde kaybolmaya başladı. Ve nihayet yaşlı adamın ruhu da atalarının ruhuna karıştı.

‘Peki ben…Ben ne yapmalıyım’ diye sordum var gücümle.

Atalar ‘Bunu kabul et’ diyerek elini kalbinin üzerine götürdü. Kalbinin üzerinde parlamaya başlayan ışığı çıkarıp bana doğru uzattılar.

‘Ne yapacağım bununla?’ dedim, sonra kalbimde bir sıcaklık hissettim ve başımı eğip göğsüme baktığımda aynı şeyin bana da olduğunu gördüm. İçgüdüsel olarak kalbimin üzerinde beliren ışığı çekip aldım. Ve diğer ışıkla birleştirdim. Bunu neden yaptığıma dair en ufak bir fikrim bile yoktu.

Ataların ruhu karanlıkta kaybolurken, küçük kızım belirdi karşımda. Birkaç adım da ona ulaştım. Sağlıklı görünüyordu. Mavi gözleriyle gülümsüyordu bana. Elimde ki ışığı onun kalbinin üzerine doğru yaklaştırdıkça gözlerinde ki gülümseme büyüyordu. Işık kalbinin üzerinde parlaklığını yitirirken bir telefon sesi ormanda yankılandı… Bu benim telefonum.

Ne olduğunu anlamadan gözlerim açıldı. Telefonum deli gibi çalıyordu. Ekrana baktığımda karımın aradığını gördüm.

‘Bu bir mucize… Bu bir mucize’ diye haykırıyordu karım

‘Ne oldu?’ diye sordum heyecanla

‘Kızımız gözleri açtı hemen buraya gelmelisin’ dedi karım

Alberto boş gözlerle bana bakıyordu. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

‘Transa geçmeye çalışıyorum ne yapıyorsun sen?’ diye sordu Alberto. ‘Hem adam bir saniye önce sessiz olun demedi mi?’ dedi kızarak.

‘Alberto kalkmalısın…Gidiyoruz’ dedim

‘Ne? Onca yolu boşuna mı geldik yani’ dedi daha da kızarak

‘Hayır boşuna gelmedik istediğimizi aldık. Kızım gözlerini açmış’ dedi heyecanla omzundan tutup kaldırırken

‘Ama daha trans…Bir dakika sen başardın değil mi?’ dedi Alberto gülerek

‘Evet… Hadi gidip kızımı görelim’ dedim

‘Peki bu adam’ diyerek yaşlı bilgenin bedenini gösterdi.

‘O tanrılara karıştı. Artık burada değil’ dedim

‘Ne? Öldü mü yani’ dedi şaşkınlık ve korkuyla

‘Evet öldü Alberto…Hadi gidelim buradan’

Sakin adımlarla geldiğimiz yolu yeniden yürümeye başladık. İçimde kızımı görmenin ve ona bir kez daha sarılacak olmanın mutluğu vardı ve bu mutluluğun gözlerimden süzülmesine engel olamıyordum.

 

2 yorum

Bir Cevap Yazın