Toplumsal Cinsiyet ve Dil

KADINLIK VE ERKEKLİK

“Kadın doğulmaz, kadın olunur.”

Simone de Beauvoir’in sarf etmiş olduğu bu cümle, ilk bakışta kadına bir övgü gibi algılansa da, aslında kadının toplumda ‘ikinci cins’ olarak ötekileştirilmesinin, kadının yazgısı olmadığına dair eşitlik arayışındaki bir ifade. Aynı zamanda toplumsal cinsiyetin, biyolojik faktörlerden bağımsız olarak, cinsiyete dair yargıların içinde bulunulan toplumun kültürel özelliklerinden kaynaklanması durumunun en yerinde açıklamasının bir örneği. Toplumsal cinsiyet, her ne kadar toplumsal normların yönlendirmesinde kadına ve erkeğe atfedilen rollerin kalıplaşmasıysa da, söz konusu ‘kadınlık’ ve ‘erkeklik’ algılarında biyolojik farklılıkların da rol oynadığı bir gerçek. Sosyalist feminist Evelyn Reed bu nedenle, toplumsal cinsiyette eşitlik mücadelesi verirken, kadın biyolojisinin ‘güçsüzlüğü’ bahanesiyle kadının ikinci plana atılmasını eleştirmekte ve tıpkı Beauvoir gibi biyolojinin kadının kaderi olmadığı düşüncesini aktivist harekete taşımaya çalışmaktaydı.

Gelgelelim; bu biyolojik farkın, kadın ve erkeğin karakter özelliklerine ve toplumsal konumlarına yansımasına ilişkin yargılar hiç de azımsanmayacak sayıda ve yoğunlukta. Kadın ne kadar kırılgan, naif, duyarlı, duygusal, sevecen, sakin ise; erkek bir o kadar güçlü, yiğit, mert, korkusuz, sağlam, saldırgan! Çok kabaca erkeğe ve kadına yüklenen sıfatlar böyleyken, gündelik dilde ‘erkeklik’ ve ‘kadınlık’tan ne anlaşıldığına bakalım: ‘Erkeklik’ denildiğinde sorumluluk sahibi olmak, bir meselenin üstesinden gelecek kudrete sahip olmak benzeşiği çağrışımlar akla gelirken; ‘kadınlık’ ifadesi cinsel çağrışımlarla, en iyi ihtimalle estetize edilmiş biçimsel imgelerle yüklü. Toplumsal cinsiyetin kullandığımız ifadeler üzerindeki etkisini, son olarak kadının ve erkeğin biribirine benzetilmesi örneğinde kurmak gerekirse; ‘erkek gibi kadın’ın güçlü, tuttuğunu koparan, ayakları üzerinde duran, kendi kendine yeten kadını ifade etmesine karşı; ‘kadın gibi erkek’ tabirinin erkek için son derece aşağılayıcı olmasından handiyse bahsetmeye bile gerek yok. Erkeğin fiziksel olarak ‘feminen’ özellikler taşıması onu ‘ibne’ yaparken ve ‘ibne’ deyişi bir hakaret niteliği taşırken; duygusal olarak kadın gibi olan erkek, erkekliğinden utanmalıdır, hele bir de ‘karı gibi’ ağlamaya kalkışırsa, eyvah ki eyvah! Ne de olsa, ‘erkekler ağlamaz.’

 

DİLDE ERİLLİĞİN HAKİMİYETİ

Dilin hiçbir zaman masum olmadığını, son dönem feministlerinden Dale Spender şu cümleleriyle ifade ediyor: “Dil, tarafsız değildir. O, yalnızca düşünceleri taşıyan bir araç değil; bizzat düşüncelerin şekillenmesinde etkendir.” Dili kullanmamızı sağlayan araçlar olan kelimeler de, zihindeki imgeleri, fikirleri canlandırıp beynimizin içinden çıkararak paylaşmamızı, iletişim kurmamızı sağlamanın yanı sıra; düşünceyi kendi içinde sınırlandıran ve kendi gerçekliğinin dayatmasıyla düşüncenin kalıplarını hazırlayan belirleyicilerdir. Yine benzer şekilde Wittgenstein, “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” cümlesiyle dilin düşünce üzerindeki hakimiyetini anlatır. Dilin temsilinin sadece kendi gerçekliği olduğu savını öne süren Derrida ise, dilin değişiminin ancak gerçekliğin değişimiyle mümkün olduğu sonucuna varır. Bütün bu düşüncelerden varılacak nihai nokta, kadının erkeğin tahakkümü altında olduğu gerçekliği devam ettiği müddetçe, dildeki eril yapının varlığını koruyacağı gerçeği. Tersinden bakıldığında ise, ancak dildeki cinsiyetçi kalıpların ortadan kaldırılmasıyla, kadının erkek tahakkümünden arınıp özgürleşmesi mümkün olabilir.

Yeryüzünde kullanılan dillere baktığımızda, bunların büyük çoğunluğunun yapısal olarak erillik-dişillik barındırdığını görüyoruz. Gerek Hint-Avrupa dil ailesi, gerek Asya ve Afrika’da konuşulan dillerin, İbranice ile Arapça’nın yer aldığı Hami-Sami dil ailesi, gerekse Güney Afrika’da konuşulan yerel dillerin büyük kısmında eril-dişil kalıplara rastlamak mümkün. İnsanlık tarihinde sınıfsal ayrımın ilk ortaya çıkışı kadın ve erkeğin ayrımında söz konusu olduğundan, bunun dile kendini bu şekilde aksettirmesi tabi gözükmekte. Öte yandan; eril-dişil ayrımı olmayan dillerden İngilizce’ye baktığımızda da erilliğin baskısına başka şekillerde rastlamaktayız: ‘Mankind’ kelimesi ‘insanlık’, ‘manpower’ kelimesi ise ‘insan gücü’ olarak çevrilmekteyken, her iki kelimenin de temelinde ‘man’ kelimesinin, yani insanlık yerine erkekliğin yatmakta olduğu bir gerçek. Eril-dişil ayrımı olmayan Ural-Altay ailesine mensup Türkçe’de de ‘insanlık’ yerine, ‘insanoğlu’ kelimesinin kullanılmakta olması dilimizdeki en masum cinsiyetçi yansıma. ‘İşadamı, bilimadamı’ gibi mesleki ifadeleri son yıllarda, ‘iş insanı, bilim insanı’ şeklinde kullanır hale geldiysek de; bir şeyin düzgünlüğüne ‘adam gibi’, ‘adam akıllı’ demekten hala, büyük oranda çekinmiyoruz. Hatta şimdilerde çok popüler bir tabir var: ‘Adamın kökü, adamın dibi’; ve bu ifade kadınlar için de büyük iltifat olarak görülmekte ve dahi kadınlar tarafından da sıkça kullanılmakta. Yine ‘adam olmak’, ‘sözünün eri’, erliği, adamlığı yücelten tabirlerin başlıcaları.

Kadın kelimesinin kullanımına gelecek olursak… ‘Kadın’ cinsinin kirlenmişliği, utanç kaynağı olma durumu gereği (!), kadın yerine ‘bayan’ kelimesinin her geçen gün hemen herkes tarafından kullanıldığına şahit oluyoruz. Bayan ifadesi, kişinin kızlığı/kadınlığı konusunda bilgi vermiyor zira, bekarete dair gönderme içermiyor, temiz, saf, son derece kibar bir ifade! Yeri gelmişken, kızlık ifadesine değinmekte de yarar var: Kadın/bayan kullanımlarından farklı olarak, kız/kızlık ifadesinin ‘bekaret’ kavramından başka şey çağrıştırmaması muhakkak. Hatta Türkçe’de yeni, kullanılmamış nesneler için ‘kız gibi’ tabirinin kullanılıyor olması da zihniyeti tam manasıyla ortaya koyan örneklerden biri. Atasözlerinde ‘kız’ kelimesinin kullanımı da kız çocuğu doğurmanın ‘kederine’ ilişkin genellikle: “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Kızın var, sızın var”, “Oğlan büyür koç olur, kız büyür hiç olur” örneklerin başlıcaları arasındalar.

 

DİLDE ERKEKLİK ORGANININ İFADESİ

Cinsiyetçiliğin, ataerkil toplumsal yapının dile yansımasının en belirgin örneği ise muhakkak ki küfürler. Öncelikle küfürün ne’liğine ilişkin bir saptamayı ifade etmeli: Küfür; öfke, saldırganlık, şiddet menşeli kavramlara yakınlığı gereği, toplumsal cinsiyet bağlamında ele alındığı takdirde, hali hazırda erkeğin tekelinde gibi gözükmekte/algılanmakta. Öyle ya; kadın yerini bilmeli, ağzından çıkan lafı bilmeli, haddini bilmeli, kontrolünü kaybetmemeli! Kadının ahlaksızlığı anlamına gelen çok şey, erkek yaptığı takdirde ‘erkektir, yapar’ cümlesine sığınır vaziyette. Küfüre dönecek olursak, hepimizin bildiği küfürleri burada sıralamak yersiz, lakin kısaca bunların erkeklik organıyla yapılması, erkeğin aktif kadının pasif rolünün ortaya konması; küfürlerin kadını aşağılaması anlamına geliyor. Bu noktada erilliğin sembolü olarak gösterilen erkeklik organı ve genellendiği takdirde fallik nesnelerin iktidarı temsil ettiği meselesi de toplumsal cinsiyete biyolojik faktörlerin de yansıdığı gerçeğini pekiştiriyor. İlkçağ düşünürlerinden Aristoteles kadının eksik erkek olduğu savını ortaya atarken, psikanaliz kuramcısı Freud’un cinsellik ve kadın gelişimini temellendirirken ortaya sürdüğü ‘penis kıskançlığı’ düşüncesi de, erkeğin iktidarını penise sahip olma durumu üzerinden açıklar. Buna karşılık olarak, psikanalitik feministlerden Karen Horney, iki cins arası kıskançlık durumunun tek yönlü olmadığı, erkeğin de kadının rahmi ve doğurganlığını kıskandığı tezini ortaya atmakla birlikte Freud’un bu tek yönlü bakış açısının ataerkil zihniyetin bir ürünü olduğunu da belirtir. Benzer bir şekilde, anaerkil dönemden ataerkil döneme geçişle birlikte, doğurganlığa atfedilen kutsallığa ve kadının yaratıcı gücüne olan inancın yerini; erkeğin ‘tohum’unun yaratıcı özü taşıdığı düşüncesi almaya başlıyor. Kısacası erkek tahakkümü her zaman kendi çıkarına malzeme üretiyor, var olan malzemeyi de dönüştürerek gücünün meşruiyetini sürdürmeye devam etmekten geri durmuyor.

Freudyen yaklaşımdaki, kadının kendini erkek ve erkeklik organı üzerinden ikincil/öteki olarak konumlandırması meselesine şiddetle karşı çıkan bir diğer isim olan Helene Cixous da, ataerkil düzen ile mücadelenin yazın alanı ve dişil dilin kullanımıyla mümkün olduğunu vurgulamakta. Yazına varana kadar, her gün sokakta duyduğumuz cinsiyetçi ifadeler ve küfürleri düşündüğümüz takdirde, Cixous’un öngördüğü mücadeleye tam da buradan, kadın bedeni ve ruhunu hedef alan aşağılayıcı seksist ifadelerden başlamalıyız. Ne de olsa; ‘bizden adam olmaz!’

Seran Demiral

1989 İstanbul doğumlu, hala doğduğu şehirde yaşıyor. Roman ve hikayeler, çocuk kitapları, denemeler yazıyor. Bilimkurgu yazını konusunda kendini geliştirmeye çalışıyor.

Diğer Yazıları

Takip Et:
TwitterFacebook

8 yorum

  1. Kadim Gültekin

    İnsanlardaki kadınlığa dair bakış açısının salt dille gerçekleşeceğine inanmıyorum. Elbette bu bir algı yaratabilir ve mutlaka üzerinde durulmalıdır; ama burada önemli olan, yüzyılların ve hatta binyılların birikimini silebilmek, kemikleşmiş algıyı yıkabilmektedir. Kendi çerçevemizden bakacak olursak, İslamiyet sonrası toplum yapısı, kadını bariz bir şekilde ötekileştirmiş ve şu an günlük dilde sıkça kullanılan sözler bu sürecin bir mirası olarak bizlere ulaşmıştır. Muhafazakar düşünce yapısı varlığını aynı katîliğiyle korumaya devam ettiği müddetçe, kadınların konumunun değişmesi zor görünüyor. Fakat bu makale en azından insanların bakış açısını arzu edilen tarafa çevirme açısından gayet yerinde olmuş. Eline sağlık…

    • Seran Demiral Yazar

      Teşekkür ederim Kadim. Herhangi bir konuda bir şeyin değişmesini istiyorsak, bu aynı anda pek çok etkinlik alanındaki dalgalanmalarla mümkün olur zaten. Dil ile kültür arasındaki ilişkinin vurgulanmasıydı daha çok amacım. Fakat çok daha basit bir düşünceyle dahi şunu kurgulamak da mümkün: Eğer herkes ağzından çıkan kelimenin manasının ne olduğunu bilerek konuşsa, mesela kibar buldukları ‘bayan’ kelimesi yerine kadın diyebilseler, bu kadınlığın utanılacak/ötekileştirilecek bir şey olmadıgı düşüncesiyle beraber erkek sünnetini kutlayıp da kızlıktan kadınlığa geçiş sayılan ilk adet olmayı bir ‘ayıp/kirlenme’ olarak görme ikiyüzlülüğünden kurtulmamızı sağlayabilir… Böyle böyle insanların zihniyetlerinin değişmesi kullandığımız dilin değişimi üzerinden sağlanabilir veya en azından şu an bunu konuşuyor olmamız bile birbirimizde farkındalık oluşturmamıza yarayabilir 🙂 İletişim de buna yaramıyor mu zaten?

  2. Kadim Gültekin

    Dil ve kültür arasındaki bağ hususunda tamamen aynı fikirleri paylaşıyoruz zaten. İngilizce kelimelerin dilimiz üzerindeki hegemonyasının da aynı etkinin sonucu olduğunu düşünürüm ve bunu da yakında ele alacağım. Burada, sadece bu konuyla alakalı olarak, salt dille çözülemeyeceğini belirttim. Elbette ki, farkındalık yaratmak için dile vurgu yapmak çok önemli; ancak asıl üzerinde durulması gereken nokta, kültürün değişmesidir. Bu da insanların algılarını, daha küçük yaşlardan itibaren doğru düşüncelerle doldurmaktan geçer. Esasında her ikisi de yine birbirlerinin etrafında dönen şeyler… 🙂

    Bayan kelimesine ayrıca değinmek istiyorum.

    Bayan sözcüğünün kullanılmaması konusundaki mazeretlere hak veriyorum. Kadın ve kız kelimeleri arasındaki keskin farklılık ve bu yolla kadınlığın aşağılanması durumu toplulumuzda çok baskın. İç Anadolu’da doğup büyüdüğüm için bu atmosfere fazlasıyla maruz kaldım. Ancak belli bir hayat tecrübesi ve bilgi birikimi edinmiş insanlar bu ayrımın ne kadar saçma sapan olduğunu idrak edecek düzeydedirler diye düşünüyorum. En azından buna inanmak istiyorum. Bu nedenle ‘kendi adıma’ şunu belirtmek istiyorum; kadın veya bayan sözcüğü kullanmakta bir mahzur görmüyorum. Bu konudaki serzenişe destek vermekle beraber, yine altını çizerek söylüyorum, bayan kelimesi ‘benim için’ kadının eş anlamlısıdır ve herhangi başka bir anlam ifade etmez. Bu nedenle yazarken veya konuşurken ikisinden birini seçmekte bir sakınca görmem. Buna rağmen, bayan kelimesi konusunda düşünceleri paylaşır, bir farkındalık yaratmaya gayret ederim. Önemli olan kadın-kız farklılığının zihinlerden silinmesidir.

  3. Arif Kubaş

    Seran diline sağlık yazı çok güzel olmuş. Çoğu erkeğin dikkat bile etmediği yere değinmişsin. Bu konulara en duyarlı bir erkek bile senin bahsettiklerinden bi-haberdir. Ama ben çoğu şeyi dönüp dolaştırıp inanca bağlamalarını doğru bulmuyorum. Bazı şeyleri cımbızla çekip kullanıyorlarmış gibi geliyor. Zaten yüzyıllarca yanlış tercüme, eksik bilgi, tam anlaşılamayan olgular yüzünden insanlık birbirine düşman oldu. Kadın – Erkek arasında ki ilişkilerde bu iş ise ayyuka çıktı.

    Neyse…

    Çok güzel bir yazı. Bütün erkeklerin okuması temennisiyle…

    • Seran Demiral Yazar

      Tesadüftür, ‘Karanlığın Sol Eli’ni yakın zamanda yeniden okudum, kesinlikle hakkınız var. Esasında feminist distopya kurgulamamızı sağlayacak malzemenin -ne yazık ki- bol olduğu bir dünyada/zamandayız -hala; haliyle bol bol okuyup tartışıp kurgulamakta yarar var.

  4. Kadim Gültekin

    4 yıl sonra gelen düzeltme: Bayan kelimesinin kullanımına çok fazla takılmamak gerektiğini belirtmişim, sözümü geri alıyorum. Bayan kelimesini kullanmaktan artık ısrarla kaçınan biri olarak, yerinde bir vurgu olduğunu kabul etmem gerek. Hatta bu kelime artık söylendiğinde eğreti duran, neredeyse argo, samimiyetsiz, aşağı geliyor ve insanda rahatsızlık yaratıyor. O halde: “bayan” değil “kadın” !

Bir Cevap Yazın