Tıkır Tıkır

İçeri girdiğimde sırılsıklamdım. Kafama yapışan saçlarımdan sular damlıyor, damlayan sular çenemde birleşip ince bir tel şeklinde yere akıyordu. Çamurlu ayakkabılarımı kapının önünde çıkartırken ıslak çoraplarım ayak parmaklarımın önünde toplandı. Ayaklarımı sallayıp çoraplardan kurtuldum. Suda kalmaktan pörsümüş ayak parmaklarımı kımıldattım ve kan dolaşımını sağladım. Banyoya giden yolu tenime yapışan gömleği ve pantolonumu çıkararak geçtim. Banyonun kapısını açarken külotumu çıkarmakla uğraşıyordum. Aynadaki adama baktım. Sırılsıklam saçları alnına yapışmış, sakallarında taşıdığı su damlaları boynuna akıyor. Şofbeni açtım.  Kulağıma daktilo sesi gelir gibi oldu. Yağmurun sesidir diye düşündüm. Sıcak su, şampuan, ben ve havlu kısa süreli nizami bir birliktelik yaşadık sonra.

Dışarıda yağmur bardaktan boşanırcasına değil bardağa boşalırcasına yağıyordu. Kutsal bir güç dünyanın her tarafını suyla doldurmak istiyor gibiydi. Tavanın su sızdırmasından korkuyordum. Öyle olursa bütün gece kova taşıyıp duracaktım. Evin her köşesini gezdim, tavanı karış karış inceledim. Su damlayan tek bir yer yoktu. Çatıyı tamir ettiğim günden beri yağan ilk yağmurdu bu. Neyse ki çatıcılar işlerinin hakkını vermişlerdi. Oturma odasındaki kanepeye oturdum, televizyonu açmadan önce arkama yaslanıp gözlerimi kapadım, yağmurun sesi kulaklarımı tırmalıyordu. Yağmurun sesi… Bu duyduğum gerçekten de yağmurun sesi miydi? Daktilo sesi? Hayatımda yalnızca birkaç kez yazmıştım daktiloda. Bir hevesle. Özenle. Sonra hevesim geçince aynı özenle kaldırmıştım daktiloyu odamın bir köşesine. Yağmurun sesi, daktilonun sesi? Hangisiydi bu duyduğum?

Yatak odamın kapısını açtım gıcırtıyla. Pencereyi açık unutmuşum. Yağmurun ıslaklığı ile hırpalanmış yatağıma umutsuzca bakıp bukadarıyeter dercesine kapattım pencereyi. Perdeden düşen su damlalarına başımla selam verip odanın-bir-köşesinde duran daktiloya baktım. Bıraktığım gibi duruyordu nostaljik yazı makinem. Kafamdaki daktilo sesi restini gösterdi ve hızını arttırarak beynimin içinde yayılmaya devam etti. Klavye sesi? Olabilir miydi bu? Her ihtimale karşın masamın üzerindeki dizüstü bilgisayarı evirip çevirdim. Kapağı kapalı, kendi halinde açılmayı bekliyordu. Kafamın içindeki muzipçe çalışıyor, hücrelerimin en kuytu köşelerine nüfus ediyordu. Odanın her köşesini gözden geçirdim, yetmedi tuvaletten buzdolabına kadar evin her köşesini didik didik ettim. Nafile. Kafamın içindeki daktilo sesi “Hayır,” diyordu “Bu şekilde bulamazsın beni.”

***

Kızılay Meydanı hareketli… Yine. Polis kolları, polis bacakları, polis kalkanları, polis kasketleri ve polis kafaları Kızılay’a yığılmış. Kafamın içindeki daktilo sesi sloganlar içinde beynime nüfuz etmeye devam ediyor. Doğan bir sigara uzatıyor. Önce benim sigaramı sonra da kendi sigarasını tutuşturuyor. Ellerim üşüyor, ellerim kafamın içindeki daktilo sesi kadar üşüyor. Sigaradan art arda birkaç nefes çekip kaldığımız yerden devam ediyoruz slogan atmaya. “Her yer Taksin her yer Direniş!”

***

 

Devrimcilik oyunumuz yarıda kalıyor. Oyunbozan polisler biber gazı adlı orantısız güç silahlarıyla ‘müdahale’ ediyorlar bize. Gözlerimden yaşlar boşalıyor, sigara dumanına alışkın ciğerlerim biber gazının ‘organik’ kimyasına aşırı tepki gösteriyor. Eylem alanından kaçmayı kendime yediremediğim için başım dik, hızlı adımlarla oradan uzaklaşıyorum. Doğan’ı bulmaya çalışıyorum ama sonuç alamıyorum bu uğraştan. Grubumu temsil eden kırmızı bir bayrağı yerden alıyorum, katlayıp cebime sıkıştırıyorum. Gözlerimin ve ciğerlerimin yanması geçinceye kadar Burger King’de bekliyorum. Dükkânın içinde bir kadın yerde uzanıyor. Astımı var, diye bağırıyor iri yarı bir adam. Nerden bulduysa limon uzatıyor birisi. Yerde yatan kadının gözlerine damlatırlar limonu. Su içiriyorlar kadına. Su içmesin daha kötü olur, dese de limon veren adam kimse dinlemiyor onu.  Dışarıya çıkıp bir sigara yakıyorum. Ciğerlerim alışık oldukları maddeyi minnetle kabul ediyor.

 

Biber gazı sayesinde, susuyor kafamın içindeki daktilo sesi. Aman allahım diyorum. Az önce küfürler yağdırdığım polislere teşekkür edeceğim nerdeyse. Neyse ki öyle bir aptallık yapmıyorum. Kafamın içinde bir tıkırtı duyar gibi olup korkuyorum. Kafamın içini dinlemeye çalışıyorum. Neyse ki ses filan yok. Biber gazının etkisiyle beynim çalışmayı durdurdu, diye düşünüyorum.

 

***

 

Eve giden yolu ağzımdaki biber gazı tadını atmak için sağa sola tükürerek, öksürerek yürüdüm. Buna rağmen mutluydum. Ne eylemi düşünüyordum ne de eylemdeki arkadaşlarımı. Devrimci düşüncelerimi ve Türk solunun geleceği hakkındaki fikirlerimi bir kenara bırakmıştım. Daktilo sesi sonunda susmuştu, biraz daha devam etse delirdiğimi düşünecektim. Şimdi beynimin derinliklerinde, daktilo sesinin yankılanmadığı boşlukları dolduracak bir şeyler bulmalıydım. Hava kararırken dünden kalma yağmur suyu birikintilerine sokak lambalarının sarımsı ışığı vuruyordu. Adımlarımı hızlandırdım. Evimin bulunduğu sokağın girişindeki bakkaldan kaçak sigara aldım.

 

Evin leş gibi kokusu biber gazının kafamdaki varlığını yerinden etti. Evin içinde bilinçsizce dolaştığım birkaç saat içinde yemek yiyip sigara içmekten başka hiçbir şey yapmadım. Bir-iki hafta önce yazmaya başladığım öyküme devam etmek istedim. Deftere rastgele bir şeyler yazıp sildim. Yazdım sildim. Sonunda tek kelime yazamamıştım. Birbiri ardına sıraladığım kelimelerin hiçbiri öyküme yakışmıyor, hepsi öyküye eğreti duruyordu. Yazmayı bırakıp kitap okumaya başladım. Bu benim edebi mastürbasyon’umdu.

 

Kitabın birkaç sayfasını okuduktan sonra okuduğum bölümden hiçbir şey anlamadığımı fark edip başladığım yere geri döndüm. Sayfa çevirme seslerinin bittiği anda daktilo sesini duymaya başladım. Tık tık. Tık tık tık. Kitabı okumaya devam ettim bir süre. Fakat okuduğum harf sayısı kadar daktilo tıkırtısı duyuyordum. Titreyen ellerimi sesi durdurmak ister gibi kulaklarıma bastırdım.“Hayır,” diyordu ses, “Beni bu şekilde durduramazsın.”

 

Kafamın içinde birileri bir şeyler yazıyor, diye düşündüm. Kimi zaman dinlenmek için yazmayı bırakıyor, kimi zamansa durup dinlenmeden yazmaya devam ediyor.

 

***

 

Babam uykuma bir bıçak darbesi vuruyor. Uykumun kanayan yerinden Bandista’nın Benim Annem Cumartesi şarkısı çalıyor. Telefonu hızlı bir şekilde açıp gözlerimi ovuşturuyorum. Kanama duruyor. Babam saatin öğlen olduğunu söylüyor. Okula gidip gitmediğimi soruyor, siyasete bulaşıp bulaşmadığımı soruyor, paramın olup olmadığını… Hayır, paramın olup olmadığını sormuyor.

 

“Öykü işleri ne alemde,” diyor.

“Kesat,” diyorum.

“Sana aldığımız daktiloyu kullanıyor musun?”

“Hayır, niye sordun?”

“Hiç,” diyor. “Merak ettim sadece.”

 

Saate bakıyorum. On ikiyi geçiyor. Sabaha karşı kaçta yattığımı bilmiyorum. Daktilo sesi susmuş. Yazma sırası bana geldi, diyorum kendi kendime. Nostaljik yazı makineme mürekkep koymak için yatağımdan kalkıyorum.

Baran_Guzel

1994 Adana. Lise 1. sınıfta Xasiork adlı büyülü bi' dünyaya giriş yapıyor. Sonra gaza gelip öykü yazmaya başlıyor. Şu an Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okuyor ve halen öykü yazmaya devam ediyor.

Diğer Yazıları

1 Yorum

  1. Serdar Yıldız

    Öyküyü okurken fark ettim de, ben daktiloyla hiç yazmadım, her tuştan sonra çıkan tık tık sesi yazının armonisi oluyordur herhalde, bir denemek lazım:) İlk paragraftaki o ıslanma halini tasvirleme şeklin hoşuma gitti. Bunun gibi birkaç ayrıntı daha var. İlerleyen paragrafta bir direniş öyküsüne yol aldığımızı düşündüm, bu anlamda genişletilebilir. Bu tık-tıkların sebebi kahramanın yaşadığı yerde olup bitenlerdir belki de. Yeni öykülerinde görüşmek üzere.

Bir Cevap Yazın