Tabitha’nın Tuzağı ya da Yetenekli Bayan King

Başlığı atarken epey düşündüm ve kararsız kaldım. Bir romanın değerlendirmesini yaparken sadece kitaba ve yazarına odaklanmak gerekir. Fakat mevzu, en sevdiğim yazarın kendisi de yazar olan karısının yazdığı romana gelince işler biraz karışıyor, özellikle de kadınların kocalarıyla değil de yaptıkları işle anılmasını savunan benim gibi bir feministseniz. Ancak dedim ya, konu en sevdiğim yazar olan Stephen King’in hayatındaki en önemli kişiye, Bayan King’e gelince ben de önyargılarıma yenilmeden edemiyorum. Dünya Tabitha Jane Spruce’u, ünlü yazar Stephen King’in eşi Bayan King olarak tanıdı ve ben de onun adını ancak bu sayede duyanlardanım. Stephen King’in biyografisinden, röportajlarından ve kendi yazdıklarından (Yazma Sanatı adlı kitabı) okuduğum kadarıyla tanıyordum eşini de; çünkü Tabitha King onun hayatında çok önemli bir yere sahip. Sadece hayatında da değil, kariyerinde ve özellikle de ilk kitabının basılmasında da çok büyük katkısı var. (Stephen King, Carrie’nin ilk birkaç sayfasını beğenmeyip çöpe atar. Eşi Tabitha taslağı çöpten alır, King’e yazması için baskı yapar ve böylece ortaya çıkan eser Stephen King’in tanınmasını sağlayarak diğer kitapların da yolunu açar.) Ayrıca Stephen King kendini alkol ve uyuşturucuya kaptırdığında ya da 1999 yılındaki o korkunç kazayı geçirdiğinde yanında hep eşi vardır; Tabitha King onun iyileşme süreçlerinde yanındadır ve ayağa kalkıp işine dönmesine yardımcı olur. Hal böyle olunca, Bayan King de tüm Stephen King hayranları için önemli oluyor elbette. Ancak onun da bir yazar olduğunu bilenlerin ya da kitaplarını okumuş olanların sayısının çoğunlukta olduğu pek söylenemez. En azından kısa süre öncesine kadar ben de bu ikinci gruptaydım ama merak etmiyor da değildim. Neyse ki bu merakımı gidermek için uygun bir fırsat çıktı karşıma.

Her şey ünlü bir kitap mağazasının kelepir bölümünde başladı. İkinci el İngilizce kitaplara bakınırken birden gözüme çarpan “Tabitha King” yazısıyla gözlerim büyüdü. Vakit kaybetmeden hemen atıldım “The Trap” isimli bu kitaba, sanki gizli bir hazine bulmuş gibi. Yukarıdaki bilgilere ek olarak kitabın sadece 3.99 Türk lirasına satıldığını söylersem sanırım ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. (Yanında Roald Dahl’in The Witches kitabını da 1.99’a aldığımı söyleyeyim de tam olsun, yaşasın kelepir!) Kitabı aldım, eve getirip Stephen King romanlarımın arasına koydum ve karı kocanın aralarından çekildim, en azından bir süre için. Kitabı tekrar elime alıp karıştırmaya başladığımda ise beni başka bir Kingvari sürpriz bekliyordu. Sayfaların arasından iki fotoğrafla iki de kartpostal çıkmıştı. Kartpostallar Babalar Günü için hazırlanmış şirin, esprili şeyler; Misty’den babasına. Fotoğraflar ise 96-97 yıllarından kalma aile fotoğrafları; Kevin, Mallory, Brian, Miranda ve Riley Richard mutlulukla gülümsüyorlar. Bu insanlar kim, şu anda neredeler, kartpostalı imzalayan Misty neden fotoğraflarda yok, yoksa Misty evin kedisi mi, gibi deli sorular kafamı uzun süre meşgul etti tabii. Ancak sonrasında konuya odaklandım –ki sizin de “artık romana gel!” dediğinizi duyar gibiyim- ve kitabı okumaya başladım.

The Trap (Tuzak) 1985 yılında Wolves at the Door ismiyle de basılmış. Romandaki Nodd’s Ridge kasabası aynı zamanda Tabitha King’in Caretakers (1983), Pearl (1988), One on One (1993) ve The Book of Reuben (1994) isimli romanlarına da fon oluşturmakta ve bu kitaplar da bir şekilde birbirleriyle bağlantılı olarak yazılmış. Her ne kadar İngilizce okumaya alışkın olsam da, bir romanı yabancı dilden okumak en başta gözümü korkutur. “Acaba tamamen anlayabilecek miyim? Yazarın vermek istediği hissi alabilecek miyim? Sıkılır mıyım?” tarzı sorular daha ilk bölümde kafamdan çıkıp gitti. The Trap, kurnaz bir giriş bölümüyle açılıyor. Hikayenin ana karakterlerini adeta kişiliklerinin özütünü sunarak ve romanın gidişatı hakkında heyecanlı ve merak uyandırıcı bir “tuzak” kurarak ilgiyi çekmiş Bayan King. Dili canlı ve akıcı, kolayca anlaşılıyor ve sıkmıyor. Bazı yerlerde Stephen King’in o detaycı, esprili anlatımından izler bulmak insanı gülümsetiyor, körle yatan şaşı kalkar misali. Konu ise pek orijinal olmasa bile ilgi çekici. Evliliğinde sorunlar yaşayan iki çocuklu bir çiftimiz var. Olivia seramik sanatçısı, Pat ise senarist ve bir filmin çekimlerinin tam ortasında olduğu için sık sık evden uzaklaşıyor. Ergen kızları Sarah ve henüz küçük bir çocuk olan Travis’in sorunları da bu duruma yardımcı olmuyor tabii. Aile yazları Maine’in Nodd’s Ridge kasabasındaki evlerinde geçiriyor. Burası fazla kalabalık olmayan, kışları ise tamamen boşalan sıkıcı bir yer. Kasabanın yerlileri ise pek matah değil; özellikle Nighswander ailesinin “redneck” erkekleri kabalıkları, şiddete ve suça eğilimleriyle daha baştan arıza çıkacağının sinyalini veriyor. Kocasıyla kavga eden Liv, Travis’i alıp kara kışın göbeğinde ıssız kasabaya geri döndüğünde bir şeyler olacağını seziyorsunuz zaten. Kasabadaki boş evlere girip hırsızlık ve vandallık yapan Nighswander gençlerinin eve girmeleri de sürpriz olmuyor haliyle. Sonrasında yaşanan kedi fare oyunu biraz deus ex machina yardımı, biraz da Tabitha King’in önceden yolunu yaptığı ama zorlama görünmesine engel olamadığı ayrıntılar (gizli geçitler, tuzaklar) ve olaylarla çözüme kavuşuyor. Final tatmin edici olsa da sürpriz değil, kısaca söylemek gerekirse, batı cephesinde yeni bir şey yok. Tabii romanın basıldığı 1985 yılında bunlar belki de yeni ve taze konular gibi geliyordu insanlara bilemiyorum. Fakat neredeyse 30 yıl sonrasında pek cazibesinin kaldığı söylenemez.

Yine de olay örgüsü ilgiyi taze tutacak şekilde işlenmiş, kurgu hayranlık uyandırmasa da iş görüyor ve en önemlisi anlatım çok iyi. İnce detaylar, canlı tasvirler ve sürükleyici bir akışla her şeyi unutup kendinizi kitabın içinde buluyorsunuz. Bu genelde iyi bir şeydir; fakat söz konusu ayrıntılı taciz ve şiddet sahneleri olunca o kadar da iyi gelmiyor maalesef. Hele bir tecavüz sahnesi var ki aman aman. Neyse ki kadın karakterimiz akıllı ve güçlü biri, hem kendini hem küçük oğlunu korumaya da kararlı. Böylece sondaki ava giden avlanır klişesi de bir nebze olsun vicdanı rahatlatıyor. Asıl rahatsızlık verici olansa, bazı bölüm başlarına eklenen senaryo parçaları. Liv’in kocası Pat’in senarist olduğunu söylemiştim, onun çektiği filmden parçalar romana eklenerek bir paralellik yakalanmak istenmiş. Filmde de benzer bir tecavüz, cinayet ve intikam hikayesi işleniyor; tek farkla, olay Vietnam savaşı ve sonrasında geçiyor. Okurken bana çok cazip gelmedi açıkçası, hatta o bölümleri hızla geçtim diyebilirim. Ama bunun dışında, hep tekrarladığım gibi, akıcı ve sürükleyici bir kitap.

Tabitha King’e önyargılı davranmayalım, kadıncağız kocasının gölgesinden kurtulsun diyorum ama insan onun yazdığı romanı okurken Stephen King’in izlerini aramadan da edemiyor. Fon olarak kullanılan Maine kenti, küçük ama önemli detayların kullanımı, koca karakterinin yazar olması ve kokain kullanması, ana karakter olan kadının aile hayatıyla sanatı arasında sıkışması, yine romandaki gibi Tabitha’nın da gerçekte evlerine zorla giren bir kaçıkla karşılaşması derken; King’lerin yaşamına göz atıyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. Ve eğer bir King hayranıysanız, bu ayrıntılar sizi gülümsetiyor. Buradaki tek soru; bu kitabı Stephen King’in eşi yazmış olmasa yine de okur muydum? Dürüst olmak gerekirse, pek sanmıyorum. Tabitha King iyi bir yazar. Hatta kocasının gölgesi olmasa belki çok daha iyi yazacak. Fakat “Tuzak”, eli yüzü düzgün bir gerilim romanı olmasına rağmen ilginç olmaktan çok uzak.

Şimdiyse sırada King ailesinin diğer yazar fertleri var; bakalım Joe Hill ve Owen King kitaplarıyla ne zaman tanışacağım. Yine bir kelepir mucizesi yaşanır mı dersiniz?

Funda Özlem Şeran

1984 İstanbul doğumlu. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunu. Politik bilimkurgu ve distopyalar üzerine bir tez çalışması ile mizah, çocuk edebiyatı ve fantastik kurgu türlerinde kitapları var. Ayrıca korku, fantastik kurgu ve bilimkurgu dalında öyküleri ve ödülleri mevcut.

Diğer Yazıları

Takip Et:
Twitter

2 yorum

  1. Serdar Yıldız

    Bayan King, Son Silahşorümüz Stephen King’in en sadık okuyucusu olmak gibi, öyle bir etikete sahip ki onu tek başına değerlendirmek çaba isteyecektir:) Sözü edilen eseri merak etmedim değil, ancak gel gör ki bildiğim kadarıyla Bayan King’in Türkçe çevirisi yok. Madem ki King ailesine karşı iştahımızı kabartınız, bu işe bir el atmalısınız Funda Hanım:)

Bir cevap yazın