Stephen King’in Dünyasında Kara Kule

Çok üreten yazarların zamanla kendilerine ait bir dünya yaratmaları doğaldır. Özellikle sınırlı yerleşim yerlerinde, sıkı insan ilişkileri çevresinde dönen olaylar işleniyorsa, her yeni kitapta, yaratılan dünya da genişler. Stephen King bu özelliklere sahip bir yazar. Kara Kule de diğer fantastik serilerden bu nedenle farklıdır. Kara Kule fantastik kurgunun yanında, yazarın kimliğinden de izler taşır ve korku, gerilim, aksiyon, bilimkurgu öğeleri kendini gösterir.

Eser, Orta Dünya ile birlikte gerçek dünyaya da hâkimdir, bir bakıma paralel evrenler iş başındadır. Bir korku-gerilim yazarı olan King, seriye başlamadan önce ve seri tamamlanana dek araya onlarca kitap sıkıştırmıştır. King, çoğu fantastik kurgu yazarından farklı olarak kendini sadece bir seriye bağımlı kılmamış, Kara Kule’yi tüm romanlarıyla birlikte oluşturduğu dünya içine bölge bölge serpiştirmiştir. Kule onun için farklı ve uzun bir yoldur. Dolayısıyla Kara Kule’nin fantastik dünyada durduğu yer, ortaya çıkma yöntem ve süreci, aynı zamanda yazarının yaratıcı dünyası itibariyle farklı bir noktadadır.

Bu yazıda Kara Kule’yi oluşturan yedi kitap tek tek ele alınmayacaktır. Bu yazı bir kitap eleştirisi de değildir. Stephen King dünyasında Kara Kule’nin yerini, seriye karşı yabancı olan okurlar için ifade edebilme niyetindeyim. Bu amaca yönelik olarak, en başta belirtmeliyim ki Kara Kule bir okurun Stephen King’le ilk buluşmasını gerçekleştirmesi için uygun bir eser değildir. Eğer daha önce King okumadıysanız Kara Kule’ye başlamanız tavsiye edilmez. Bunu yaparsanız, seriyi okuduğunuz süre boyunca ve tüm kitapları tamamladığınızda bazı karakter ve ayrıntılar hakkında boşluklar hissetmeniz muhtemeldir. Tabii ki Roland Deschain ve arkadaşlarının maceralarına kendinizi ortak hissedebilirsiniz, seriden müthiş bir keyif almanız da olasıdır. Ne var ki yemeğe apayrı tat katan o güzelim sostan mahrum kalmışsınızdır. Seriye gerçek lezzetini katan o sos, King’in seri haricinde yazdığı kırka yakın romandır ve bu yüzden biliriz ki Kara Kule yazarın edebi dünyasının sadece bir kesitidir.

Randall Flagg adını ilk defa bu seride gören bir kişi kitabı hemen raftaki yerine geri koymalıdır. Aynı şekilde, Salem’s Lot’u bilmeyen, Insomnia okumamış, “Pennywise mı, o da ne?” diye sorabilecek okurlar, Kara Kule için bir süre daha beklemelidir. Kara Kule’nin başlayıp tamamlanması arasında otuz yıl olduğunu düşünürsek, King okurlarının bu uzun yolcukta hikâyeyi defalarca içselleştirdiklerini düşünebiliriz. Tabii ki King okurları sadece Kara Kule’nin sınırlarıyla yapmadı bunu, hikâyenin King’in dünyasında, nerede yer aldığını görmeleri hiç de zor değildi. Bunu yazar ve okur arasındaki mesajlaşma olarak düşünebiliriz. King romanlarında bu durum fazlasıyla karşınıza çıkar ve tanıdık bir olay, tanıdık bir karakter o satırları okurken yüzünüzde bir tebessüm oluşturur. Kara Kule, yazarın edebi dünyasında sıkıca örülmüş çatının sadece bir parçasıdır.

Eseri okuduğunuz süre boyunca, sizi şaşkınlığa uğratacak şey sadece Kule yolculuğu değildir. Aynı zamanda yazarın Kule haricinde yaratmış olduğu devasa dünyanın sınırlarını fark etmek de şaşkınlık yaşatabilir.

Kule, evrenin merkezi ve varoluşun kaynağıdır; geriye kalan tek dünya, ona ince bir iple bağlı olduğundan hayatın devamı için onun ihtişamlı silüetine ulaşmak gerekir. Bu yolda hayatını ortaya koyan ve bu uğurda gözü hiçbir şey görmeyen son silahşor Roland Deschain’in hüzünlü ve acımasız dünyasına tanık oluruz. Kara Kule, fantastik kurgunun gerçek bir hayat gibi ortada olan öyküsüdür.

Bazı özel yazarlar ve bu yazarların özel eserleri yeri geldiğinde anımsanmak üzere zihnimize yerleşirler. Hayal dünyasının okur için böylesine etkileyici bir iz bırakmasının nedeni, okurun bağlandığı öykünün ilgi çekici olmasının yanında, öykünün karakterlerinde ve tırnak içinde belirtilen cümlelerinde kendisini bulmasından geçer. Kara Kule de bu manada, gerçeği sunan ve unutulmaz etkiler bırakan, yedi ciltlik uzun bir yolculuğun öyküsüdür.

Kule’nin uzun yıllara yayılan tamamlanma aşaması düşünüldüğünde, Stephen King’in bu zaman dilimi içerisinde geçirdiği olumlu ya da olumsuz evrelerin, seriye nasıl bir etkiyle yansıdığı üzerinde durulabilir. Popüler türde yazan romancılar için acımasız eleştiriler yapan kimi edebiyat eleştirmenleri, serinin ortaya çıkma sürecinde, yazarın yaşadığı olayları ve bu olayların bıraktığı izleri neyse ki bu defa dikkate aldılar. Seri edebi anlamda da farklı türleri okura sunmaktan geri durmaz. Öyle ki en güzel aşk öykülerinden biri de Kule yolcuğunda anlatılır. Dolayısıyla Kule’nin yapraklarına büyük yazar olabilmenin gerektirdiği tüm meziyetler kazınmıştır.

İlk satırları yazıldıktan sonra yıllarca tozlu köşede terk edilmiş ama her zaman yaratıcısının zihninin bir kıvrımında kendi varlığını hatırlatmış olan Kule’nin var olma öyküsü bile okurları için anlamlıdır. Zira son üç kitap yazılmadan önce büyük bir kaza atlatan King, ışının yolunu daha hızlı takip etmeye karar vermiş ve Kule’nin dış cephesini kafasında canlandırırken görüş açısını genişletmiştir.

Serinin ilk dört kitabının yazımı on beş yıl sürmüşken, son üç kitap -King’in geçirdiği kaza sonrası yazmayı hızlandırmasıyla- iki yılda tamamlanmıştır. Eğer King 1999’da o kazayı geçirmiş olmasaydı, belki de Kule’nin tamamlanmasıyla ilgili bir endişe duymayacak ve seri daha farklı yerlere gidecekti. Bunu bilemiyoruz. Ne var ki sonuç olarak King, okurlarını memnun edip kendisine gelen mektupları yanıtsız bırakmadı ve kazadan sonra seriyi tamamladı. Yoksa ka olaya el mi atmıştı?

Sadık okuyucularıyla birlikte aynı ka-tet’i paylaşan ve bu ortak kaderin dinh’i olarak adlandırabileceğimiz King’in Robert Browning’in şiirinden ilham alması ya da o şiiri, o ilham anında okuması da ka’nın çember içindeki turlarından biriydi tabii.

Stephen King dendi mi genelde akla önce Kara Kule gelmez. Fantastik seri yazarları için ise durum böyle değildir. Onlar kurdukları o büyük dünyalarla bilinirler. King’in farkı, yaşadığımız dünyaya ait olan eserlerinde, karakter-yer-olay anlamında eserler arasında önemli bir bağ kurmuş olmasıdır. Kule’yi bu dünyanın dışında tutmaması, okurların seriyi çok farklı bir yerde görmelerinin önüne geçti.

Kara Kule kendi içinde tutarlı bir hikâyedir ancak hikâyeyi daha anlamlı kılacak en büyük etken King’in dünyasına hâkim olmanızdır. Yazarın geniş ve kalabalık dünyasına tam ortasından dalış yaparsanız kafanız karışır, bazı şeyleri kendinizce anlamlandırmaya çalışırsınız, belki de burun kıvırırsınız, nihayetinde -büyük bir ihtimalle- kendinizi hikâyeye tam anlamıyla veremezsiniz. Yazarın dilinden anlamalısınız. Yoksa ka size hiçbir şey ifade etmez. King de bunun farkındaydı, Kule’nin sınırlarını çizerken her şeyi, başlangıcı ve bitişi, o sınırlar dahilinde planlamak istedi, hatta bundan kaygı duyduğunu da ifade etti ama o çizgi ister istemez aşıldı. Kaçınılmaz olarak.

Kara Kule’de bir efsanenin, başı ve sonuyla çarpıcı ama her şeyden önce “olması gerektiği gibi” yer bulması; bu efsanenin yine olması gerektiği gibi, ka’nın çemberinin devam etmesine izin vererek tamamlanması önemliydi. Kule’ye giden yolun ve Kule’nin gül bahçesinin önemi, hayallerin bir adım önünde olan gerçek dünyanın izini sürmesinden dolayı büyüktür.

Kara Kule, kulaklara tüm duygularla fısıldayan sarsılmaz bir iradenin öyküsüdür. Bu iradenin sahibi olan kişi de Roland Deschain’dir. Kule yolunda Roland Deshain, amacın yansımasıdır.

Kara Kule çizgi romana uyarlandı, yakın geçmişte seriye bir kitap daha eklendi. Tüm bunlar Kule okurları olarak bizleri heyecanlandırdı. Kule yolcuğuna bir de beyaz perdede şahit olma temennimiz de umarım gerçekleşir.

 

Serdar Yıldız

İllet (roman), Karanlık Gökkuşağı (öykü)

Diğer Yazıları

Takip Et:
Twitter

Bir Cevap Yazın