Stephen King “Kubbenin Altında” ne yarattı?

Haziranda yepyeni bir Stephen King uyarlaması daha CBS’te başlayacak. Yazdığı –hemen hemen- her roman ve hatta kısa öykü film veya dizi olan Stephen King bu kez Under the Dome (Kubbenin Altında) ile TV izleyicilerine yeni heyecanlar yaşatacak. Eser, popüler bazı roman uyarlamalarının yakaladığı başarıya ulaşabilmesi için her şeye sahip. Her haliyle muazzam olan bu roman, uyarlaması ekranlara yansımadan önce incelemeye alınmalıydı.

1024 sayfalık bir kitap, rafta durduğu haliyle okur için korkutucudur. Bazen bu uzunluktaki bir kitaba başlamak onu okumaktan öte okumaya çalışmak eylemine dönüşür. Dolayısıyla bu kalınlıktaki bir kitap için çoğu okur bir ön yargı taşır. Kubbenin Altında için bu ön yargıyı yok edebilirsiniz. Stephen King hikaye başlar başlamaz yine o sihirli hikaye anlatma yeteneğiyle “okuduğun yazarın kim olduğunu unutma” dercesine sayfalara esir ediyor. Birkaç sayfa sonrası kitabın hacmini unutup sadece bir sonraki yaprağı çevirince neyle karşılaşacağınızı merak ediyorsunuz. Akıcılık, kurgu ve okuru sürekli tetikte tutma konusunda Stephen King’in muhteşem kalemi yine işbaşında.

Kubbenin Altında’yı bazı yönleriyle kimi King romanlarına benzetebiliriz. Bir kasaba halkının doğal veya farklı bir felaket yüzünden kasabalarında mahsur kalması bakımından Storm of the Century (Yüzyılın Fırtınası) ile benzerlik taşıyor (Söz konusu eser de TV dizisi olarak yayınlanmıştı). Herkesin biribirini tanıdığı kasaba halkı köşeye sıkışır ve bazıları ipleri eline almak için uğraşırken kimi tatsız(!) olaylar yaşanır.  The Stand (Mahşer) ise yine Stephen King’in belki de en bilinen, unutulmaz eserlerinden biri (Sansürsüz hali yakın geçmişte Türkçede de yayımlandı).  Mahşer’de ise bir virüs illeti yüzünden kitlesel ölümler gerçekleşiyor, şehirler yok oluyordu.

Stephen King, farklı romanları kendi dünyası içinde kesiştiren bir yazardır. Birçok romanında farklı bir roman karakterini veya farklı bir romanda yaşanan bir olayın etkisini görebilirsiniz. Bag of Bones (Kemik Torbası)’da Insomnia (Uykusuzluk)’nın başkarakteri Ralph Roberts’i, Dreamcatcher (Rüya Avcısı)’da “pennywise yaşıyor” yazısını, Needful Things (Ruhlar Dükkanı)’te kuduz bir köpek –Cujo- hayaletini, Tommyknockers (Şeffaf)’ta kanalizasyonda elinde balonlar olan bir palyaço görüntüsünü, Uykusuzluk’ta Kızıl Kral’ı, The Dark Tower (Kara Kule)’da, Insomnia’dan Patrick’ı (ve daha birçok roman karakterini) ve birçok yerde de Randall Flagg’ı görebilirsiniz. Kubbede ise Randall ve Roland isimli iki kardeş çıkıyor karşımıza, burada karakter değil, sadece isim benzerliği var tabii ki.

O halde Kubbenin Altında’yı kasaba halkının kendi sınırlarında mahsur kalıp dış dünyayla bağlantılarının kesilmesi bakımından Yüzyılın Fırtınası’na, gerçekleşen kitlesel ölümler bakımından da Mahşer’e benzetebiliriz. Bu yapısal benzerlikler haricinde konu olarak Kubbenin Altında’nın ikisinden de özgün olduğunu, kendimce söyleyebilirim.

Kubbeyi diğer Stephen King romanlarından ayrıran başka bir özelliği ise yazım süreci. Romanın ilk kelimeleri daktiloyla kağıda döküldüğünde yıl 1976’ydı. Ancak Sai King roman ilerledikçe bazı noktalarda kendini eksik hissedince hikayeyi durdurdu. Çalışması gereken tıbbi, ekolojik ve teknolojik terimler ve konular vardı çünkü. Tembelliğini yenip bu konulara el atması için aradan otuz yıl geçmesi gerekti. Tembellik yanlış bir ifade oldu aslında, o otuz yıla sayısız roman sığdı ne de olsa.

Bu romanın farklı bir yönü de baskın bir başkaraktere sahip olmaması. Bir kasaba yaratan King’in karakter yoğunluğunun ne boyutta olduğunu tahmin edebilirsiniz. Bu yüzden olsa gerek romanın başında bir karakter listesi de sunuluyor. Bir başkarakter değilse bile öne çıkan bir isim bulmaya çalışacak olursak bu sefer de bu karakterin kötü kişi –Jim Rennie- olması yüksek ihtimal. Romanın başından sonuna kadar okuru –muhtemelen- çileden çıkaran Koca Jim King’in kötü niyetli olduğu kadar en kurnaz karakterlerinden biri. İyi tarafa bakacak olursak da karşımıza emekli bir subay olan –Irak görmüş bir subay- Dale Barbara çıkıyor.

Romanda karakter sayısı fazla olduğu için bir olayın farklı kişilerde yarattığı sonuçlar eşzamanlı bölümlerle anlatılıyor. Özellikle yaklaşık ilk iki yüz sayfa boyunca durum böyle. Bu şekilde kasabanın tümüne yavaş yavaş hakim olan o koyu sis tabakasının etkisini daha iyi anlayabiliyoruz, tabii ki karakterlerin travmalarını da.

Roman tam olarak neyi işliyor? Anlaşılmaz bir güç tarafından dış dünyadan yalıtılan bir kasabayı. Kasaba şeffaf bir topun içindedir, gökyüzüne bakanlar da bu yapının bir kısmını kubbe şeklinde görürler. Bu güç alanını yok etmek ise imkânsız görünmektedir.  Bir füzenin bile etkileyemediği bu güç alanının kim tarafından ne amaçla ortaya çıkarıldığı ise muammadır. Dış dünyayla telefon veya internetle bağlantı kuran, şeffaf kubbenin bir adım ötesine yaklaşan dıştaki insanlarla konuşabilen kasabalılar tüm bunlara rağmen aslında kendi-yepyeni dünyalarındadırlar.

Kubbenin içine ne rüzgar, ne hava ne de başka bir şeyin girmesine izin var. Kaynaklar hızla tükenirken ekolojik denge de bozulmaya başlar. Ayrıca tüm bu kötü senaryolara rağmen işin içine bir de iktidar hırsının girdiğini düşünecek olursak kubbenin altındaki yaşamın nasıl bir cehenneme dönüşmek üzere olduğunu hayal edebilirsiniz. Meclis üyesi Jim Rennie’nin yavaş yavaş diktatörlüğe uzanan, kasabayı ele geçirme çabası distopik romanların bilindik havasını yansıtıyor. Aynı zamanda korkunun kitleler üzerinde nasıl bir etkiye sahip olduğunu ve kitle kontrolünde işleri nasıl kolaylaştırdığını King’in ustaca ördüğü kurgusunda etkileyici bir şekilde görebiliyoruz.

Sadık okurları bilirler ki King için “süreç” yani anlatılan hikaye “son”dan daha önemlidir. Kendisi bu görüşünü birçok romanının ön veya sonsözünde de ifade etmiştir. Kubbede bin sayfa boyunca kesintisiz devam eden maceranın yarattığı heyecan yeterli.

Kubbenin altındaki yaşam alanı siyasetiyle, komplolarıyla, insanlar üzerindeki manipülasyonlarla, dökülen kanlar-çekilen acılarla, umut edilen özgürlük arayışıyla dış dünyanın minik bir sahnesidir. King, bu defa fantastik unsurlar yerine gerçeğe dokundurmayı seçiyor.

TV uyarlamasının, romanın hakkını vermesini dileriz.

Not: Eseri Türkçede yayımlayan yayınevinin, gelecek baskılarda, romanı redaksiyon anlamında -diğer okurların bizim okumak zorunda kaldığımız sinir bozucu hataları görmemeleri için- gözden geçirmesini umuyoruz.

Serdar Yıldız

İllet (roman), Karanlık Gökkuşağı (öykü)

Diğer Yazıları

Takip Et:
Twitter

2 yorum

  1. Çağdaş Yetkin

    Bu yazarin fanatik bir takipcisi degilim aslinda.

    Kara Kule’yi bitirdim ve sonunu hic begenmedim. Okuduguma pisman degilim ama dogru duzgun bir son neden yazmaz aklim almiyor. O aciklamalari kafam almiyor. Onemli olan yolun kendisiymis, tabi. Tamam Sai kardes yol guzeldi de… En azindan bana bir sorsaydin diyesim geliyor.

    Kubbe’yi de okuyali da 2 sene oldu. Su gibi akip giden bir roman gercekten. Bir de siparis edilmis bir kitap gibiydi. Bitirdikten sonra acaba dizisi ne zaman cekilecek diye dusunmustum. Demek cekmisler sonunda. Finans, kadro, teknik isler derken biraz zaman almis normal. Elimiz mahkum izleyecegiz.

    Guzel inceleme icin tesekkurler

    • Serdar Yıldız Yazar

      Ben teşekkür ediyorum. Süreç-son konusu uzun ve kısa hikayeler için farklı düşünülmeli bence. Uzun hikayelerde çarpıcı bir son olması gerekmez, hikayenin gidişatına bağlı biraz da, ancak kısa öykülerde ise durum tam tersidir, son önemli olmalıdır. Özellikle bu türde, gerçeğin olanca dehşetiyle birdenbire ve ani bir kavrayışla çözülmesini kısa öyküler sağlayabilir, Poe’nun ifade ettiği gibi. Diğerinde ise işin içine çok farklı değişkenler giriyor.

      Kara Kule’nin sonu beni tatmin etmişti. Roland’ın ka’sı Kule’ydi ve silahşör için hayat ışının yolunu takip etmekten ibaretti, tekrar tekrar. Kulenin kapısı açıldığı zaman karşısında her şeyin anlamını bulmak Roland için bir şey ifade etmezdi muhtemelen. Kule, Roland için bir arayıştı ve Roland gibi biri hayatı boyunca aramaya devam etmeliydi. Muhtemelen hala arıyor:)

      Stephen King roman yazarken aklına hiçbir zaman sinema veya TV fikrini getirmediğini söyler. Eserin sadece roman olarak düşünülmesi gerektiğini, eğer TV veya sinema akla düşecek olursa sonucun kötü olacağını ifade eder. Ancak King, yetenekli ve işi bilen bir popüler roman yazarı, bu romanlar ise edebiyattan çok tüketime hizmet ediyor. O yüzden romanlarını -aksini söylese de- TV veya sinemayı da gözüne kestirerek yazdığını düşünüyorum.

Bir Cevap Yazın