Son Kişot

Kitabın bundan önceki sayfalarında böyle bir sorunla karşılaşmamıştı. İlk üç sayfada karşısına çıkan yeldeğirmenlerini bir bir alt etmiş, sonraki sayfalarda üzerine çöreklenmeye çalışan hain cadıları ise mızrağının ucuyla kitabın kenarından aşağılara uçuruvermişti. Onun adı Don Kişot. Bir devri sona erdiren benzersiz şövalye.

Kendi kitabının içinde at sürmek ona bir şekilde heyecanlı gelse de hayati bir tehlikenin içinde olduğunu fark etmesi fazla zamanını almadı. Ellinci sayfayı geçtiğinde hava birden kararmış, kitabın üzerine gece kanatlı bir yaratıkmış gibi yayılmıştı.

Ancak o durup da o korkaklar gibi kaçmayı aklından dahi geçirmedi. Bitirmesi gereken bir kitap vardı. Üstelik buraya gelene kadar yedi denizin canavarlarını tek tek alt etmiş olması kendisine gereken özgüveni fazlasıyla veriyordu.

Sayfa açılıp karanlık önüne çıkınca yine de atını dizginledi. İhtiyar küheylan iki ayağı üzerinde şaha kalkıp şöyle bir döndü. Huzursuzca kişneyip Don Kişot’a bulundukları sayfayı hiç beğenmediğini belli etti.

Miğfer siperliğini kaldıran korkusuz atlı kitabın sonuna ulaşmalıydı. Dişlerini sıktı. Şekilsiz karanlık sayfanın orta yerine yayılmış dipsiz bir kuyu görünümünde, sessiz bir cehennem kapısı gibi kendisine meydan okurken atından indi.

Beylik mızrağını atın heybesine bağlayıp uzun kılıcını çekti. Karanlığa doğru yavaş adımlarla ilerlerken ensesinden sırtına doğru soğuk bir ürpertinin yayıldığını hissetti. Kuşkucu ve pis bir rüzgar karanlığa kendisini katıp başında esmeye başladı.

Ya karanlık yayılıp beni yutarsa diye düşünmeden edemiyordu.

Her sayfada bin bir güçlük ve tehlike atlatmış olsa da böylesine belirsiz bir tehdit daha önce önüne çıkmış değildi. Biraz daha ilerledi. Karanlığın içinden daha karanlık bir sisin hareketlendiğini gördü.

Sis aniden yoğunlaşıp bir kol şeklini aldı. Hemen ardından göz açıp kapayana kadar geçen bir zamanda kitabın sayfasını tutarak kendisini kitabın yüzeyine çekti.

Don Kişot hayretler içinde kitabın derinliklerine inen karanlığın içinden yükselen hayalete baktı. Uzaklarda yükselen Nobel dağlarında bir şimşek çaktı.

-Nedir bu? Kimdir bu diyarlardan geçmek isteyen ölümlü? diye inledi hayalet.

Kılıcını başının üzerine tek eliyle kaldıran savaşçı korkusuzca cevap verdi:

-Son sayfaya gidiyorum! Kaybol gözümden!

Derinlerden gelen tektonik bir kahkaha kitabın sayfalarını titretti.

-Oraya pek çok ölümlü gitmek istemiştir ancak nafile!

-Ben biliyorum! Çok giden var!

-Beni kimse geçemez!

Gölgenin bu son haykırışıyla atının kaçıp gittiğini duydu. Artık tamamen yalnızdı.

Cesaretini topladı şovalye.

-Öyle olsun! Burada ve şimdi çarpışacağız. Beni yolumdan alamayacaksın!

-Elindeki o paslı demirin beni keseceğini mi sanırsın aptal çocuk!

Don Kişot iki eli ile kılıcı kavrayıp İtalyanların posizione de la falco dedikleri duruşa geçti ve yukarıdan aşağıya doğru iki darbe indirdi. Bu tıpkı bir sis bulutunu kesmeye çalışmak gibiydi.

Kahkaha daha da şiddetlendi.

-Beni kimse geçemez. Yine de sevdim seni çocuk. Dinle beni. Sende de o kıvılcım var. Senin son sayfanı ben de hiç görmedim. Lakin bu diyarı kendim terk eyleyemem. Rüyaların efendisi beni buraya yirmi milyon yıl önce hapsetti. Uşakları heryerde. Bu güne kadar milyonlarca ölümlünün hayallerinin önüne çıkıp onları rezil ettim. Zaten hep aynı şeylerden korkup kaçarlar. Senin sonunda ne var? Bu hep içimi kemirdi durdu. Yalan yok. Dinle. Sana teklifim şu. Beni içine al. Seni bütün sayfalarda koruyup kollayayım. Son sayfada ayrılırız. Ne dersin?

Böylece sözleşmeyi imzaladılar. İçindeki kadim karanlık ile son sayfaya doğru yola çıktılar. Veksi uçurumlarında ve Fırtına tepelerinde karanlık onu korudu. Yine de onun söylediği son söz yol boyunca aklından hiç çıkmadı. Son sayfada ayrılırız dedi. Kitap bitince değil. Onu son sayfaya gömemezsem kitabın sonunu asla göremem.

Bir Cevap Yazın