Sessizlik

İrlanda asıllı Moira Buffini’nin yazmış olduğu, Serdar Biliş tarafından dilimize çevrilen ve Mehmet Birkiye tarafından yönetmenliği üstlenilen ‘Sessizlik’ isimli oyun, 28 Aralık 2012 tarihinden bu yana Devlet Tiyatroları’nda genç ve dinamik bir kadro ile sahnelenmekte.

Ağabeyi tarafından sürgün edilen Fransız Prensesi Ymma’nın yardımcısı Agnes ile çıktıkları yolculukla başlıyor oyun. Yolculuğun sebebi Ortaçağ’ın karanlık İngiltere’sindeki kral Ethelred’in vermiş olduğu evlilik emri. Ymma ile evlenecek ‘şanslı’ delikanlı ise, Cumbria Lordu olan 14 yaşındaki Silence. Oyun toplumsal cinsiyet, din ve iktidar kavramlarına dair çok güçlü eleştirilerle yüklü ve eleştirel dilin yazılı metne ilk dalgası, Silence karakterinin ‘Benim kaderimden krala neymiş?’ cümlesi ile başlıyor. Akabinde yatağından çıkmadığı halde hükmün yegane sahibi kral ile Eadric’in diyaloglarına tanık oluyoruz; ve yüksek ritimle başlayan oyun, neredeyse hiç ritmini bozmadan ilerlemeye devam ediyor.

Karakterlerin her birinin arka plandaki hikayelerinin güçlü bir şekilde verildiği, kişisel özelliklerinin hangi nedenler neticesinde hayati gayeleri için birer motivasyona dönüştüğünü irdelemek, her karakteri içinde bulundukları sosyal konumları üzerinden ele almak mümkün; bu da metnin sağlam oluşunun bir göstergesi.

Kendi adıma öncelikle şunu söylemeliyim: Uzun zamandır izlediğim oyunlardan sonra, genellikle beğendiğim tarafın sahnenin/salonun/mekanın kullanımı, oyuncu-seyirci arasındaki geçişkenlikte sağlanan yenilikler, sahne dekoru gibi detaylar olduğunu fark ediyorum. Bu biraz da çağdaş tiyatrodan handiyse çağ ötesi bir beklenti içerisine girmemin de bir sonucu. Zira tiyatro, sokakta değil sahnede icra edildiğinde ve doğaçlamaya hiç yer vermeyip, tamemen mevcut metin üzerinden defalarca aynı şekilde oynandığında dahi, canlılığı ve değiştirici gücü olan, aynı anda hem oyuncu tarafından sahnelenirken hem sahnelendiği kitlenin eş zamanlı reaksiyonuna olanak tanıyan, sanat türleri arasında bence bu nedenle başka bir yere sahip, hatta başka bir güce sahip tür. Dolayısıyla her detayıyla, mekanıyla, kostümüyle, sesiyle, ritmiyle algılanmaya değer.

‘Sessizlik’in avantajlarından biri, benim restorasyonunu olumlu bulduğum Tekel Sahnesi’nde oynanıyor olması. Mekanın kendisi bir tiyatro dekoruna uygunluğun sinyalini veriyor insana, aynı zamanda seyirciyi de oyuncuyu da gerginleştirdiğini düşündüğüm bir çerçeve sahne de söz konusu değil. Bu da oyunun ve oyuncunun –tiyatroda mümkün olduğunca- samimiyetini yüksek kılıyor. Ve pek tabii kostümler, dekor, altı oyuncunun haricindeki, oyunun fiziki yükünü bütünüyle üstlenmiş sekiz oyuncunun dekoru devamlı canlı ve değişken kılmaları; oyunun, metin haricindeki artıları arasında sayılabilecek faktörler. Dekorda söz konusu olan özgünlük şu: Farklı mekanları işlemek adına tekerlekler üzerinde hareket eden platformlar oluşturulmuş ve bu platformlar yardımcı oyuncu -demek doğrudur zannediyorum- arkadaşlar tarafından yerleri değiştirilerek, hızlıca mekan geçişleri sağlanıyor. Aynı zamanda bu insanların kostümleri ve dahi rolleri de Ortaçağ karanlığını ve insanlar arası hiyerarşiyi insanın yüzüne vurur nitelikte.

Başlangıçta da ifade ettiğim üzere, oyuncu kadrosu oldukça dinamik, içlerinde sırıtan hiç kimse olmaması ayrıca takdire şayan. Tek tek isimlerini saymayacağım her birini ancak tebrik edebilirim. Gelgelelim, oyunu esas güçlü ve güzel kılan kısmının metnin kendisi olduğu gerçeği beni en çok mutlu eden taraf oldu. Detayları övmek yerine, oyunun kendisini övebilecek olmak çok güzel; çünkü ancak bir dönem oyunu olması nedeniyle insanın tahammül edebildiği toplumsal rollerin, iktidar ve din baskısının adeta kara mizahi bir dille anlatımı noktasında metin gerçekten değer taşımakta.

Dramaturgiyi üstlenen Melih Korukçu’nun ifadesiyle, oyundaki kimlik çatışması farklı birkaç düzlem üzerinden yürütülmekte: ‘Doğa ve Kültür düzlemi, Birey ve Erk düzlemi, Anaerkil ve Ataerkil düzlem, Tek tanrılı dinler ve Paganizm düzlemi, Cinsel kimlikler ve Beden düzlemi.’ Hakikaten oyunda kralın dönüşümü ve erk kavramının yarattığı sınıfsal ayrımlar, dilimizde ‘erk’i içresinde barındıran ‘erkeğin’ tahakkümü ve oyundaki erkek gibi kadın(lar)ın varlıkları, Hıristiyanlık dini ve Tanrı’nın varlığına ilişkin soru sormaya başlayan bir rahibin varlığı ve dahi cinselliğin dini baskılar üzerinden tariflenmesi gibi pek çok yan hikayeye rastlamak mümkün.

Oyunun gidişatına ve içerdiği minik sürprizlere dair ipucu vermemek adına daha fazla detaylı bir tarifini yapmayacağım ‘Sessizlik’i izlemenizi, toplumdaki farklı cinsiyetlere –veya cinsiyetsizliğe- sahip olan, farklı sosyo-kültürel arka planlardan gelen, sınıfsal farklılıkların kölesi olarak yaşamına devam eden veya içinde bulunduğu konumu değiştirmek adına harekete geçen hepimizi, yaşadığımız zaman, mekan ve düzen üzerinden düşünüp, neyi nasıl ve neden değiştirmemiz gereğine dair hep birlikte kafa yormaya –naçizane- davet ediyorum.

Seran Demiral

1989 İstanbul doğumlu, hala doğduğu şehirde yaşıyor. Roman ve hikayeler, çocuk kitapları, denemeler yazıyor. Bilimkurgu yazını konusunda kendini geliştirmeye çalışıyor.

Diğer Yazıları

Takip Et:
TwitterFacebook

2 yorum

  1. Seran Demiral Yazar

    ‘Tiyatro eleştirisi’ değil yahu, izlediğim oyun üzerine düşüncelerim diyelim. Ben ‘eleştiri’ yapacak kadar büyümedim -edebiyat dahil. Senede 2-3 oyun izleyebiliyorum ben de en fazla, çoğu insan da alışkanlık haline getirmiyor-getiremiyor bir şekilde. Üzerine konuşulacak konu aslında epey 🙂 Yorumun içinse teşekkürler;)

Bir Cevap Yazın