Sanrı

 

Salonda oturmuş randevu saatimin gelmesini bekliyordum. Odada benden başka beş kişi daha vardı. Siyah deri koltuklarda oturuyorduk. Salonun psikiyatristin odasına yakın tarafında gözlerini, önündeki bilgisayardan ayırmayan bir sekreter vardı. Muhtemelen ya sohbet ediyordu ya da şu yapacak bir şeyimizin olmadığı, can sıkıntısından patlamak üzere olan bir bomba haline geldiğimiz zamanlarda oynadığımız Solitaire oyununu oynuyordu. Ya da ikisini de yapıyordu.

Masanın sol tarafındaki beyaz telefon çaldı. Sekreter, sanki çok önemli bir işi bölünmüş gibi gözlerini devirdi ve içine çektiği bütün nefesi yanaklarını kabartarak dışarıya üfledi. Telefon hâlâ çalıyordu. Elini telefona götürdü ve ahizeyi kaldırdı.

“Eroğlu Psikiyatri Kliniği… Buyrun,” dedikten sonra sustu. Gözlerini tekrar devirdi ve telefonun sağ tarafında duran ajandayı önüne çekti. Sayfaları hızlıca değiştirmeye başladı. Birkaç saniye sonra bir sayfada durdu ve karşısındakine yanıt verdi.

“26 Ocak 2011 tarihi için randevu verebilirim ancak. O güne kadar bütün seanslarımız dolu.” Tekrar sustu ve dinlemeye koyuldu. Ben de o sırada odadaki diğer kişilere bakmaya başladım. Dördü de kırklı yaşlarında gösteriyorlardı. Bir an için böylesine gençken buraya geldiğim için utandım ama hemen sonra bu utancımın yersiz olduğu kanısına vardım. Bekleyenlerden üçü –benimle birlikte- erkekti. Karşılıklı koltuklardan birisine kadınlar, diğerine ise erkekler oturmuştu. Kadınlardan birisi evden getirdiği, normalden fazla kalın olan kitabını okuyordu. Sayfaları değiştirirken, kitap ellerine sığmadığı için zorluk çekiyordu fakat yine de kitabı elinde tutmayı başarmıştı şu ana kadar. Bir an için okumayı kesti ve gözlüklerini düzeltip tekrar okumaya başladı. Onun yanında oturan diğer kadın ise elindeki magazin dergisinin sayfalarını değiştirmekle meşguldü. Sayfada yazılanları okuduğunu hiç sanmıyorum. On yaşındaki bir çocuğun resimli kitabındaki resimlere bakmakla yetinmesi gibi çeviriyordu sayfaları.

Kafamı kadınların karşısında oturan erkeklere çevirdim. Erkeklerden birisinin elinde bir gazete ve bir kalem vardı. Muhtemelen bulmaca çözüyordu. Arada sırada durup, sanki cevapları ancak böyle bulabiliyormuş gibi gözlüğüne dokunduktan sonra kalemiyle gazeteye bir şeyler yazıyordu. Yanındaki göbekli adam ise kafası sağ tarafına düşmüş bir vaziyette uyuyordu. Arada sırada da bir kedi gibi hırıltılar çıkarıyordu.

Her ne kadar karşılıklı oturan bu insanları seyretmek hoşuma gitmiş olsa da seansımın geciktiğini fark ettim ve karşımdaki duvarda asılı olan saate baktım: 16.40… Seansımın on dakika önce başlaması gerekiyordu. Ayağa kalktım ve sekreterin masasına doğru yürümeye başladım. Telefonla görüşmeyi bitirmiş, yine bilgisayarıyla meşgul olmaya başlamıştı.

Her ne kadar önce sessiz bir şekilde, sekreterin gözlerini bana çevirmesini beklesem de ancak öksürür gibi yaptıktan sonra çekmeyi başarabildim ilgiyi üzerime.

“Bir sorun mu var beyefendi?” dedi yumuşak bir şekilde.

“Seansımın on dakika önce başlaması gerekiyordu.” Neden bilmiyorum ama mahcup bir tavır takınmıştım. Ya kadının güzelliğinden etkilenmiştim ya da her zamanki gibi yabancılara karşı sergilediğim o ezik davranışı sergiliyordum.

“İsminiz nedir?” dedikten sonra bilgisayarına son kez baktı ve gözlerini belli etmemeye çalışarak devirdi. Ardından da az önce yerine koyduğu ajandayı tekrar çekti önüne.

“Sinan Kaya,” dedim ve devam ettim. “Randevumun bugün olması gerekiyordu. Acaba bir yanlışlık mı oldu?”

Sekreter hiçbir şey söylemeden ajandanın sayfalarında gezinmeye başladı. Ben de o sırada masaya biraz daha yaklaştım ve bilgisayara baktım. Gülümsememin dışarıdan belli olmamasını umuyordum. Sekreter kadın gerçekten de tahmin ettiğim şeyleri yapıyordu.

Birkaç saniye sonra bir sayfada durdu ve bana baktı.

“21 Ocak 2011… Bir yanlışlık yok.” Konuşmasına devam edecekti ki o sırada psikiyatristin odasının kapısı açıldı ve odadan birisi çıktı. Arkamı döndüm ve odadan çıkan kişiye baktım. Gözleri kızarmış, yanakları ise gözyaşlarının seline maruz kalmıştı. Elinde sıktığı mendil artık kullanılamayacak duruma gelse de yine de burnuna götürüp hem burnunu çekiyor hem de yanaklarındaki yaşları silmeye çalışıyordu. Kız, psikiyatriste kısa bir bakış attıktan sonra bekleme salonunu terk etti. Birkaç saniye sonra ise sekreter içeriye girebileceğimi söyledi.

Yavaş adımlarla odaya girdim. Odanın yoğun bir havası vardı. Girdiğim kapının sağında ve solunda içi tıka basa dolu kitaplıklar, karşısında ise psikiyatristin masası vardı. Masanın arkasında neredeyse duvarın tamamını kaplayan bir pencere vardı. Aslında orada duvar yoktu.

Buraya gelmeden önce –filmlerden gördüğüm kadarıyla- odada uzunlamasına yatabileceğim özel bir koltuk olacağını düşünmüştüm. Ama yoktu. Masanın önünde deri kaplamalı iki ahşap koltuk ve koltukların arasında bir sehpa vardı. Sehpanın üzeri psikoloji, insan beyni, empati gibi konuları ele alan dergilerle doluydu. Sehpanın alt kısmında ise National Geographic dergileri vardı. Odanın sol tarafında ise üç kişilik bir başka koltuk yer alıyordu.

Hasan Eroğlu masasında duran deftere yazmayı bitirince bana baktı ve ayağa kalktı. Bana doğru yapmacık bir samimiyetle uzatılan eli sıktım.

“Beklettiğim için özür dilerim,” dedi ve elimi bıraktı.

“Önemli değil,” dedim. Hoş, ne kadar önemli olsa bile bu cümleyi söylerdim.

Doktorun gösterdiği üç kişilik koltuğa, kısacık bir an otursam mı yoksa uzansam mı tartışmasını içimde yaşadıktan sonra ani bir hareketle oturdum.

“Artık seansımıza başlayabiliriz,” dedi gülümseyerek.

İlk defa geliyor olmama rağmen fazlasıyla rahat davranarak bacak bacak üstüne attım. Belki de son zamanlarda gerçeklikten uzaklaştığım için kendimi böylesine rahat hissediyordum. Artık neyin gerçek neyin sanal olduğunu ayırt edemiyordum. Aslında son yaşadıklarımdan en gerçekçisi şu anda içinde bulunduğum durumdu. Her şey yerli yerindeydi ve gerçekliği bozan bir hiçbir şey yoktu.

“Gerçeklik üzerine korkular…” dedi gözlüğünü takıp dosyama bakan doktor.

“Aslında,” diye girdim söze. “Gerçekle sanalı ayırt edememe…” dedim, doktorun söylediklerini düzeltmeye çalışarak.

***

Otobüsten indiğimde sınava geç kalmama sebep olan trafiğe mi yoksa o trafikte sert duruşlarıyla midemizi alt üst eden şoföre mi küfretmem gerektiğini düşünüyordum hâlâ. İçimdeki tüm siniri küfürlerime yükleyip şoföre bir öpücük gönderir gibi el hareketiyle ilettim. Ardından da karşıya geçmek için kırmızı ışığın yanmasını bekledim. Tabii bu sürede sürekli olarak bir fırsat kollayıp karşıya geçmeye çalışıyordum. Eğer biraz daha gecikirsem sınava alınmayacaktım. Yaklaşık otuz saniye sonra kırmızı ışığın emriyle duran arabaların önünden onlarca öğrenciyle beraber okula doğru ilerledim.

Girişe geldiğimde cüzdanımdan zorlukla çıkardığım kimlik kartımı turnikelere zar zor okuttuktan sonra kampüse girmeyi başarmıştım. Bütün aksilikler sanki bugünü bekliyormuş gibi başıma üşüşmüştü.

Kaldırım taşlarından yapılmış yolda, fakülteye doğru yürürken dün çalıştığım konuları hatırlamak için çaba gösteriyordum. Aslında çalışmak denilmezdi yaptığım işe. Sadece formülleri ve soru çözümlerini ezberlemiştim ama sınav yaklaştıkça birer birer buhar oluyorlardı.

Fakülteye girdiğimde herkesin telaşla, girecekleri sınava hazırlandıklarını gördüm. Son çırpınışlar, diye düşündüm ve gülümsedim.

Sınıfa son anda, kapılar kapanmadan girmeyi başarmıştım. Az öncesine kadar çırpınan kalbimi derin soluklarımla sakinleştirmeye çalışarak gözüme kestirdiğim boş bir yere oturdum. Saatime baktım: 15.10… Gülümsedim. Tam zamanında gelmiştim.

Etrafa bakınmaya başladım. Herkes telaşlıydı. Birbirlerine sorular sorup, aldıkları cevapları unutmamak için de defalarca tekrarlıyorlardı. Bende ise en ufak bir telaşlanma belirtisi yoktu. Sınavımın kötü geçeceğini zaten kabullenmiştim. Dün de zaten sırf sınavda boş kâğıt vermemek için formülleri ezberleyip birkaç soruya göz gezdirmiştim ama bunların pek faydalı olacağını sanmıyordum.

Hoca saatine baktıktan sonra “Artık başlayabiliriz,” dedi. Masasında duran sınav kâğıtlarını, asistanına uzattı ve dağıtmaya başlamasını söyledi.

İki dakika içerisinde kâğıt dağıtma işi bitmişti. Ben hariç herkes boynunu eğip kalemlerini kâğıdın üzerinde gezdirmeye başlamıştı bile. Bazıları boşa gezdiriyordu bazıları ise gerçekten akla gelmeyecek çözümlerle dolduruyordu beyaz evreni.

Gözlerimi telaşlı kalabalıktan alıp kâğıda yönelttiğimde şaşırmıştım. Dört soru sorulmuştu ve hepsi çalıştığım yerlerden gelmişti. Gülümsedim ve kalemimi elime alıp soruları çözmeye başladım.

On dakika içinde iki soruyu da eksiksiz çözmüştüm. Üçüncü soruya geldiğimde duraksadım. Gözlerimi kapattım ve soru için gerekli olan formülü hatırlamaya çalıştım. Dün ezberlediğim formülleri tek tek gözümün önüne getirdim. Birkaç dakika daha düşündükten sonra formül parça parça aklıma gelmeye başlamıştı. Gözlerimi açtım ve soruyu çözmeye başladım.

Soruyu bitirmeye yakın kâğıdın alt kısmında kırmızı bir leke gözüme çarptı. Soruyu çözmeyi bırakıp, sol elimin işaret parmağını lekeye sürttüm. O sırada burnumdan dudaklarıma inen bir sıcaklık hissettim. Kalemi bırakıp elimi burnuma götürdüm; kanıyordu. Hemen ayağa kalktım ama bu ani hareketimden dolayı halsiz düştüm ve etraf kararmaya başladı. Elimle, oturduğum yeri bulup tekrar oturdum.

“Hocam!” diye bağırdım ama sesim bir garip çıkmıştı veya bir garip duymuştum çıkan sesi. Ya da hiç bağırmamış da olabilirdim. Kulaklarım çınlamaya başladı.

O sırada sol omzuma birisinin dokunduğunu hissettim. Büyük olasılıkla hocamdı ve büyük olasılıkla bana iyi olup olmadığımı soruyordu ama ben ne görebiliyor ne de duyabiliyordum. Sesler sanki su altındaymışım gibi geliyordu kulağıma. En sonunda halsizliğim daha da arttı ve başımın dengesini sağlayamaz oldum. Son hissettiğim şey başımın sıraya vurmasıyla duyduğum acıydı.

***

Otobüse binmek için akbili turnikeye okutup durağın ortasına kadar yürüdüm. İş çıkışı olduğu için durak kalabalıktı. İnsanlar otobüste oturabilmek için birbirlerini ezmeyi göze alarak otobüse binmeye çalışıyorlardı. Bir Zincirlikuyu günü daha ezilme vakalarıyla geçip gidiyordu.

Kalabalığın arkasına geçtim ve beklemeye başladım. Önümüzdeki otobüs tıka basa dolmuştu ama yine de duraktaki bazı insanlar bu durumu göz ardı edip otobüse binmeye çalışıyorlardı. En sonunda şoför kapıları kapattı ve otobüs hareket etmeye başladı. Yaklaşık otuz saniye sonra da boş bir otobüs önümüzde durdu ve kapılarını açtı. İnsanlar sanki önceki otobüste olan ezme teşebbüslerini ve bunun karşısında yaşanan ezilme tehlikesini görmemişlercesine yine ezme teşebbüslerinden kaçınmayarak binmeye başladılar. Koltuklar, kapının açılmasından on saniye sonra dolmuştu. Ama önemli değildi; ayakta da gidebilirdim.

Önümdeki insanlar da otobüse binince ben de adımımı attım kapıdan içeriye. Öncekine göre fazla kalabalık değildi.

Kapı kapanmadan hemen önce sınıf arkadaşlarım bindi otobüse ve cam kenarında yanıma geçtiler.

“Merhaba,” dedi Gülay, gülümseyerek.

“Merhaba,” dedim ben de gülümsemeye çalışarak.

Sağ tarafıma Gülay, sol tarafıma Ahmet geçmişti. Önümde de Fatih vardı. Otobüs hareket etmeye başladığında Fatih tutunmak için son anda boş bir demir parçası bulmuştu.

“Sınavınız nasıl geçti?” dedi Gülay ‘benimki kötü geçti’ der gibi bir bakışla.

“Benim iyi geçti,” dedi Fatih, Gülay’a doğru sırıtarak ve otobüsün hareketiyle salınarak.

“Benim de ortaydı.” Ahmet’in halinden anlaşılıyordu sınavının beklediği gibi geçmediği.

Üzerime çevrilen gözlerden anladığım kadarıyla cevap verme sırası bana gelmişti.

“Benim de orta…” dedim her ne kadar cevap vermek istemesem de.

“Gerçekten zordu,” diyerek Gülay kendisini teselli etmeye çalışıyordu. Fakat Fatih’in sınavın kolay olduğuna dair yaptığı yorumlar Gülay’ın tesellisini tepetaklak etmişti.

Ahmet ve ben ise cevap vermedik. Aklıma bir şey takılmıştı. Sınavda bayılmıştım ama kimse bundan söz etmemişti. Sınav sorularından başka bir şey konuşmuyorlardı. Oysa ki sınavda birisinin fenalaşması veya olay çıkarması bir numaralı sohbet konusudur her zaman. Belki de moralimin daha da bozulmasını istemedikleri için bu konudan hiç söz etmiyorlardı. Ve kesinlikle bu benim işime geliyordu. En son isteyeceğim şey birilerinin benim sorunlarım hakkında konuşmasıydı.

***

Sabah telefonumun sesiyle uyandım. İlk önce açmak istemedim fakat telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu. Titreye titreye masanın kenarına kadar sürüklenen telefonumu yere düşmeden önce son anda yakaladım. Birkaç kere esneyip gerindikten sonra telefonu acele etmeden açtım. Arayan Mehmet’ti.

“Efendim,” dedim, uykulu bir sesle.

“Sinan, nasılsın?”

“İyiyim,”  Birkaç esnemeden sonra ekledim: “Sen nasılsın? Neler yapıyorsun bakalım?”

“Hiç ya… Orada burada takılıyoruz.” Duraksadı. “Sen ne yapıyorsun?”

“Ben de ne yapayım ya öyle sınavlarla uğraşıyorum.”

Sesin bir garip geliyor. Yeni mi kalktın?”

“Evet. Sen aradığında uyuyordum.” Kendisini suçlu hissetsin diye cümleye vurgu yapmıştım. Fakat vurgumun titrek sesimin altında fark edilmeyeceğini düşünüyordum.

“Bu saate kadar uyuyacağını düşünemedim.” İşe yaramıştı. Ama saatin nesi vardı ki? Kafamı yatağın karşısındaki duvarda asılı olan saate çevirdim. 13.46… Şaşırmıştım. Normalde hiç bu kadar uyumazdım.

“Yorgundum,” dedim ve devam ettim. “Hayrola, sen pek aramazdın.”

“Ya bizimkilerle konuştum da. Buluşma kararı aldık.”

“Ne zaman?”

“Bugün… Saat üçte, Metroport’ta buluşacağız. Gelecek misin?”

Cevap vermeden önce düşündüm. Aslında uyumaya devam etmek istiyordum ama artık uykudan eser kalmamıştı ve canım da çok sıkılıyordu.

“Tamam,” dedim. “Orada görüşürüz.”

***

Metroport’a girmemle haftasonu gezintisi için dışarıya fırlayan insanların bana doğru sel gibi akın etmesi bir oldu. Yürüyen merdivenler tıka basa doluydu. Mağazalar ise ürünleri deneyen müşteri yığını sayesinde darmadağın olmuş vaziyetteydi. Personellerinin küfürler savurduğundan adım gibi eminim. Bir zamanlar ben de böyle mağazalarda çalışmıştım ve içimden de olsa müşteriye küfür etmediğim bir günüm geçmemişti.

Daha önce hiç duymadığım bir müzik çalıyordu ve alışveriş merkezinin ortasında yer alan su, müzik eşliğinde, gökkuşağı renklerine bürünerek havaya doğru uzanıyordu.

Herkes suyun dans edişini seyrediyordu. Bazıları da bu anı ölümsüzleştirmek adına fotoğraf ve video çekiyordu. Biraz bu insanları seyrederek biraz da su sesinin verdiği rahatlamayı içimde hissetmeye çalışarak üçüncü kata çıktım.

Saatime baktım. 15.10… Gecikmiştim. Eğlence salonuna girdim hızlıca. Bir dakika etrafa göz gezdirdikten sonra okey oynarken buldum onları. Hızlı adımlarla yanlarına gittim.

“Merhaba,” dedim gülümseyerek.

“Ooo…” dedi Mehmet. Söylediği ifadeden ve yaptığı mimiklerden ‘geç kaldın oğlum’ demeye çalıştığı çok rahat anlaşılıyordu.

“Hoş geldin,” dedi Damla, ıstakasından bir taş alıp Mehmet’in önüne koyarak. Mehmet ise birkaç saniye düşündükten sonra Damla’nın verdiği taş yerine ortadan bir taş aldı. Ama bu taşın da işine yaramadığı belliydi ki hemen Özge’nin önüne atıverdi.

Özge ve Korkmaz da geç de olsa “Hoş geldin,” demişti.

“Hoş bulduk,” dedim ve Mehmet’in karşısında oturan Korkmaz’ın yanına bir sandalye çekip oturdum.

“Diğerleri nerede?” dedim, İlkay, Gülenay ve Emel’i kastederek.

“Onlar gelmeyeceklermiş.” Damla’nın kaldığı yerden Mehmet devam etti. “Gülenay gelebilirmiş,” dedi. Tüm bunlar konuşulurken oyun aksatılmadan devam ettiriliyordu. Taşlar elden ele dolaşıyor, ıstakalardan çıkan sesler soru ve cevaplarımız arasında hızlıca sönüyordu.

Korkmaz’ın ıstakasına baktım. Tek taşa kalmıştı. Kırmızı dört…

“Kaç eldir tek taş bekliyorsun?” dedim, Korkmaz’a doğru sırıtarak.

“Yedi el oluyordur.” Siniri bozuk olacak ki kötü de olsa herhangi bir espri yapmaya kalkışmamıştı şu zamana kadar. Tekrar sırıttım.

Birkaç dakika sonra Damla ortaya kırmızı dört atarak “Bittim,” dedi ve ıstakasını bize doğru çevirip gösterdi.

“Sen niye geç kaldın lan?” dedi Mehmet, ortaya atılan taşları toplamaya başlayarak.

“Trafik vardı.”

O sırada Gülenay, “Ben geldim,” diye bağırarak masamıza geldi.

Hep bir ağızdan “Hoş geldin,” dedik.

Korkmaz, oyundan sıkılmış olmalıydı ki ayağa kalkarak, “Gel Gülenay, biz tavla oynayalım,” dedi ve yerini bana bırakıp arkamızdaki masaya oturdu. Gülenay da biraz kızlarla sohbet ettikten sonra iyi oyunlar dileyip Korkmaz’ın yanına geçti.

Ortadaki taşları dizdiği yetmiyormuş gibi Mehmet bir de dağıtmaya başladı. Her ne kadar bu duruma gıcık olduysa da bunu kızlara belli etmedi.

“Eee, nasıl gidiyor?” dedi, taşları dağıtırken.

“İdare ediyoruz işte.”  Önüme bırakılan taşları ıstakama dizerken iyi bir el gelmesi için dualar ediyordum.

Önüme bir taş atan Özge aynı zamanda bana da bir soru yöneltmekten kendisini alamamıştı.

“Sınavın nasıl geçti?”

Hiç beklemeden önüme bırakılan kırmızı altıyı aldım ve ıstakamdaki kırmızı üç, dört, beş serisinin yanına yerleştirdim.

“Pek iyi geçti denilemez,” dedim, mavi dördü Damla’nın önüne koyarak.

“Çalışmadın yine değil mi?” dedi annem gibi konuşan Mehmet. Istakasındaki taşları düzenliyordu.

“Yok, ondan değil…” Taşlarımı düzenlemeye devam ettim. Değişik kombinasyonlar deniyordum. İlk elde tek taşa kalmıştım. Üç üçlü, bir dörtlü vardı. Kırmızı iki veya yedi gelirse bitecektim veya bir okey gelse ya da üçlülere gelecek uygun taşlarda da bitebilirdim. Kırmızı on iki, kırmızı bir ve kırmızı on bir… Sürekli kırmızıya denk gelmek beni şaşırtsa da hayatta böyle tesadüfleri yaşamayı sevdiğim için gülümsedim hafifçe.

“O zaman sınavın neden kötü geçti?” dedi Damla, yarım kalmış cümlemin devamını merak ederek.

O sırada Özge önüme bir taş bıraktı. Gülümsedim. Kırmızı yedi gelmişti ve bu taş –sonradan fark etmiştim. Aslında okeyin siyah on bir olduğunu sanıyordum- okeydi. Hiç beklemeden aldım taşı ve “Bittim,” dedim, ıstakayı onlara doğru çevirerek.

Hepsinin ağzından aynı kelime çıktı: “Şans!”

Tekrar taşları toplamaya başladığımızda –bu sefer Mehmet’i yalnız bırakmamıştık- az önce şahsıma yöneltilen soruya cevap verme gereksinimini duydum.

“Ya aslında çok az çalışmıştım. Sınavda da çalıştığım yerlerden sorular geldi.” Duraksadım. “Ama sınavın ortasında bayıldım.”

Şaşırmalarını bekliyordum ama hiç tepki vermediler. Yüzüme bile bakmadılar. Şaşıran taraf ironik bir şekilde bendim. Çıkmış burada bayılmaktan söz etmiştim ama benim bu söylediklerimle ilgilenmek yerine ortadaki taşları toplamaya çalışıyorlardı.

“Duymadınız galiba!” dedim biraz daha yüksek sesle.

“Neyi abi?” Hâlâ bana bakmıyorlardı.

“Sınavda bayıldığımı söyledim.”

“Duyduk onu,” dedi Özge. Taşları toplamakla meşgullerdi hâlâ.

“Hiç tepki vermediniz!” Niye bilmiyorum ama sesim çok sert çıkmıştı. Vücudumdaki tepkileri kontrol edemiyor gibiydim. Kendimi garip hissetmeye başladım.

O sırada Mehmet bana baktı ve elini burnuna götürdü.

“Burnun kanıyor Sinan.”

Mehmet daha sözünü tamamlamadan hissetmeye başlamıştım dudaklarıma doğru inen sıcaklığı. Elimi istemsiz bir şekilde burnuma götürdüm ve ardından da elime bulaşan kana baktım.

***

Nefes alamayarak uykunun bölünmesinin iğrenç olduğunu kış aylarında nezle olduğum zamanlardan çok iyi hatırlıyordum fakat bu seferki biraz farklıydı. Elimi burnuma götürdüm ve burnumun kanadığını fark ettim. Yorganı üzerimden atıp lavaboya doğru koşmaya başladım. Kan, halılara dökülmesin diye elimi burnumun altında tutuyordum.

Banyoya girdim ve lavaboya eğilip musluğu, suyun akma miktarını önemsemeden sonuna kadar açtım.

Ben burnumdaki kanı temizlerken annem, banyonun kapısını açarken çıkardığım gürültüyle uyanmış olacak ki “Sinan?” diye bağırdı. Ben hâlâ burnumdaki kanı temizliyordum.

“İyi misin?” sorusunu sorduğu sırada bana gelen sesin giderek artmasından anladığım kadarıyla banyoya doğru geliyordu.

Uzun bir uğraştan sonra sonunda kanamayı durdurmayı başarmıştım. Kısa bir an kılcal damarlarımda gezinen kan pulcuklarının pıhtı oluşturmasını hayal ettim. Ardından da elimi yüzümü yıkayıp, kurulandım. Burnumun açılması için sertçe nefesimi çektim.

“İyiyim,” dedim anneme bakarak. “Sadece burnum kanadı.”

Annem, iyi olduğuma ikna olup mutfağa girerken ben de odama girmiştim çoktan. Yatağın karşısında asılı olan saate baktım. 10.45… Derin bir nefes daha çektikten sonra yatağıma oturdum. Ne garip bir rüya görmüştüm öyle. Bilinçaltının bir oyunu, diye düşündüm. Tam da arkadaşlarımla buluşacağım bir günde görmüştüm rüyayı.

Kahvaltımı yapıp hazırlandıktan sonra otobüse binmek için durağa gittim. Gördüğüm rüyayı düşünmemeye çalışıyordum ama aklımdan bir türlü çıkmıyordu.

Otobüsün geldiğini ancak itiş kakışların başlamasıyla fark edebildim. Mümkün olduğunca zihnimi boşaltmaya çalıştım ve otobüse bindim. Kendime boş bir yer aradım ama yoktu. Cam kenarına geçtim. Rüyamı unutmamın tek yolunun müzik dinlemek olduğuna karar verdim ve kulaklıklarımı takarak rastgele bir müzik açtım.

 

Saatime baktım. 13.10… Geç kalmıştım. Rüyadaki gibi… Ama geç kalmamda geç uyanmam etkili olmuştu. Rüya ile bir ilgisi olamazdı.

Yürüyen merdivenlere bindim ve yukarı doğru çıkmaya başladım. Etraf pek kalabalık değildi. Biraz olsun rahatlamıştım. Müzik ve müzik eşliğinde dans eden su da yoktu. Bu da iyiydi.

Üçüncü kata çıktığımda arkadaşlarımı aramaya başladım. O sırada telefonum çaldı. Arayan Mehmet’ti.

“Neredesin oğlum!”

Bir an telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. Ve Mehmet’in bundan sonra yüksek sesle konuşmayacağına kanaat getirince konuşmaya başladım.

“Metroport’tayım. Siz neredesiniz?”

“Eğlence salonunda oturuyoruz.”

“Tamam, geliyorum hemen.”

Telefonu kapatıp cebime koydum. Yemek yiyen insanları seyrede seyrede eğlence salonuna ilerliyordum. İnsanlara bakıp hayatları hakkında tahminler yapmayı severdim. Mesela kendisine bir çocuk menüsü alınmış, saçları arkadan örülü şu küçük kızın hayatında ilk defa kendisine ait bir hamburger yediği kanısına varabilirim. Kızın yüzündeki gülümseme her şeyi anlatıyordu. Ya da onların bir yan masasında, hamburgerini hayvansı bir iştahla midesine indiren göbekli adamın karısından boşanmış olduğuna dair bir tahmin yürütebilirim. Ve bu tahminler kesinlikle beni mutlu eder. Ne olursa olsun, ister karşımdaki cenazeden geliyor olsun ister düğünden…

Eğlence salonuna girdiğimde sahiplerinden çıkıp etrafta bir gürültü oluşturmak için birleşen sesler kulaklarıma akın etti. Müzik tüm salona yayılmasına rağmen kimsenin umurunda değildi. Bir yerde bowling oynayan çocuklar, diğer yerde bilardoda toplarını deliğe sokmaya çalışan kızlar… Istakayı doğru dürüst tutamıyorlardı bile. Gülümsemeden edemedim fakat bunu da kimseye çaktırmadım.

Kafe bölümüne geldiğimde nihayet bulmuştum onları.

“Merhaba,” dedim mahcup bir tavırla.

“Hoş geldin,” dediler hep bir ağızdan. Rüyamdaki gibi Emel ve İlkay hariç herkes buradaydı. Tek fark, Gülenay’ın benden önce gelmiş olmasıydı. Aslında buraya gelene kadar yaşadığım her şeyi rüyamdakilerle kıyaslamam biraz saçmaydı. Sonuçta o bir rüya ve bu da gerçekti. Sadece bilinçaltımdakileri orada bırakmam gerekiyordu.

Kendime bir sandalye çekip Mehmet’in yanına oturdum.

“Geç kaldın,” dedi Özge, beni sorgularcasına.

“Trafik vardı.”

Birkaç saniye sessizlik oldu. Yaklaşık on saniyenin ardından sessizliği bozan Mehmet’ti.

“E, ne yapalım?”

“Bowling oynayabiliriz,” dedim bowlingi göstererek.

“Sonra oynarız ya onu.”

“Tamam, o zaman okey oynayalım?”

“Altı kişiyiz,” dedi Gülenay ve devam etti. “Birisi benimle tavla oynasın. Diğerleri de okey oynasın.”

İçimi yine bir huzursuzluk sarmıştı. Korkmaz’ın Gülenay ile tavla oynamasından korkuyordum. Rüyamdaki gibi… Neyse ki Gülenay’la tavla oynamayı kabul eden Damla oldu. Yine rahatlamıştım.

Okey oynayacağımız masaya geçtik ve taşları dizmeye başladık. Ben, Mehmet’in karşısına oturdum. Hep aynı takımda olurduk. Korkmaz sağımda, Özge de solumda oturuyordu. Damla ve Gülenay ise arkamızdaki masaya oturdular.

Taşları dizdikten sonra Korkmaz zarı atıp taşları dağıtmaya başladı.

Taşları ıstakama dizdiğimde yine bir rahatlama sardı içimi. Rüyamdaki taşlarla alakaları yoktu. Gülümsememi gören Mehmet konuşmaya başladı.

“Elin iyi galiba?”

“Hayır, ama kafam iyi,” şeklinde bir cümle kurmam hepimizin kahkahalara boğulmasına neden olmuştu.

Taşları dizdikten sonra Özge’nin önüme koyduğu, işime yaramayan siyah altıya kısa bir süre baktım. Ardından da ortadan bir taş çektim. Mavi yedi geldi. Bu da işime yaramıyordu. Korkmaz’ın önüne koydum taşı. En azından rüyamdaki şansımın gerçek hayatta beni bulması iyi olurdu. Ama şu anda ortalarda görünmüyordu.

Sıranın bana gelmesini beklerken yan tarafımızdaki bowling salonuna baktım. Aramızda bir cam vardı.

“Okulun ne zaman bitiyor Sinan?” dedi Özge, taşı önüme bırakarak. Turuncu sekiz atmıştı. Bu da işime yaramıyordu.

“Haftaya bitiyor,” dedim ortadan bir taş alarak. “Sınavlarımız daha bitmedi.” Siyah beş gelmişti. Bu biraz da olsa işime yarıyordu. Taşı, siyah dördün yanına koydum. Siyah iki, dört ve beş tamamdı. Siyah üç de gelirse elim biraz olsun düzelebilirdi.

Mavi sekizi Korkmaz’ın da işine yaramamasını umarak masaya bıraktım.

“Sizin bitti mi?” dedim, Korkmaz’ın mavi sekizi almasını izlerken.

“Benim bitti.” Mehmet yine huzursuzdu. Eli kötü olmalıydı fakat Korkmaz’ın attığı taşı görünce az da olsa morali yerine geldi.

“Benim de bitti ama bütünlemeye kalacağım büyük olasılıkla,” dedi Özge. Korkmaz da Özge ile aynı durumda olduğunu ifade etti.

“Sınavların nasıl gidiyor?” dedi Özge turuncu dördü önüme koyarak. Bugün ne de çok konuşkandı? Masada hepimiz oyuna odaklanmaya çalışırken Özge sorularını –sadece bana- yöneltmekten hiç çekinmiyordu.

Ortadaki taşlara doğru uzandım ve bir taş aldım. Siyah üç… Gülümsedim. Taşı hak ettiği yere koydum ve Korkmaz’ın önüne turuncu biri attım.

“Pek iyi gittiği söylenemez.”

“Neden?”

“Bilmiyorum. Aslında düne kadar her şey iyi gidiyordu.”

Bayılma olayını anlatmaya karar vermiştim. Yoksa günün her dakikasında yaşanan olayları rüyama bağlayıp duracaktım.

“Kötü mü geçti sınavın?”

“Evet.” Ama nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Daha önce hiç bayılmamıştım ve dolayısıyla da kimseye bayıldığımı söylememiştim. Nasıl karşılayacaklarını da çok merak ediyordum. Birden endişeye mi kapılacaklardı yoksa bir yolunu bulup espri konusu mu yapacaklardı?

“Çalışmadın değil mi?”

Önüme atılan taşa baktım. Turuncu on bir… Hiç vakit kaybetmeden aldım ve diğer on birlerin yanına koydum.

“Çalışmadın değil mi?” diye tekrarladı Özge.

Tam cevap verecektim ki Mehmet girdi araya.

“Bayıldığını söyledi ya!” dedi sert bir şekilde.

Şaşkın gözlerle Mehmet’e baktım. Ben burada bayıldığımı nasıl söyleyeceğim konusunda kafa patlatırken Mehmet bunu benim yerime çoktan yapmıştı.

“Hayır, söylemedim.”  Ortada neler döndüğünü anlamaya çalışıyordum. Mehmet’e ya da başka kimseye bu bayılma olayından bahsetmemiştim.

“Evet, söyledin,” dedi ve devam etti. “Az önce söyledin.”

“Söyleseydim bilirdim.”

“Ben de duydum,” dedi Korkmaz, Mehmet’i tasdikleyerek.

Istakayı devirmemle taşların masaya dağılması bir oldu. Gözlerimi Mehmet’ten alıp dağılan taşlara diktim. Oyunda elime gelen taşların hiçbirisi kırmızı olmamasına rağmen ıstakadan masaya dağılan taşların hepsi kırmızıydı.

Ayağa kalktım birden. Onlar da benimle birlikte kalktı.

Korkmaz eliyle yüzümü işaret etti.

“Burnun,” dedi “kanıyor.”

***

Gözlerimi açtığımda kendimi küçük bir odada bir sedyenin üzerinde buldum. Yanımda hocalarım vardı ve kollarını göğüslerinde birleştirmiş, bana bakıyorlardı.

“Ne oldu?” dedim kalkmaya çalışarak. Ani hareket etmemeye çalışmama rağmen yine de gözlerimin kararmasına engel olamadım. Nihayet bu karartı kısa sürdü ve görüşüm yavaş yavaş netleşti.

“Bayıldın. On beş dakikadır da bu haldesin.”

Sedyenin üzerinde doğruldum ve ayaklarımı aşağı saldım. Başımı ellerimin arasına aldım.

“İyi misin?” dedi bir başka hocam.

“İyi sayılırım.”

“Hasta falan mıydın?”

“Hayır,” dedim ayağa kalkarak. “Birden bire oldu.”

Omzumda bir el hissettim. Sanki kendi ağırlığım yetmiyormuş gibi bir de bu elin ağırlığını taşımak zorundaydım şimdi. Omzumu nazikçe geri çektim ve ek ağırlıktan kurtulmuş oldum. Hâlâ durumu kavramaya çalışıyordum.

“Biraz daha dursan iyi olur veya seni hastaneye götürelim en iyisi.”

“Yok, ben iyiyim. Eve gidip dinlenirsem bir şeyim kalmaz.”

Sedyenin baş kısmında duran muhtemelen yattığım sırada bana yastık olarak oraya koyulan ceketimi giydim.

“İstersen sınavını tekrarlayabiliriz.”

“Gerek yok hocam. Zaten yapabileceklerimi yapmıştım.”

“Sen bilirsin.”

Kapıya doğru yöneldiğimde zihnim o kadar doluydu ki tekrar bayılacak gibi oldum fakat bu sefer pes etmedim ve vücudumun bu isyanını zorla da olsa bastırmayı başardım.

“Teşekkür ederim,” dedikten sonra odadan çıktım.

Okulun çıkışına doğru ilerlerken son yaşadıklarımı düşünüyordum. Yaşamadıklarımı mı demeliydim? Aklım çok karışıktı.

***

Psikiyatrist konuşmamı sürekli bölüp, sorular sorup, aldığı cevapları defterine yazdıktan sonra tekrar beni dinlemeye koyuluyordu. Arada bir gözlüğünü çıkarıyor, temizliyor ve tekrar takıyordu. Ben de başımdan geçenleri anlatırken odayı ve psikiyatristin hareketlerini inceliyordum.

Olağandışı bir şey yoktu. Kitaplıktaki kitaplar, sehpanın üzerinde duran dergiler, psikiyatristin hareketleri… Karşılaştığım her şeyi detaylı bir şekilde incelemiştim ve hiçbirisi gerçekliği bozmuyordu.

“Yani çeşitli sanrılar sonucunda gerçek ve sanal olan birbirine girdi.”

“Evet.”

Düşünceli bir şekilde tekrar defterine odaklandı. Gözlüğünün biraz kaymasına aldırış etmeden yazmaya başladı.

“Ve bunlar fizik sınavında başladı öyle mi?”

Son zamanlarda her şeye defalarca bakar olmuştum. İşittiklerimi, gördüklerimi ve hissettiklerimi düşünür, belli bir süzgeçten geçirirdim. Ve bugün karşıma beni gerçeklikten koparabilecek hiçbir şey çıkmamıştı.

Ta ki şimdiye kadar. Kafamı hızla doktora çevirdim ve büyümüş gözlerimle doktorun gözlerine kilitlendim. Eğer bir Superman olsaydım şu anda doktoru ikiye bölebilirdim.

“Size sınavın, fizik dersinden olduğunu söylemedim,” dedim ve ayağa fırladım.

Doktor gözlüklerini düzeltti ve yazdığı sayfalara göz gezdirdi.

“Söylemişsiniz.”

“Hayır, söylemedim. Söylememeye özen göstermiştim.”

Masaya yaklaştım adama daha yakından bakmak için. O sırada gözüm deftere kaydı. Ardından da istemsiz bir şekilde geriye çekildim.

Yazıların hepsi kırmızıydı. Elimi burnuma götürdüm. Kanıyordu.

 

Yunus Yazıcı

Tanrıyı oynayan küçücük bir insan.

Diğer Yazıları - Website

Takip Et:
Twitter

2 yorum

  1. Seran Demiral

    Mekan tasvirlerin, hikayenin akışı içerisinde yaptığın betimlemeleri çok başarılı buluyorum. ‘Sinematografik anlatım’ derler ya, öyle bir tadı oluyor senin hikayelerinin, insanın gözü önünde her bir sahnesi belirginleşiyor, böylece öykünün kendisi ve karakterler de ifade ve mana kazanıyorlar. Tabii bu öykünün esas özelliği kurgudaki sıçramaları olmuş ve onları da gayet iyi kotarmışsın, ellerine sağlık. Benim tek naçizane önerim, diyalog odaklı çalışman olabilir. Bu kısa bir hikaye ve zaten az sayıda basit cümleler kuruyor karakterler. Ancak daha uzun anlatılar için her karakterin başka dilden konuşması gereken durumlara yönelik diyalog egzersizleri, yazdıklarını mükemmel kılman için faydalı olur kanaatindeyim.

    • Yunus Yazıcı Yazar

      Eleştirin için çok teşekkür ederim Seran. 🙂 Evet, diyaloglarda biraz zayıfım. Konuşmayı pek sevmeyen bir insan olmanın bir yansıması herhalde. 🙂 Fakat öykülerimde daha fazla diyalog kullanmaya çalışacağım. Teşekkürler. 🙂

Bir Cevap Yazın