Samiver

“Eeeaaassssskıddddjjjiiiiiiiiiiiiiiiii!!!”
“Allah belanı versin e mi?!!”
Beddua hedefini tutturamamış olacak ki, çok kısa bir süre sonra tekrar yankılandı çaycı Hüsamettin’in sesi pasajda. “Eeeeaaaaasssskıııdjıııııııııııı…”
Özellikle yapıyordu. “E”leri, “a”ları, “i”leri mahsus eğip büküyor, “c”yi de alfabeden kovarcasına tükürüp atıyordu ki Sami Bey’in sinirlerini iyice bozabilsin. Üstelik tüm bunları yaparken pasajın bir ucundan başladığı turuna tam Sami Bey’in dükkanının önünde son vererek elindeki çay tepsisini havada hızla çeviriyor, sonra da dükkanın kapısından içeri alaycı bir bakış atıyordu. Sami Bey’in inadına…
Oysa belki elli bin kere söylemişti Sami Bey. “Burası antika dükkanı, cahil adam! Eskici değil!”
“Hee hee…” diyordu Hüsamettin, bıyığının kenarından sırıtarak. “Anladım, antika antika!”
Aslında “antika”yı, onu kastederek söylediğini biliyordu Sami Bey. Sami Bey’in antika dükkanına da özellikle “antikacı dükkanı” diyordu ki, Sami Bey’in antikalığı iyice vurgulansın. Terbiyesiz herif basbayağı dalga geçiyordu onunla. Hem de gözlerinin içine baka baka, hem de tüm pasajın önünde, hem de babası yaşındaki adamla!
“Çay vereyim mi Sami Amca?”
Bir de bu “amca” lafı vardı ki, Sami Bey neresine sinirleneceğini şaşırıyordu. Hüsamettin’in daha ilk günden sizi bizi atlayıp senli benli olan hadsiz samimiyetine mi, yoksa “Sami Amca”nın sonundaki “a”yı uzatırkenki yılışık samiiyetsizliğine mi kızsındı bilemiyordu. Kaç kere uyarmıştı onu, hatta “Sami Bey Amca” dese bile razıydı ama Hüsamettin her zamanki vurdumduymazlığıyla “hee hee” deyip geçmiş, daha üzerinden yarım saat geçmeden yine aynı şeyi yapmıştı. İşte o zamandan notunu vermişti Sami Bey; ya gerizekalıydı ya da inadına yapıyordu ve zamanla Sami Bey’in gördüğü gibi, ikisini bir arada başarıyla yürütebiliyordu bu adam.
“Köylü kurnazı Hüsam”. Pasajdaki diğer dükkan sahibi arkadaşlarına ya da karısına şikayet ederken ondan böyle bahsederdi antikacı Sami Bey. Hüsamettin pasaja iki sene önce gelmiş ve pasajın kendisi gibi eski olan çay ocağını işletmeye başlamıştı. Önce çay ocağını yenilemiş, kısa sürede de işleri büyütüp bir büfe açmıştı. Sırf bu bile Sami Bey’in şüphesini çekmişken, bir de son zamanlarda pasajın yerine alışveriş merkezi dikmek isteyen bir müteahhitle içli dışlı olmuştu. Adamla anlaşan Hüsam hem kendi büfesi, hem de sahibini ikna ettiği her dükkan için komisyon alıyordu. Şimdiden dört pasaj sakini dükkanlarını satıp gitmişti. Kalanlarsa müteahhidin sıkıştırmaları ve Hüsam’ın dil dökmelerinden bunalmış, kapı önü sohbetlerinde dükkanlarının ne kadar edeceğini tartışır olmuşlardı. Sami Bey ne bu tür sohbetlere, ne de dükkanını satıp gitme fikrine rağbet ediyordu. Bu pasajı severdi. Dedesinden babasına, ondan da kendisine kalan, çok sevdiği antika dükkanı buradaydı. Neredeyse ömrü bu pasajda geçmişti. Memuriyetten kaçıp sığındığı bu dükkan onun ikinci evi gibiydi. Üstelik eşi Nevin Hanım’la da burada tanışmıştı. Bu pasajda, tam da bu dükkanın önünde…
Bir zamanlar film artistleri gibi güzel bir genç kız olan Nevin Hanım’ı ilk gördüğü, onun da kendisine ilk gülümsediği yerde şimdi kara bıyıklarının altından pis pis sırıtmakta olan Hüsamettin dikiliyordu.
“Ohoooo yine daldın gittin Sami Amca, eskileri mi düşünüyorsun? Düşünme düşünme, eskileri saklamayacaksın, bir an evvel elden çıkaracaksın! Hahaha…”
Yılların kırıştırdığı yüzünü iyice buruşturarak baktı Sami Bey ona. Sinir olmanın ötesinde sevmiyordu, sevemiyordu bu sevimsiz adamı. Ne sabah akşam büfeden yaptığı arabesk ve argo yayınıyla pasajın içine edişini, ne de her lafa atlayıp ukala ukala yüksek perdeden konuşmasını affedebiliyordu. Kendini uyanık sananlardandı o da. Büfe işini iyi kıvırmış, biri yeğeni, biri kendi oğlu olan iki çırak da tutmuştu ama pasajdaki dükkanlara çayı kahveyi hala kendisi getirip götürüyordu. Böylece pasaj esnafının nabzını yokluyor, hala ikna olmayanlara dükkanlarını satmaları için ısrar ediyordu laf arasında.
“Sana dedim, kara kara düşünme, gel bir an önce elden çıkar şu eski dükkanı. Sen de rahat et şu yaşında, emekliliğin tadını çıkar be Sami Amca!”
“İstemez!”
“İkinci kattan üç dükkan daha satıldı ha, haberin ola. Hazır müteahhit kesenin ağzını açmışken aklını kullan, yarın öbür gün herkes satar, bi’ sen kalırsın. Sonra üç kuruşa talim, olacak iş mi bu yaştan sonra!”
Demin ettiği beddua gibi “ya sabır”ı da sessiz bir fısıltıyla çekti Sami Bey. “Çok konuşma da sade bir kahve getir bana.”
Sami Bey’e akıl verir gibi üstten bir tavırla dükkandan çıktı Hüsamettin. “Sen bilirsin valla, benden söylemesi… “ Ardından da olanca sesiyle büfedeki oğluna doğru bağırdı, “Çek bi’ sade kahve eskici amcama!”
Sami Bey arkasından söylenecek oldu ama Hüsamettin çoktan başka bir pasaj sakinini dükkanından etmek üzere işe koyulmuştu. Artık Sami Bey’in tek umudu, babası gibi yılışık bir tip olan oğlanın kahvenin içine tükürmemesiydi. Evet, yılların antikacısı, pasajın sayılı esnaflarından, ailesinin direği, altmış yedi yaşına gelmiş koskoca Sami Bey’in hayattan tek beklentisi doğal köpüklü sade bir kahve olmuştu artık. Sevgisinden, alışkanlıktan, inadından ya da sonrasında ne yapacağını bilemediğinden satmıyordu belki dükkanını ama açıkçası işler pek iyi gitmiyordu. Ne kadar sinir olsa da Hüsamettin bir konuda haklı çıkıyordu; Sami Bey’in antika dükkanı yavaş yavaş bir eskiciye dönüşüyordu. Uzun süredir değerli bir eşya gelmemişti dükkana. Olanlar da çok değerli sayılmazdı zaten. Gramofonlar, guguklu saatler, çalışmayan telefonlar, lekeli aynalar, porselen vazolar, çay takımları, ahşap sandalyeler, komidinler, sehpalar yıllardır durdukları yerde tozlanıyorlardı. Arada bazıları gidip yerine yeni “eski”ler geliyordu tabii ama bunların da pek antika özelliği olduğu söylenemezdi. Sami Bey’in antika dükkanının içinde bulunduğu pasaj bile daha antikaydı onlara kıyasla. Hoş, Hüsam’a bakılırsa dükkanın sahibi de öyleydi ya…
“Hayırlı günler, efendim.”
Daldığı düşüncelerden sıyrılıp kafasını kaldırırken bu kadar kibar bir ses beklemediği için biraz şaşırdı Sami Bey. Ancak sesin sahibini kapının eşiğinde görünce şaşkınlık yerini heyecanlı bir beklentiye bıraktı. Oldukça yaşlı görünen, eski tarzda dikilmiş takım elbisesiyle tam bir “eski İstanbul beyefendisi”ni andıran, ufak tefek, seyrek saçlı bu adam olsa olsa ancak bir antika müşterisi olabilirdi. Hemen karşıladı Sami Bey onu, “Hayırlı günler, beyefendi. Buyurun.”
Yaşlı adam mahçup bir tebessümle içeri girdi. Sami Bey ayağa kalkarken bel ağrısını bile unutmuştu, “Nasıl yardımcı olabilirim?”
“Teşekkür ederim. Efendim, naçizane benim şöyle bir sıkıntım var… Daha doğrusu, sıkıntı demeyelim de… Bir aile yadigarı…”
Adam, titreyen ellerinin arasında tuttuğu bir kutuyu uzatırken Sami Bey kutunun hangi ara nereden çıktığını anlamadığı için biraz şaşkındı. Kutuyu adamdan aldı, biraz ağır olduğu için yere koydu; neyse ki beli kırtlamamıştı.
“Rica ederim bir bakıverin. Benim için manevi değeri büyük ama elbette siz daha iyi takdir edersiniz.”
Adamın ısrarcı bakışları altında kutuyu açmak zorunda hissetti Sami Bey. Karşısındakinin potansiyel bir alıcı değil de, satıcı olduğunu öğrenmek moralini biraz bozmuştu. Aslında hep karşılaştığı bir şeydi. Ayda üç beş sefer yaşlı hanımlar beyler gelip ailelerinden kalma yadigarları çok değerli olduğunu iddia ederek satmaya çalışırlardı. Çoğunlukla pek de değeri olmayan eşyalardı bunlar ama Sami Bey biraz o günkü manevi durumuna, biraz da kasasının maddi durumuna bağlı olarak karşısındakini kırmadan gönlünü yapmaya çalışırdı. Yıllar içinde gerçek bir hazineye rast geldiği çok nadir olmuştu. Şimdi kutuyu açarken de bu tür bir sürprizle karşılaşmayı pek ummuyordu.
Ancak ummadığı başına geldi. Kutunun içinden oldukça eski, bakır bir semaver çıktı. Çok büyük sayılmazdı, ortası şişkince, üstündeki demliği ise işlemeliydi. Bir semaver için tuhaf bir demliği vardı; ibrik kısmı uzun ve ince, kulpu da genişti. Pek güzel bir şeye benzemiyordu ama kırk üç yıllık antikacılık tecrübesine dayanarak, semaverin epey kıymetli bir parça olduğunu ilk görüşte anlamıştı Sami Bey.
Şaşkınlık ve heyecanını karşısındaki adama belli etmemeye çalışarak semaveri bir süre inceledi. Bu sırada yaşlı adam da onu inceliyordu. Neden sonra, sakin bir sesle, tane tane açıklamaya koyuldu. “Yüzyıllardır bendenizde bulunuyor. Şey, yani ailemde diyecektim. Aileden kalma da… Zorda olmasam inanın elden çıkarmaya kıyamazdım. Fakat heyhat!”
Adamın kendi kendine söylenir gibi konuşmasına aldırmadı Sami Bey. Renk vermek istemiyordu ama oldukça beğenmişti semaveri. Biraz temizledikten ve bakımdan geçirdikten sonra, müşterisini de bulursa fahiş bir fiyattan satabilirdi.
Bu fikir onu keyiflendirmişti, özellikle de sabahki sinir bozukluğundan sonra buna ihtiyacı vardı. Fakat aynı sinir bozukluğu elinde kahve fincanıyla bir anda kapıda belirince tüm keyfi kaçtı Sami Bey’in.
“Eskiciye bi’ sadeee!”
Hüsamettin dükkandan içeri dingonun ahırına girer gibi dalınca yaşlı adam da irkilmişti. Sami Bey müdahale etti, “Evladım yavaş olsana biraz! Müşteri var, görmüyor musun?”
Ancak Hüsam bir gıdım bile suçluluk ya da mahcubiyet duymadan bir adama, bir ortada duran semavere baktı. “Ooo antikaları toplamışın yine Sami Amca!”
Yanında müşteri olmasa ve o müşteri de ziyadesiyle kibar bir beyefendi olmasa o terbiyesize vereceği cevabı biliyordu Sami Bey ama kendini tuttu. “Hadi işine bak sen!”
Hüsam sırıta sırıta elindeki fincanı masanın üzerine koydu. Sami Bey tenkit eden bakışlarını ona dikmişti. “Su getirmedin mi yine? Kaç kere söyleyeceğim, kahvenin yanında suyu da servis edeceksin. Bari işine saygın olsun yahu!”
“Hee hee…”
Hüsamettin’in kendisini hiç mi hiç umursamadığını gören Sami Bey, biraz ona iş çıkartmış olmak, biraz da kahvesinin yanında gelmesi gereken suyu getirtebilmek için yanındaki adama döndü, “Siz de bir kahve alır mısınız ya da çay?”
Yaşlı adam böyle bir ikram karşısında şaşırarak yine o mahçup tebessümüne büründü, “Çok teşekkür ederim efendim, ben almayayım. Belki sonra…”
“Nasıl isterseniz. O zaman sen sadece su getir.”
Son cümlenin muhatabı, cümlenin sahibiyle çok da muhatap olmadan, geldiği gibi gürültüyle ve sırıta sırıta gitti. Sami Bey’le yalnız kalan yaşlı adam biraz tedirgince kıpırdandı. “Peki, ne diyorsunuz? Alacak mısınız?”
Dikkatini tekrar antika semavere ve onun daha da antika sahibine çeviren Sami Bey bir süre düşündü. Alacaktı almasına; fakat çok istekli görünüp fazla para vermek istemiyordu. Elini semavere uzatıp inceler gibi yaptı. “Valla bilemiyorum ki alıcısı çıkar mı? Böyle parçaları pek kabul etmiyorum aslında ama…”
Garip görünüşlü demliği eline almıştı ki, yanındaki adam kibarlığından beklenmeyen bir heyecanla atıldı. “Pişman olmazsınız, sizi temin ederim. Çok özel bir semaverdir bu!”
Sami Bey bir açıklama beklercesine ona baktı ama adam başladığı gibi birden sustu. Tedirgin bakışlarını Sami Bey’den özellikle kaçırıyor, arada sırada semavere dertli gözlerle bakıyordu. Onun bu halini çaresizliğine verdi Sami Bey, haklıydı da. Karşısındaki yaşlı adam çok çaresizdi. Sami Bey daha fazla üstelemedi. “Peki ama çok fazla veremem ne yazık ki. Bu hafta siftah bile yapamadım, düşünün. Artık eski eşyalara pek kıymet verilmiyor. Yine de elimden geleni yapmaya çalışırım. Sizin aklınızda bir rakam var mı?”
Adamcağız öyle sevinmişti ki, hemen atıldı. “Yok yok! Öyle bir haldeyim ki, ne verseniz razı olacağım!”
Sami Bey iyiden iyiye şaşırmıştı. Bu kadar acemi ve naif bir müşteriye ilk kez rastlıyordu. Genelde antika eşyasını satmaya gelenler son kuruşuna kadar pazarlık ederler, anlaşana kadar da bin dereden su getirirlerdi. Hele yaşlı olanlar daha inatçı çıkardı. Oysa bu adam pazarlık bir yana, neredeyse bedavaya bırakıp gidecekti böyle bir cevheri.
“Madem öyle diyorsunuz… Beş yüz lira veririm.”
Üstüne pazarlık payı koyarak bilhassa düşük söylemişti rakamı. Aslında semaveri bu fiyatın beş, hatta on katına rahatlıkla satabilirdi Sami Bey. Ancak adamcağız büyük bir hata yapıp alışverişin altın kuralını çiğnemiş, elini belli etmişti. Yılların esnafı Sami Bey’in böyle bir fırsatı kaçırmaya niyeti yoktu. Yaşlı adam ise ondan daha hevesliydi. “Olur, anlaştık!”
Adamın hemen kabul etmesine memnun olan Sami Bey şaşırmakla vakit kaybetmedi. Hemen kasadan beş yüz lirayı getirip yaşlı adamın eline saydı. Adamcağız öyle sevinmişti ki, Sami Bey onun gerçekten ihtiyaç sahibi olduğunu düşünüp bir an için üzüldü. Fakat bu üzüntü fazla uzun sürmedi.
“Buyurun, tam beş yüz lira. Hayırlı olsun.”
Yaşlı adam paraya bakmadı bile, alıp cebine atarken gülümsüyordu Sami Bey’e. “Çok teşekkür ederim, efendim. Size de hayırlı uğurlu olsun, çok iyi bir iş yaptınız inanın. Allah ne muradınız varsa versin diyeceğim ama bu semaveri aldıktan sonra istediğiniz murada kavuşursunuz zaten!”
Adamın bu garip sözlerinden çok, samimiyetle gülerken birden dürtülmüş gibi susuvermesi tuhaf gelmişti Sami Bey’e. Ancak üzerinde durmadı, gülümseyerek adamı dükkandan yolcu etmeye hazırlandı, “Çok memnun oldum, yine beklerim.”
“Elbette, efendim. Hiç kuşkunuz olmasın!”
Yaşlı adam tam dükkandan çıkmak üzereyken bir kez daha Sami Bey’e döndü, yüzü heyecanla parlıyordu. “Ona iyi bakarsınız, değil mi? Yani temizleyip parlatırsınız?”
Bu garip soruyu yadırgayabilirdi Sami Bey; fakat onun yerine, bu tuhaf görünüşlü, tuhaf tavırlı, “efendim”siz konuşmayan bu tuhaf adamı hoş görmeyi tercih etti. Antika dükkanına gelen ilk tuhaf müşteri o değildi ne de olsa.
“Gözünüz arkada kalmasın, semaveriniz emin ellerde…”
“Sağolun, efendim, sağolun…”
Yaşlı adam haddinden fazla bir mutlulukla dükkandan çıkarken Sami Bey de kafasını sallaya sallaya içeri geri girdi. Ortada duran semavere baktı, tekrar gülümsedi. Siftah için pek de kötü sayılmazdı.
Hüsamettin münasebetsizce içeri daldığında Sami Bey hala semaverle ilgileniyordu. Yaşlı adamın dediğini yapmış, eline bir bez alarak semaverin kaba temizliğine girişmişti. Demliğin tozunu alırken üzerindeki işlemelere dalıp gitmişti.
“İyice ovuştur Sami Amca! Belki içinden cin min çıkar da, zengin eder seni hahaha!”
Sami Bey kafasını kaldırıp ona ters ters baktı. Yine ne diye gelmişti ki bu lüzumsuz herif?
“Hoş inle cinle uğraşmana gerek yok, biz sana mis gibi teklif yapıyoruz ama sen yanaşmıyorsun. Gel sat dükkanı, kurtul şu toz topraktan…”
Hüsam söylene söylene elindeki su dolu bardağı masaya, kahvenin yanına bıraktı. Sami Bey suyu da, kahveyi de çoktan unutmuştu oysa ki. Üçüne de teker teker, ters ters baktı. Sanki çok önemli bir iş yapıyordu da, Hüsam gelip bölmüştü. Sahi neden defolup gitmiyordu ki bu adam?
“Antikaların arasında kala kala iyice antika olup çıkacan Sami Amca!”
O her zamanki alaycı sırıtışıyla kapıdan çıkıp giderken Sami Bey arkasından baktı. Hadsiz Hüsam. Geldiğinden beri, özellikle de şu müteahhit işi çıktıktan sonra hiç huzur bırakmamıştı pasajda. Her gün öyle ya da böyle Sami Bey’in asabını bozacak bir şey yapıyordu mutlaka. Oysa o yokken ne kadar huzurlu, sakindi burası. Sami Bey’in ikinci evi. Şimdi o eve davetsiz bir misafir gibi girmiş, girdiği yetmezmiş gibi bir de gelip halının içine etmişti bu Hüsam olacak kıl herif!
“Sen de, alışveriş merkezin de yerin dibine batsın İnşallah! Çık git hayatımızdan da kurtulalım senden be adam!”
Sabahki bedduadan daha yüksek sesle ve daha içten söylemişti bu sözleri. O sırada temizlemekte olduğu demliği yerine koydu. Uzaktan alıcı bir bakış attı semavere. Fena değildi, biraz daha işi vardı. Ama bunu sonraya bıraktı ve yan komşusu terzi Hikmet Bey’le tavla rövanşı yapmak üzere kapının önüne çıktı. Hikmet Bey onu mars ederken pasajın geleceği ile ilgili yeni dedikodulardan bahsetti ve günün geri kalanında başka bir şey olmadı.
Akşam olup da dükkanın kapısını kilitlerken Sami Bey semaveri çoktan unutmuştu. Eve gittiğinde başka dertleri vardı. Yemekten sonra çayıyla gazetesini eline alıp köşesine çekilmişti ki, kırk beş yıllık eşi Nevin Hanım’ın onu uzaktan süzdüğünü fark etti. Yılların alışkanlığıyla kocasının iyi bir anını kolluyordu ama son yıllarda bu an nedense gelmek bilmiyordu. Sonunda dayanamayıp baklayı ağzından çıkardı. “Oğlan aradı bugün.”
Gazeteden kafasını kaldırmadan cevap verdi Sami Bey. “Hımmm… Ne diyor?”
Hazır sorulmuşken bir çırpıda anlattı Nevin Hanım, karşısındaki merakını yitirmeden. “İşleri çok yoğunmuş, hafta sonu mesaiye kalacakmış. Selma’yla çocuklar da dünürlere gidecekmiş.”
Okuduğu köşe yazısını yarıda bıraktı ve gözlüklerinin üzerinden hanımına baktı. “Bahane! Gelmeyecek ya, yolunu yapıyor işte…”
Kırk yıllık alışkanlıkla tek çocuğu olan biricik oğlunu kocasına karşı savundu Nevin Hanım. Zaten ne gelirse başına, hep alışkanlıktan geliyordu. “Öyle deme, Sami. Çalışıyor işte çocuk, ne yapsın?”
“Aman efendim, çalışmadığı zamanı da biliriz. Kayınpederine yaranmak için hepsi… Hıh!”
Tek oğlunun kendisinden çok kayınpederini baba olarak benimsemesini hiçbir zaman hazmedememişti Sami Bey ve Semih’in meslek seçerken kendi babasının dükkanını değil de, kayınpederinin şirketini tercih etmesi bu durumu daha iyi yapmamıştı.
Nevin Hanım yine de denedi. “Haksızlık ediyorsun. Seni sordu hep.”
“Neyimi soruyormuş? Soracağına gelsin kendi görsün ya da beni arasın.”
“Çekiniyor çocuk. Terslemenden korkuyor.”
Bu sefer gazeteyi kenara koydu Sami Bey, sinirlenmişti. “Terslerim tabii! Dünkü çocuk kalkmış bana akıl veriyor! Yok efendim dükkanı satacakmışım, pasajı zaten yıkıp alışveriş merkezi yapacaklarmış, ben de emekli olup rahat edecekmişim!”
“E kötü bir şey mi söylüyor ayol? Fena mı olur?”
“Bırak Allah aşkına, Nevin. Başkasının ağzıyla bana ukalalık yapmasın! O Hüsamettin olacak dalkavukla konuşmuş belli. Müteahhitle bir olmuşlar. Bu da güya oğlum ya, beni ikna edip dükkanı sattıracak. Ben bilmiyorum sanki… Adam olup babasının arkasında duracağına, arkamdan iş çeviriyor!”
“Öyle deme Sami Bey, evladın o senin. İyiliğin için uğraşıyor.”
“Ondan gelecek iyilik Allah’tan gelsin be, istemez. Gölge etmesin yeter!”
Böylece tartışmaya son noktayı koymuştu Sami Bey, her zaman olduğu gibi. Nevin Hanım kocasını sever ve onun sözünden çıkmazdı. Ne zaman konuşup ne zaman susacağını öğrenmiş bir alışkanlıkla kafasını bir iki kez salladı ve örgüsüne devam etti. Sami Bey ise gazetesine dönmek yerine kumanda aletini alıp televizyon kanalları arasında gezinmeye başladı. Aklı oğlundaydı. Aile mesleği olan antikacılığı seçmemesi, hatta babasına sırt çevirip kayınpederiyle birlikte iş yapması bir dereceydi; fakat elin sonradan görmesiyle bir olup öz babasına ne yapacağını söylemeye kalkması, işte bu unutulur gibi değildi.
Sami Bey de unutamadı zaten. O gece gözüne uyku girmedi. Yatağın içinde bir sağa, bir sola dönüp durdu. Sabaha karşı, Nevin Hanım’ın horultuları eşliğinde içi geçerken nedense gözlerinin önünde tuhaf görünümlü semaver ve onun tuhaf sahibi belirmişti.
Ertesi gün dükkanını açarken içinde sebepsiz bir neşe vardı, öyle ki kronikleşen bel ağrısını bile umursamamıştı. Bunda belki henüz o münasebetsiz Hüsamettin’in yüzünü görmemiş olmanın etkisi vardı ama Sami Bey üzerinde durmadı. Büfe kapalıydı, Hüsamettin ortalarda yoktu ve Sami Bey de bunun keyfini çıkarmaya kararlıydı.
Dükkana girince semaver karşıladı onu. Hazır keyfi yerindeyken semaveri de adam etmeye karar verdi Sami Bey. Eline bir bez ve parlatıcı alıp işe koyuldu. Komşusu Hikmet Bey kapıdan içeri heyecanla girdiğinde başka hiçbir şeyle ilgilenmiyordu.
“Sami! Duydun mu olanları?”
“Hayırdır yahu? Ne bu telaş? Bir günaydın yok mu?”
“Bırak günaydını şimdi! Büfeci Hüsamettin var ya…”
Hüsam’ın lafı geçince yüzü buruştu Sami Bey’in, “Ne olmuş yine?”
“Olan olmuş valla. Seninki müteahhitle bir olmuştu ya hani…”
“Olmaz olası! Eee?”
“Meğer herif hem bunu, hem de dükkan sahiplerini dolandırmış! Tüm pasajı dolandıracakmış ama foyası erken meydana çıkınca tası tarağı toplayıp kaçmış. Hüsamettin de ortada dımdızlak kalıvermiş!”
Sami Bey şaşkınlığının ardından yükselen bir merakla sordu, “Neyini dolandırmış ki adam bunların? Dükkanlarını satıp para almadılar mı?”
“Vadeli çek vermiş hepsine, çekler karşılıksız tabii. Bu arada da dükkanları başkalarına satmış. Ama en beteri Hüsamettin’in başına gelen… Büfeyi satmış, yetmemiş bir de herifle ortak olmuş. Birikmiş neyi var neyi yoksa, sermayeyi kediye yüklemiş. Eh kedi de pırrrr!”
Hikmet Bey parmağını şıklatırken bir yandan da elini salladı, “geçmiş olsun” gibisinden. “Ne büfe kaldı, ne Hüsamettin senin anlayacağın…”
Sami Bey ne diyeceğini bilemedi bir an, kalakalmıştı. Hiçbir zaman insanların başına gelen felaketlere sevinen bir adam olmamıştı. Fakat Hüsamettin’in yavşak suratını bir daha görmeyecek olmanın sevincini bastıramıyordu. Daha dün kendisine sinir krizleri geçirten adam artık yoktu. Ondan kurtulmuştu.
“Oh be…”
“Efendim?”
Bir an ağzından kaçan rahatlama sesinden utanıp lafı çevirdi Sami Bey, “Yani vah vah diyorum. Yazık olmuş…”
Hikmet Bey hafif alaycı bir tebessüm takındı, “Öyle tabii de, hayırdır, sen pek sevmezsin Hüsamettin’i?”
Sami Bey hemen toparladı, “Canım yine sevmem de, iflas etmesini de istemem herhalde.”
“İflas ki ne iflas! Her şeyi batırmış valla, ne müteahhitmiş! İyi ki bunlara uyup da dükkanları satmadık be Sami!”
Deminki sevincinin yanına bir de haklı çıkmasının rahatlaması eklenince derin bir nefes aldı Sami Bey, “Doğru diyorsun. Onunla beraber biz de batardık valla.”
“Aman Allah korudu, verilmiş sadakamız varmış.”
“Eee Hüsamettin neredeymiş peki?”
“Nerede olacak, haldır haldır müteaahidi arıyordur. Ama geçmiş ola artık, büfe elden gitti bir kere. Gelemez buralara…”
Sami Bey’in yüzünde engelleyemediği bir tebessüm belirdi; fakat neyse ki komşusu bunu fark etmemişti. O sırada dikkati dağınıktı.
“Hah camcı Ahmet de geldi, o bilir neler olduğunu. Bir sorup geleyim.”
Hikmet Bey dükkandan çıktı. Geride sırıtışına hakim olamayan Sami Bey’le parlatıldıkça ışıl ışıl ışıldayan semaver kalmıştı. İkisi de mutlu görünüyorlardı. Sami Bey olanlara inanamıyordu. Hüsamettin’den kurtulmuş, üstüne bir de şu alışveriş merkezi derdi son bulmuştu. Mucize gibi bir şeydi bu.
Elindeki demliği bezle ovuştururken yine düşüncelere daldı. İyi ki oğlunun aklına uyup dükkanı satmamıştı. Bak şimdi kim haklı çıkmıştı? Ah bir de laf anlatabilseydi şu oğluna! “Ne olur sanki evlat gibi evlat olsan, gelip dükkana sahip çıksan, elin adamı yerine babanın yanında dursan?”
Kendi kendine söylendiğinin farkında bile değildi Sami Bey. Hikmet Bey yeni haberlerle döndüğünde düşüncelerini kendine saklayıp sohbete ortak oldu. Diğer dükkan sahipleri de toplanmışlardı, merak ve hayretle olanları tartışıyorlardı. Tüm pasaj ayaklanmıştı. Öyle ki, bütün gün boyunca başka şey konuşulmadı. Çoğu dükkan sahibi siftah bile yapamadan ama pasaj hakkındaki tüm dedikodu ve haberlere vakıf olarak döndü evlerine. Sami Bey de onlardan biriydi.
Ancak eve geldiğinde onu bir sürpriz bekliyordu. Kapıyı her zamanki gibi Nevin Hanım yerine, oğlu Semih açmıştı. Sami Bey önce şaşırdı, sonra da bozuntuya vermemeye çalıştı. “Herhalde Hüsamettin’in başına gelenleri duydu da geldi,” diye düşündü. Öyleydi de gerçekten ama dahası da vardı.
“Baba, seninle konuşabilir miyiz?”
Yemekleri henüz bitmişken Semih’in sorduğu bu soru alışılmadıktı. Hoş, Semih’in yemeğe kalması da alışılmadıktı; fakat Sami Bey karşı çıkmadı. Hayatını alışkanlıklar üzerine kurmuş olan Nevin Hanım ise hem oğlunun, hem de kocasının bu alışılmadık tavırları karşısında sevinçten ne yapacağını şaşırıyordu.
“Ben bir kahve yapayım size, baba oğul karşılıklı için!”
Nevin Hanım mutfağa giderken Sami Bey de oğluyla salona geçti. Ne diyeceğini merak ediyordu ama sormadı. Onun lafa girmesini bekledi.
“Baba… Bugün pasajda olanları duydum. Ne diyeceğimi bilemiyorum…”
Onun aksine, Sami Bey ne diyeceğini çok iyi biliyordu ama tuttu kendini. Hazır her şey yolunda gitmeye başlamışken yeni bir tartışma çıkarmak istemiyordu.
“Sen haklıydın, baba. O adamlara güven olmazmış. Hatta kimseye güven olmaz, derler ya babana bile güvenme diye. Yanlış, aslında bir tek babana güvenebiliyorsun bu hayatta…”
Oğlunun bu ani tavır değişikliği Sami Bey’i iyice meraklandırmaya başlamıştı ki, Semih ağzındaki baklayı çıkardı sonunda. “Ben düşündüm taşındım, işten ayrılmaya karar verdim, baba. Çalışma hayatı beni çok yordu, bu yaşımda çökmüş hissediyorum kendimi. Erken emekli olabilirim, şirket de iş de onların olsun. Artık huzur istiyorum. Hazır pasaj da yıkılmayacak, eğer izin verirsen bundan sonra seninle dükkana gelmek istiyorum. Ne diyorsun?”
Sami Bey bu kez gerçekten ne diyeceğini bilemedi. Rüyada gibiydi. Biricik oğlu sonunda doğru yolu bulmuş, öz babasına dönmüştü. Gözleri dolan Sami Bey kendini zor tuttu. Konuşacak durumda değildi; ayağa kalktı, oğlunu da kaldırdı ve ona çok uzun zamandır sarılmadığı kadar sıkı sarıldı. O sırada içeri giren Nevin Hanım gördüğü manzara karşısında neredeyse elindeki tepsiyi düşürecekti. Sami Bey’in o akşam oğluyla karşılıklı içtiği kahveyse hayatında içtiği en güzel kahve olacaktı.
Yine de aklı almıyordu. Aynı gün içinde hem kendisi Hüsamettin’den, hem de pasaj yıkılmaktan kurtulmuş; üstüne bir de oğlu o kayınpederi olacak adamdan kurtulup babasının yanına gelmişti. Birbiriyle alakasız gibi görünen bu olaylar aslında bir şekilde bağlantılıydı ve Sami Bey’in uzun süredir özlemini duyduğu şeylerdi. Hepsini de öyle içten, öyle derinden istemişti ki sonunda gerçek olduklarına inanamıyordu. O gece yine yatakta döndü durdu. Önce sevinç ve heyecandan sandı ama durup durup gözünün önünde beliriveren o semaver görüntüsüne bir anlam veremiyordu. Nihayet uykuya daldığında semaverin eski sahibinin rüyasında ona gülümsediğini gördü.
Sabah hiç olmadığı kadar neşeli ve enerjik bir şekilde kalktı Sami Bey. İştahla kahvaltısını etti. Evden çıkarken karısının yanağına bir öpücük kondurdu. Nevin Hanım ise kırk beş yıllık eşinin bu garip haline kesinlikle toz kondurmayarak evin tozlarını almaya girişti.
Pasaj dünkünden daha hareketliydi. Olayın duyulmasıyla herkes bir araya toplanmış, dolandırılanlar şikayetçi olmuş, polis çağırılmış, ortalık iyice ayağa kalkmıştı. Fakat ne var ki Hüsamettin hala yoktu ortalarda. Sanki yer yarılmış da içine girmişti ve Sami Bey’e sorulacak olsa bu konuda hiç şikayeti yoktu. Zarara uğrayan komşuları için üzülmüştü sadece, yoksa pasaj yerinde kalacağı için memnundu. Keyfi yerindeydi ama hala akıl sır erdiremiyordu olanlara. Kalabalığın arasından sıyrılıp dükkanına giderken düşünceliydi. Dünden beri aklına takılan bir şey vardı ve dükkanın kapısını açtığında o şey gözüne de takıldı.
“Sen de buradaydın, değil mi?”
Semaverden bir cevap beklemiyordu elbette; fakat tüm parıltısı ve ihtişamıyla onu karşılayan semaveri görünce gayri ihtiyari gülümsedi Sami Bey. Ne de uğurlu gelmişti şu meret! O, dükkana girdiğinden beri Sami Bey’in işleri hep rast gidiyordu. Semaveri satan yaşlı adam haklıydı, bu gerçekten de çok özel bir semaverdi.
Birden duraksadı Sami Bey. Keyiften saçmalıyordu herhalde, yoksa semaverle bu olanların ne alakası olabilirdi ki? Yaşlı adamın yüzü belirdi gözlerinin önünde, “bu semaveri aldıktan sonra istediğiniz murada kavuşursunuz zaten,” deyişi kulaklarındaydı hala.
Şöyle bir silkindi, masasının başına geçip her zamanki koltuğuna oturdu. Arkasına yaslanırken bel ağrısı kendini hatırlatmıştı. Canı demli bir çay çekmişti ama büfe kapalıydı. Hüsam ortalıkta olmadığına göre bugünü de çaysız kahvesiz geçirecek demekti. Fakat bu, Sami Bey’in ödemeye razı olduğu bir bedeldi.
İyice ovuştur Sami Amca! Belki içinden cin min çıkar da, zengin eder seni!
Onu düşünmesiyle Hüsam’ın ayarsız sesini de duyar gibi olmuştu, her zamanki gibi pis pis sırıtıyordu sanki gözlerinin önünde. Sami Bey içinden “Münasebetsiz…” diye geçirirken gözleri yine semavere dalıp gitmişti. Hayatı boyunca hurafelerden, batıl inançlardan uzak durmuştu. Yaradılış itibariyle böyle şeylere prim vermezdi. Ancak yeni parlatılmış semavere bakarken dünden beri olanlar aklına geliyor, hiçbirine açıklama getiremiyordu. Sonunda kendi kendine gülmeye başladı, saçmalığın bu kadarı da yeterdi. Kalktı, semaverin yanına gitti. İlk haline nazaran oldukça iyi görünüyordu ama biraz daha parlatılsa fena olmazdı. Eline parlatıcıyla bezi aldı ve semaveri tekrar ovmaya başladı.
Sıra, sıra dışı görünümlü o tuhaf demliğe geldiğinde Sami Bey yine düşüncelere dalmıştı. Sahiden de Alaaddin’in sihirli lambasını andırıyordu demlik. Yıllar önce torunlarını götürdüğü sinemada, filmdeki çizgi karakter de aynen böyle ovalıyordu lambayı.
“Dile benden ne dilersen… Peh! Ne dileyeceğim, sağlık sıhhat. Ha, bir de gençlik!”
Kendi kendine mırıldanırken güldü Sami Bey, belli bir yaşa gelince insanın tek derdi sağlık oluyordu haliyle. İç çekerek demliği yerine koydu, semavere uzaktan uzun uzun baktı. Nedense şimdi kendini daha iyi hissediyordu. Arkasına yaslandı, yıllardır beline yerleşmiş olan ağrının hafiflediğini fark etmişti. Gerindi, ayağa kalktı. Evet, kesinlikle ağrı gitmişti. Hatta ayağa kalkarken bile hiç zorlanmamıştı, tıpkı eski günlerdeki gibi. Hani daha gençken…
“Allah Allah…”
Kendinde hissettiği tuhaflığı anlamak için önce ellerine baktı. Kırışıklıkların ve lekelerin kaybolduğunu gördüğünde önce gözlerinde bir sorun olduğunu düşündü. Fakat aksi gibi gözleri de daha iyi görmeye başlamıştı. Hemen dükkandaki aynalardan birine koşturdu ve aslında koşturabildiğini fark ettiğinde aynaya bakmasına gerek olmadığını anlamıştı. Ama yine de kendine baktı. Aynadaki aksi, kendisinden kırk yaş daha gençti.
“Aman Yarabbi!”
Üstünü başını, etrafını, aynayı, hatta aklını kontrol etti. Gördükleri gerçekti, hissettikleri doğruydu. Sami Bey bir anda gençleşip dinçleşmişti.
“Ama… Ama bu nasıl olur?!”
“Nihayet!”
Arkasından gelen sesle irkildi Sami Bey. Dönüp baktığında, semaveri satın aldığı yaşlı adamı karşısında gülümserken buldu. “S-s-siz!”
“Sonunda oldu! Bu anı asırlarca nasıl bekledim bir bilseniz!”
Sami Bey bir adama, bir semavere, bir de aynadaki genç haline bakakaldı. Açık ağzından kekeleme dışında hiçbir anlamlı söz çıkmıyordu. Yaşlı adam ona minnetle gülümseyerek yaklaştı.
“Hepsi sizin sayenizde, beni o hapisten kurtardınız. Sağolun! Varolun!”
“A-a-ama b-ben…”
“Aslında bu kadar çabuk çözeceğinizi ummamıştım, ne yalan söyleyeyim. Sizin de diğerleri gibi beni bir kenara atıp yıllarca ilgilenmeyeceğinizden korktum. Oysa siz daha ilk günden!”
Adam dayanamayıp Sami Bey’i kucaklayıverdi. O ise kımıldayamıyordu bile, şaşkınlık ve korkudan kaskatı kesilmişti. Yaşlı adam ona aldırış etmeden devam etti.
“Allah ne muradınız varsa versin diyeceğim ama zaten bütün dileklerinizi kullandınız. Bu arada iyi ki gençlik dilediniz, ben sadece ölümsüzlük dilemiştim, bakın yüzyıllardır bu haldeyim! Neyse gevezeliğin sırası değil, fazla zamanınız kalmadı, ben size hemen bazı uyarılarda bulunayım yeri gelmişken… Öncelikle başta yerinizi yadırgayabilirsiniz, çok normal. Telaşa kapılmayın. Nasılsa artık gençsiniz, zamanla alışırsınız. Yeni bir sahip bulana kadar bir süre oradan oraya taşınmanız gerekebilir. Hatta sahip bulunca uzun bir müddet beklemeniz de gerekebilir. Sabırlı olun. Elbet sizin de zamanınız gelecek, bakın o kadar bekledim ama benimki de geldi sonunda!”
Yaşlı adam, şaşkınlığından yararlandığı Sami Bey’in koluna girmiş, bir yandan anlatıyor, bir yandan da onu semaverin yanına götürüyordu. “Ha unutmadan, bu durumdan bahsetmeniz yasak. Hani reklamını yapayım da çabuk müşteri bulayım kurtulayım derseniz aman ha sakın! Bir defa deneyeyim dedim, elin herifinin maskarası oldum. Üstüne kırk senelik hücre cezası da cabası, valla çıktığımda lambanın şeklini almıştım, Allah muhafaza!”
Sami Bey sonunda kendini biraz olsun toparlamayı başarıp kolunu adamdan çekti ve genç, pürüzsüz sesiyle tane tane sordu, “Burada neler oluyor? Siz kimsiniz?”
Yaşlı adam ona utangaç utangaç baktı, “Efendim, ben semaverin eski sakiniyim. Şimdi ben çıkınca yerime siz geçeceksiniz ya, kolaylık olsun diye tecrübelerimden…”
“Manyak mısın be adam?! Ne masal anlatıyorsun sen, şaka mı bu? Kim tezgahladı bunu, yoksa o Hüsamettin olacak alçağın işi mi?!”
Sami Bey’e, hastalığını inkar eden zavallı bir hastaymış gibi bakan yaşlı adam iç çekti. “Siz de haklısınız tabii, nereden bileceksiniz? Bir uyarı yazısı, kullanma talimatı yok ki bu lanet şeyin! Ben anlayana kadar yıllar geçti, siz de zorluk çekmeyin diye anlatayım istedim ama… Neyse, vakit doldu sanırım. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı? Ailenize ya da yakınlarınıza haber verilecekse ben halledebilirim. Nasılsa bir süre daha buralardayım.”
Bunu söylerken etrafına bakan yaşlı adamın yüzü mutlulukla aydınlanmıştı. Sami Bey ise hiçbir şey anlamamış, boş boş bakıyordu. Şaşırsın mı, kızsın mı, inansın mı, korksun mu bilemiyordu. Tek bildiği, semavere doğru garip bir fiziksel çekim hissettiğiydi. Bunun ani gelen gençliğinin salgıladığı hormon fazlalığıyla alakası yoktu; bedeni gerçekten semavere doğru çekiliyor, saydamlaşıp buharlaşan ayakları demliğin ibriğinden içeri giriyordu.
“Hayır! Hayır! Bırakın beni!”
“Direnmeyin efendim, çırpındıkça hiç sığamazsınız içeri. Nasıl girerseniz bir müddet öyle kalıyorsunuz, aman dikkat başınızı çarpmayın!”
Yaşlı adamın uyarıları ve kendi çığlıkları arasında Sami Bey canlı bir duman halinde süzülerek demliğin içine girdi. O gözden kaybolduğunda geride sadece garip bir semaver ile antika dükkanının içinde sevinçle gezinen ihtiyar bir adam kalmıştı. Son dileği olan özgürlüğüne kavuşmuştu ve bir daha hiçbir demliğin ya da lambanın yanına yaklaşmayacaktı.

Funda Özlem Şeran

1984 İstanbul doğumlu. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunu. Politik bilimkurgu ve distopyalar üzerine bir tez çalışması ile mizah, çocuk edebiyatı ve fantastik kurgu türlerinde kitapları var. Ayrıca korku, fantastik kurgu ve bilimkurgu dalında öyküleri ve ödülleri mevcut.

Diğer Yazıları

Takip Et:
Twitter

8 yorum

  1. Serdar Yıldız

    Hüsamettin’e Sami’yle birlikte ben de uyuz oldum, ayrıca Sami’ye de acımadım değil. Çok var böyle Hüsamettin gibi adamlar etrafta, ben birkaçını tanıyorum:) Semaveri getiren adamın gizemi diğer satırları da bir an önce okumak için epey işe yaradı, son için daha fantastik şeyler bekliyordum açıkçası. Tam mutlu sona doğru giderken yolunu şaşırması da hoşuma gitti, sevmem mutlu sonları. Senin o alıştığımız kendine has dilin ve üslubunun okuma eylemini daha keyifli hale getirdiği de bir gerçek. Güzel bir öyküydü, tebrik ediyor, devamını bekliyoruz:)

  2. Seran Demiral

    Zamanla insanın kalemi, üslubu oturuyor gerçekten. Bu öykü bunun örneği. Su gibi akıyor hikaye, karakterler capcanlı insanın zihninde oluşuyor, hikaye bittikten sonra da bir tarafıyla kalıyor. Eline sağlık.

  3. Yunus Yazıcı

    Anlatımın ve diyalogların çok hoşuma gidiyor. Özellikle diyaloglarına bayılıyorum senin. 🙂 Hikaye güzel başladı, güzel devam etti. Anlatımdaki ve diyaloglardaki samimiyet hikayenin bir çırpıda okunmasını sağlıyor. Fakat sonu daha güzel olabilirdi diye düşünüyorum. Daha çarpıcı bir sonla hikayeni süsleyebilirdin.

    Ayrıca bir şeye kafam takıldı: Dilekleri yerine getiren o semaverdi. Ve semaveri son kullanan kişi içine hapsoluyordu. Sami Bey’e semaveri satan kişi de semaverin içine tıkılmış bir başkası. Buraya kadar her şey tamam, fakat içeride kısılan kişi nasıl oluyor da semaveri satabiliyor? Sonuçta dışarı çıkamıyor değil mi? Ve tüm marifet semaverde. Yani içeridekinin hiçbir fantastik bir yanı, özelliği, yeteneği yok. Buraya biraz takıldım açıkçası. 🙂

    Diyaloglarını çok beğendiğimi tekrar söylemek istiyorum. 🙂 Kalemine sağlık.

    • Funda Özlem Şeran Yazar

      Güzel yere takılmışsın Yunuscuğum; zira benim öyküyü yazarken kasılıp tıkanmama sebep olan da buna benzer bir sorundu. Aradaki döngüyü tam oturtamamıştım, aynı yerde takılıp duruyordum. Bir ay kadar ara verip tekrar başına oturunca o kadar da karmaşık gelmedi gözüme neyse ki ve bitirebildim. Her neyse, sorunun açıklaması şöyle; ben semaveri bir ev gibi düşledim, yani lanetine kapılan ona bağlı/bağımlı hale geliyor, zaman zaman içine hapsoluyor ama bazen de -özellikle semavere yeni bir sahip bulması gerektiğinde- dışarı çıkabiliyor. Dediğin gibi, marifet semaverde ama marifetini konuşturması için de birine -bir kiracıya?- ihtiyacı var. Umarım bir parça açıklayabilmişimdir 🙂 Ayrıca çok teşekkür ederim yorumun ve beğenin için 😉

  4. Hüseyin Emre Coşkun

    Okuması gayet keyifli, sürükleyici bir öykü olmuş. Dilini ben çok beğendim. Öykücülüğün çok iyi Funda. Olayın ne kadarının önem arz ettiği ve ne kadarının anlatılması gerektiği çok önemli. Bu konuda okur boğulmuyor okurken gayet rahat ve gereksiz ayrıntılara inmeden olayın ne olduğu anlatılıyor. Ellerine sağlık.

Bir Cevap Yazın