Şafakta

Ürpertici bir serinlikte açtı Uğur gözlerini. Yumuşacık, sessiz, sıcak yatağında uyanmayı umuyordu. Ama tuhaf bir durum vardı. Uyandıktan sonra birkaç saniye son anını hayal etti. Önce bazı şeylerin pek anlamı yoktu onun için, ama kısa süre sonra… Gökyüzündeki siyah bulutların arasından dolunayı fark etmesi, ya da o parlak ışığın ne olduğunu anlaması biraz zamanını almıştı. Evet, yatağında değildi…

Hemen ayağa kalktı. Vücudunun refleks olarak yaptığı nefes alış verişleri dışında bilinçli hareket etmiyordu. Önce sağa, sonra da sola baktı. Issız, ilerisinde koca taşların belli olduğu toprak bir alandaydı. Hemen arkasını döndü. Durduğu yerin birkaç metre ilerisinde dikenli teller vardı. Onun arka tarafında da artık kızıllaşmaya başlayan gökyüzü net şekilde görülüyordu. Sabah olmak üzereydi.

Taşların olduğu tarafa dönüp uzun süre ileriye baktı. Buranın neresi olduğunu, en önemlisi de buraya nasıl geldiğini düşünüyordu. Beyin fonksiyonlarının daha iyi çalışmaya başlamasıyla birlikte idrak yeteneği en az uyanık olduğu zamanlardaki kadar güçlendi. Zira olanların en basit açıklamasını yapmaya başlamıştı: Her zamanki uyurgezer vakalarından birini yaşıyordu muhtemelen.

Uzun süredir olduğu yerde durmasına rağmen, sanki çok yorulmuş gibi alıp verdiği nefesin şiddetine engel olamıyordu. Ellerini beline dayayıp beş saniye daha düşündü. Evden çok uzaklaşmamış ve tehlikeli bir yere gelmemiş olmayı diledi. İleriye, uzun taşların olduğu kısma doğru yürümeye başladı.

Kısa sürede nerede olduğunu anlamıştı. Ama kendi kendini kandırarak, iyice emin olmadan kararını vermedi. Artık iyice dibine geldiği bir taşa baktı, üzerindeki “Ali Karabey” yazısını okudu ve mezarlıkta olduğu gerçeğini kendi zihninde haykırdı. Akıllı ve mantıklı bir insan olmasına rağmen zihnindeki çığlığı ağzı vasıtasıyla notaya dökmemek için kendini zor tuttu. Hemen kaçmalıydı. Çünkü şiddetli bir titreme nöbetine yakalanmıştı.

Önünde uzanan mezar taşlarının arasından karşı tarafa doğru koşmaya başladı. Delirmiş gibiydi. Üstelik burayı daha önce görmemişti ve bir an önce buradan çıkmak için acele ediyordu. Mezar taşlarının sonu gelmeyecek gibiydi. Neden yaptığını bilmediği bir hareketle aniden soluna doğru döndü. Koşmayı sürdürüyordu. Bu kısımda da ötede gördüğü tek şey ürkütücü taşlardı. Üstelik mezarlar daha düzensiz sıralanmıştı ve aralarından geçerken onlara çarpmamak için büyük bir çaba gösteriyordu.

Bu yöne doğru koşmaktan sıkıldığı anda, yine bilmediği bir nedenden dolayı sağa doğru döndü. Koştu… Kendini yorgun hissetse de enerjisi bitmeyecek gibiydi.  Sonu olmayan bir yolda koştuğunu düşündüğü anda bir kez daha ani bir hareketle sağ tarafına döndü. Kısa süre sonra, ilk sapmasından önce koştuğu, her iki taraftaki mezarların tam ortasında bulunan geniş yola tekrar geldi. Bir labirentte gibiydi ve bu kadar koşması, yeniden başladığı yere gelmek içindi.

Yolun ortasında durdu. Eğilip ellerini dizlerine dayadı ve derin derin nefes alıp vermeye devam etti. Ne yapacağını bilemiyordu. Etrafta tek yaşam belirtisi yoktu. Doğrulup önce sol tarafa baktı, sonra tam karşısına, en sonunda da sağ tarafa… Son döndüğü tarafta gökyüzü hâlâ kızıldı. İlk bakışta havanın aydınlanmaya başladığı intibasını edinmişti; ama uzun süredir koşuyordu ve henüz güneşin etrafa küçük de olsa kıvılcımlar yollamak gibi bir niyeti yoktu.  Dolunayın ışığı yol gösteriyordu sadece.

Uzun süre olduğu yerde kalıp ne yapacağını düşündü. Sonra bunların bir rüya olabileceği gibi mükemmel ve umut verici bir fikir geldi aklına. Uzun tırnaklarıyla karnından koca bir et parçasını kavradı. Canı çok yanmıştı. Daha sonra kalçasını, sonra da sol kolunu cırmaladı. Kendi vücuduna o kadar çok şiddet uygulamıştı ki, dayanılmaz bir acı hisseti. Bu acıyla birlikte son umudu da ellerinin arasından kayıp gitti. Gördükleri rüya değildi.

Beklediği zaman dilimi içinde havanın aydınlanmasını ummuştu. Fakat hâlâ karşıdaki kızıl gökyüzü ve tepesindeki dolunay dışında bir şey yoktu. Çaresiz şekilde kollarını birbirine doladı. Ya hava daha da soğumuştu, ya da koştuğu sıradaki ısısını kaybetmişti. Çok üşüyordu. Artık korku titremesi, vücut ısısını dengelemeye çalışan bir savunma mekanizmasına dönmüştü. Çılgınlar gibi vücudunun her zerresi titriyordu. Öyle ki dişlerinin birbirine değerken çıkardığı takırtı, beyninin içinde davul etkisi yapmıştı adeta.

Hâlâ kollarını birbirine dolamıştı. Yüzünde acı bir ifade vardı ve başına gelecek her şeye razı gibiydi. Fakat bir anda ensesinde sıcak bir nefes hissetti. O an öyle bir ürpermişti ki, tüm vücudunda aniden bir enerji boşalması oldu. Her uzvu, vücudunun her hücresi  sanki bir an için kasılmıştı.

Aynı nefes hâlâ ensesindeydi. Birbirine doladığı ellerini çözdü. Arkasında bir şeylerin varlığını net  şekilde hissediyordu. Dönüp bakacak cesareti kendinde bulamamıştı. Boynunu çevirmeden gözleriyle yan tarafları kontrol etti. Hiçbir şey görememesine rağmen arkasında bir şeyin onu izlediğini biliyordu. Artık fazla beklemenin anlamı yoktu. Madem çok kötü şeyler hissediyor, bir an önce buradan kurtulmalıydı. Zira birkaç metre ötesinde, yaprakları dökülmüş bir ağaç üzerinde ötmeye başlayan baykuş ve hemen arkasında, yerdeki bir dal parçasının kırılmasıyla birlikte adeta ok gibi fırladı.

Son koşuşuyla birlikte ne kadar uzaklaştığını tahmin bile edemiyordu. Tahmin ettiği tek şey, buranın dünyanın en büyük mezarlığı olduğuydu. Son tahmini durmasına neden olmuştu. Zira yorgunluktan ölmek üzereydi, peşinden gelen her şeyi kabullenmişti. Durduktan sonra yine eğilip ellerini dizlerine dayadı. Uzun uzun nefes alıp verdikten sonra arkasını döndü. Hiçbir şey yoktu. Karşıdaki kızıl gökyüzü dışında… En azından şimdilik rahatlamıştı.

Hiç beklemediği bir anda, bir takırtı duydu. Dikkat kesilip sesin nereden geldiğini duymaya çalıştı. Fazla uzakta değildi. Tak, tak, tak… Sanki bir keser veya çekiçten geliyordu bu ses. Gayri ihtiyari sola dönüp yürümeye başladı. Ses giderek artıyordu. Tak, tak, tak…

Sonunda diğerlerine göre çukurda kalan bir mezar görmüştü. Ve bu mezarın hemen önünde yaşlı bir adam… Bu en azından iyi haberdi Uğur için. Hafiften yaklaşıp, seslenmeden önce adama iyice baktı. İhtiyarın üzerinde köy erkeklerinin giydiği türden bir elbise vardı. Altta siyah bir şalvar, üzerinde kare desenli bir gömlek, başında da yine ihtiyarların giydiği bir şapka… Ne kadar uğraştıysa da yüzünü göremedi. Yaşlı adam elindeki büyük bir çiviye, yine normalden büyük bir çekiçle vuruyor ve mezar taşı üzerine bir şeyler kazıyordu.

“Amca,” dedi önce. Yaşlı adamdan ses çıkmamıştı. Bir kez daha “Amca,” diye seslendi Uğur. “Sen iyi misin amca?”

İhtiyar ses vermediği gibi, yaptığı şeyi de bırakmıyordu. Ya Uğur’u fark etmemişti, ya da yaptığı şey çok önemliydi.

“Amca,” dedi bir kez daha. Ses tonunu yükseltmişti. Adam yine onu umursamayınca “Amca, bana yardım eder misin? Kayboldum,” diye bağırdı. İhtiyar bu kez yaptığı şeyi bırakmıştı. Önce durdu, sonra kafasını Uğur’un olduğu yere çevirdi. İşte o an Uğur’un kalbi korkudan neredeyse duracaktı.

Adamın yüzü bembeyazdı. Suratının her tarafı çizik içindeydi. Gözlerinden biri diğerine göre daha yukarıdaydı ve sanki dudakları yoktu. Dökülmüş dişlerinin oluşturduğu boşluğu rahatlıkla görebilmişti Uğur. En önemlisi de ihtiyarın burnunun olmamasıydı. Evet, ya burnu gerçekten yoktu, ya da bir rahatsızlıktan dolayı onu kaybetmişti. Zira o kısımda daha önce bir burun olduğuna dair  belirti de yoktu.

Adam bir süre sırıtarak Uğur’a baktı. Sanki onun bir şeyler söylemesini bekliyordu. Korkudan nefes almayı bile kestiği bir anda “Se…se… Sen ne yapıyorsun amca?” dedi Uğur. Sesi titriyordu ve zor çıkmıştı bu cümle ağzından.

Adam sırıtışını daha da derinleştirdi. Tüm vücudunu Uğur’a çevirdi ve inanılmaz boğuk, kalın bir sesle ona seslendi.

“Adımı yanlış yazmışlar ‘Orosbu çocukları!’”

Uğur sadece birkaç saniye adamın burun kısmına baktı. Tek kelime edemedi ve tek uzvunu oynatamadı.  Bir an tüm kuvvetini yitirip olduğu yere sırtüstü düştü. Kafasını arkasındaki bir mezar taşına çarptı. Şuurunu yitirmeden önce hissettiği son şey, başının arka kısmından ensesine süzülen sıcaklıktı…

3 yorum

  1. Seran Demiral

    Öykünün başında karakterin yalnızlığı ve bulunduğu gerçekliğe yabancılaşmış olması kısmı çok güzel bir şekilde verilmiş. Anlatım dilini oldukça başarılı buldum, tebrik ederim. Tabir-i caizse final ‘sürpriz’ine yaklaştığımız kısımda, sanırım vurucu bir son yaratmak açısından ritmi biraz hızlandırmışsın. Ancak böyle olunca tad damakta kalmış, sanki biraz daha uzatılabilirmiş – mesela ikinci karakterin gözünden aynı sahnenin anlatısını da okusak, çok hoş olabilir gibi düşündün/hissettim naçizane 🙂

    • Ufuk Gültepe Yazar

      Teşekkürler Seran. Öykü kısa olduğundan vuruculukta sıkıntı çekmemek adına böyle bir son düşündüm. Ama dediğin gibi, bazı şeylerin havada kaldığı doğru. İkinci karakterin gözünden aynı sahnenin anlatısı fikri de ilginç aslında. Boş bir zamanda düşünülebilir. Tekrar teşekkürler… 🙂

  2. Funda Özlem Şeran

    İnsanı hemen içine çeken bir hikaye, kahramanı kolayca benimsetiyor ve okuru heyecanla peşinden sürüklüyor. Anlatımın da çok iyi, rahat ve akıcı. Mezarlık, labirenti andıran koşu, kabus ortamı gayet başarılı; ancak Seran’a katılıyorum, kısa kalmış. Daha çok, iyi bir öykünün giriş kısmını okumuş gibi oldum ama keyifliydi 🙂 Eline sağlık…

Bir cevap yazın