Prince of Thorns – Mutlak Kudrete Giden Yol

On yaşındayken annesi ve erkek kardeşinin Kont Renar’ın askerleri tarafından vahşice katledilişine tanık olan ve aynı sene içinde zindanlardan saldığı haydut çetesine katılan Ancrath prensi Jorg’un, çeşitli engellere ve düşmanlara rağmen Renar’dan intikam alma mücadelesini anlatıyor “Prince of Thorns”. Özünde bir karakter romanı: on yaşında bir çocuğun masumiyetten ne kadar uzaklaşabileceğine dair. Bunu anlatmak için de intikamdan daha uygun bir tema düşünülemez elbette.

Yazar Mark Lawrence’ın pek çok söyleşisinde dile getirdiği gibi, başkarakter Jorg’un en büyük esin kaynağı, Anthony Burgess imzalı başyapıt Otomatik Portakal’ın başkarakteri Alex. Bu, Prince of Thorns’un lezzetini hayli arttırıyor. Romanı Otomatik Portakal’la karşılaştırarak okumak hoş bir tecrübe oluyor.

Prince of Thorns’un birincil amacı okuru sarsmak ve bunu mahirce başarıyor. Yazarın bu hedefi, tekniğine de yansıyor. Dolayısıyla, pek çok fantastik romanda rastladığımız yoğun tasvirler, fantastik dünyaların geçmişlerini anlatan arkaplan hikâyeleri, temponun düştüğü ‘doldurma’ bölümlerin yerinde yeller esiyor. Hayli iyi de oluyor, çünkü Prince of Thorns gibi, yaratacağı etkiyi önemseyen karakter odaklı bir roman için gereken de bu.

Bir bu kadar önemli olan teknik unsur da, romanın kronolojik olmayan akışı. Dört Yıl Sonra başlığı altında okuduğumuz flashback bölümleri, Jorg’un hayatının geri kalanını şekillendiren ve onu Dikenler Prensi haline getiren katliamla başlayıp, çeteye katılmasıyla devam ediyor ve romanın sonlarına doğru yumuşak geçişle Corion’un lanetine bağlanıyor. Üstelik flashback’lerin sayısı ustalıkla ayarlanmış, esas hikâyeyi yutmayacak kadar yerli yerinde bir oranda romana dağılmış durumda.

Benim en çok ilgimi çeken şeylerden biri de, romanın geçtiği fantastik dünyanın bir ölçüde post-apokaliptik olduğunu düşündüren öğeler, yani kültür kalıntıları. Tümüyle fantastik görünen Ortaçağvari bir dünyada Shakespeare’den, Nietzsche’den, Plato’dan, Plutarch’tan dem vurulması nadiren rastlanan bir durum. Eserin en özgün yanlarından biri bu.

Başkarakterinin kötücül tabiatı dolayısıyla, roman klişelerden hayli uzaklaşıyor: çoğu fantastik romanda, hatta kimi zaman en özgünlerinde dahi rastladığımız gibi, kurtarılmayı bekleyen prensesler, yok olma tehdidi altındaki diyarlar yok Prince of Thorns’da. Halihazırda rezil vaziyette bir dünya var karşımızda. Jorg’un savaşları sona erdirip Kırık İmparatorluğu birleştirme arzusu da “bir şeyleri/birilerini kurtarmak”la gayet alakasız bir sebebe dayanıyor tabii: mutlak kudrete duyduğu açlık.

Son olarak, romanın bir üçlemenin ilk halkası olduğunu ve devamı “King of Thorns”un bu sene çıktığını da belirteyim.

Ozancan Demirışık

Ege Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi. İthaki Yayınları'nda redaksiyon ve tashih yapıyor. Özel tutkusu: sinema.

Diğer Yazıları - Website

Takip Et:
Twitter

Bir Cevap Yazın