Osmanlı Tavşanı Arabayla Avlar

 

Bulutların dolandığı aysız gecede, zifiri gölgelerin kuytusunda iki meşum gölge Bodrum’un dar sokaklarında ilerlemekteydi. Tek katlı aşı boyalı bir evin önüne gelince gölgelerden biri kapıyı usulca yumruklarken bir yandan da adeta yılan gibi tısladı: “Güssüm! Güssüm aç kapıyı aç!” İçeriden yaşlı bir erkek sesi karşılık verdi: “Gecenin köründe kimsin? Necisin?” Karaltı ahbabına seslenir gibi: “Sen misin İbram Çavuş? Aç hele aç!”

Kapı açılır açılmaz karaltılar eve girdi. İbrahim Çavuş içeriye giren yüzleri gözleri bedevi kervancılar gibi örtülü iki karaltıya baktı. Karaltılar giysileri üzerlerinden atınca gelenlerden birinin tanıdı, Kara Mustafa’ydı. Bir omuzdan bir omuza sırmalı fişekler içindeki kara kuru görünümlü bu kanlı eşkıyanın yanında da sırtında azık torbasıyla, belinde altıpatlarıyla bıyıkları yeni terlemiş delikanlı dikilmekteydi. İbrahim Çavuş kinayeli bir şekilde sırıtarak delikanlıyı gösterip: “Hangi köyden ayarttın da peşine taktın bu tüysüzü ülen?” diye sordu. Kara Mustafa evin başköşesine kurulup: “Bugüne bugün çırağım sayılır. Sıfatına bakma jandarmadan Çerkez Hasan’la Boşnak Fehim’i vurdu!” dedikten sonra içeriye seslendi: “Kız Güssüm! Sizin orada uzun yoldan gelene bir tas su getiren olmaz mı? Ciğerim yandı kavruldu!”

İbrahim Çavuş, Kara Mustafa’nın yanına çöktükten sonra içeriye: “Misafir ağırdır Havse! Ayran getir, ekmekle tulum çıkar!” diye seslendi. Gözleri kapının önünde pehlivanmış gibi oturan çelimsiz haline şaştığı delikanlıya kaydı. Kara Mustafa delikanlıya: “Destur verdim çök yanıma!” deyince bu sefer pehlivan taklidi delikanlı döşeğe bir kuruldu ki gören kırk senelik zeybek zannederdi. İbrahim Çavuş bu kof görünüşlü delikanlının çalımını bozmak için ona bakıp söylendi: “Ülen ağan burada deminden beri “çavuş” der bana. Hükümetten kaçar eşkıyasınız hiç mi korkmazsın hiç mi betin benzin atmaz?”

Kara Mustafa: “Çalık Musa derler ama aldanma. Gözünü kırpmadan adam vurmuştur. Kolay kolay korkmaz danadöğen dediklerindendir!” diye karşılık verdi. İbrahim Çavuş alaylı alaylı güldü: “Bırak yahu bu mu adam vuracak? Kesin ahbap olduğumuz belli diye korkmamıştır. Yoksa jandarmanın lafının duysa ardına bakmadan kaçar bu!”

            “Gördüğüne inanma İbram Çavuş. Sen karşısında eskisi gibi zabit urbasıyla dikilsen yine korkmaz bu deli.”

            “Ülen Mustafa sen semer vurmayacağın eşeğin önüne ot koymazsın. Bu çalığı övmende de kesin bir oyunun vardır!”

            “Tövbe!”                                                                                           

            “Senin tövben kabul olur mu be beynamaz?”

            “Gözümle gördüm! Daha bu sabah Yaran Dağı’ndaki müsademeden (çatışma) sağ çıktık.”

            “Hah! Ben de onu soracaktım.  Zeybek Şeref’in ardında geziniyordunuz. Gündüzde Yaran Dağı’nda müsademe oldu dediler, koca Zeybek Şeref’i hakladılar dediler. Şeref postu kolay kolay kaptırmaz dedim ama böyle bir garip oğlanla gecenin köründe çıkıp geldiğinize göre…”

            “Mamoğlu, Elekçinin Sabri, Ödemişli, Sıddık… Son mermiye dek vuruştular, biz kaldık. Efenin ölüsü dağda kalır derler Şeref Ağa ölünce cenazesini sırtlanıp köyüne bıraktık. Sonra savuşup geceyi bekledik işte.”

            “Senin saydığın adamların yarısı idamlık ya bu tüysüz nasıl kurtuldu?”

            “Bir senedir yanımızda gezer. Azığımızı cephanemizi taşırdı. Biz izin vermeden konuşmaz, mermi geldiği vakit kayalara kertenkele gibi yapışırdı. Eşkıya meseli dinlemeyi pek sever, herhangi bir hatıranı anlat gözlerini koca koca açıp Hamza Pehlivan kıssası gibi dinler bu. Meğer esaslı yiğitmiş. Başçavuş Barka’nın Ali’nin kolcuları etrafımızı sarmış bir uçta Boşnak Kerim, dolu gibi mermi saçıyor. Arada da kafasını çıkarmadan kendi lehçesiyle: “Oka za oka zub za zub!” (Göze göz! Dişe diş!) diye bir şeyler bağırıyor namussuz. Yanında da Çerkez Hasan sesinden tanıyorum. Öbür uçta Allah bin kere belasını versin Gaddar Ömer Çavuş. Üç kişi kalmışız, Şeref Ağa’nın fişekliği tükenmiş. Çalık sürüne sürüne yanına vardı mermileri uzattı. O sırada Boşnak’la Hasan kalkıp üstümüze geldiler. Bende fişek kalmamış, olanı Şeref Zeybek’e göndermişim zaten. Zeybek bunları görünce tüfeği atıp tabancasına sarıldı ancak ne çare yağlı kurşunlarla mıhladılar. Benim dilim lal oldu, olduğum yerde kaldım. Na bu Çalık birden nara atıp yerinden fırlamaz mı? Dur ülen demeye kalmadan Şeref Ağa’nın tabancasını kaptığı gibi evvela Boşnak’ı vurdu, ardından Hasan’ı. Kalanları da zaptiyeye sıkıyor. Atıldım üstüne yere kapaklandık, ben yerden aldığım birkaç fişeği sıkarım, bu heybede kalmış birkaç kurşunu zaptiyeler başındaki zabitler vurulunca gerilediler haliyle. Şeref Zeybek’i de sırtlayıp o sargıdan sıyrıldık. Belindeki tabanca Şeref Ağa’dan yadigardır, gayrı Çalık’ın!”

            “Bana niye geldiniz? Hoş bu vakitten sonra ne yapacağınızı da Allah bilir ya… Af çıktığı zaman ben dedim düze inin, Ankara her imkânı sağlayacak diye. Senin aklına uydu da vazgeçti. Adama “Bize dağlar gerek, tarla bilmeyiz ticaret bilmeyiz düzde acımızdan ölürüz!” diye diye vazgeçirdin. Yiğit adamdı… Hiç olup gitti…”

            “Biz ne güne duruyoruz ya?”

            “Sen de yiğitlik ismen bulunur cismen değil Kara! Kendini bilmez gibi konuşma. Efenle ölmeyip kapıma düştün şimdi kalkıp boş lakırdı etme !”

            “Bir hesabımız var elbet. Ancak hesabı görmeden bir yol soluklanalım diye geldik.”

            “Hele hele hesabın neymiş? Barka’nın Ali’yi mi haklayacaksın? Yanındaki zaptiyenin karnına kurşunu doldurmazsa tabi…”

            “Nerede bulurum bu Barka’nın Ali’yi?”

            “İki ihtimal var. Bodrum Kalesi’nde yatıp kalkıyor diye duydum. O kadar eşkıyanın kuyruğuna bastığından taş duvarlardan gayrısına sırt vermiyormuş. İstesen de gidemezsin. Kaleye varana dek vurulmasan da kulelerden birine asılırsın, ölün dahi çıkamaz!”

            “Öteki ihtimal?”

            “Gidip bir karakol önünde eğleşirsin, zaptiyeler görür görmez ona haber uçar zaten. Eşkıyasınız hem de iki kişisiniz haberinizi alınca uçarak gelirler. Barka’nın Ali’ye çatarsanız iyi erkek gibi vuruşur. Ömer Çavuş’a denk gelirseniz ölmeniz evladır, diri ele geçirirse işkenceyle öldürür kansız.”

            “Ne şom ağızlısın be adam? Belki yanına teslim olmaya gideceğim? Belki konuşmaya gideceğim?”

            “Bana sorarsan bir süre gözüne görünmeyin. Ömer Çavuş’la birlikte yemin içmiş: “Ben de bundan sonra vilayette tüfekle kamayla gezen tek eşkıya bırakırsam n’olayım!” diye, her gün bir başka dağ adamının peşinden gider. Tanımaz değilsin ya gaddarlıkta birbirlerinden aşağı kalmazlar, azık taşıyan adam öldürmemiş yataklık eden kimseleri dahi öldürmekten çekinmezler. Hele Barka’nın Ali senin teslim olacağına hiç inanmaz!”

“Hakkı var. Benim zanaatım adam vurmak! Ben bir şekilde ayakta kalırım ve de dünyanın canına ot tıkarım!”

“Sen bu kafayla ancak kendi canına ot tıkarsın! Azıcık gözünü aç, devir değişti. Köroğlu zamanında akıllılık etmiş de kırklara karışmış. Efelerin devri bitti…”

“Nasıl biter?”                                              

“Nasılı var mı? Senin dünyadan haberin yok. Eli silah tutan hükümet adamı dahi olsa gözünün yaşına bakmıyorlar. Tavşanlı’da Kabakçı Salih Efe, Bozdoğan’da Kıllıoğlu Hüseyin Efe koca koca yiğitler hepsine kıymışlar Allah rahmet eylesin. Hatta geçen İngiliz Vitoller’le pek sıkı fıkı bir tüccardan duydum Meksika diye bir memlekette Pancho Villa Paşa derler bir namlı eşkıya varmış onu da kurşunlamışlar. Af ilan edildiğinde tüfeğinizi duvara assaydınız bunların hiç biri olmazdı. Zaman eski zaman değil artık hükümetler her yana yetişir olmuş…”

“Ne malum yetişir olduğu? Hükümet dediğin nihayetinde insan değil mi?”

“İnsan olmasına insan ama eski hükümet değil. Evvelden başı kalabalıktı. Bir yanda asker kaçakları, bir yanda mütegallibe, bir yanda gavurun orduları diğer yanda padişahın orduları. Gavurun sırtını yere getirdiler, asker kaçaklarıyla mütegallibeyi ezdiler. En son padişahı bile tahttan indirdiler. Hükümet şimdi başka hükümet. Padişaha gavurun ordusuna eyvallah dememiş ayağı çarıklı Kara Mustafa’ya mı eyvallah diyecek?”

Gülsüm bir elinde ufak tepsi öbür elinde bakraç ile girince konuşmaları kesildi. Tepsiyi önlerine büyükçe bir örtü serdikten sonra bırakınca evvela Kara Mustafa yufka ekmeğinden bir parça koparıp bununla tulum peynirinden bir parça koparıp büyükçe bir lokma aldı. Ardından ayran bakracını başına dikti. İbrahim Çavuş, ağası destur vermeden tepsiye uzanmayan Çalık Musa’ya hayretle baktı. Kara Mustafa bu bakışın manasını anlamış olacak ki ona dönüp: “Sen de buyur Çalık!” diye gürledi.

Tepsidekiler silip süpürülüp bakracın dibi göründüğü sıra Kara Mustafa bir anlığına Çalık Musa’nın Gülsüm’e baktığını yakaladı. Çalık Musa gözlerini utanarak kaçırdı ancak aklına geçkin yaşına karşın hala alımlı görünen, gözleri insanı mest eden Gülsüm’ün hayali mıh gibi çakıldı. Kara Mustafa ona dönüp: “Şaşırma ülen Çalık. Bu Güssüm alelade Güssüm değildir!” dediği sıra Gülsüm öfkeyle: “Ağabey sırrımızı açığa vurmak sana yakışır mı?” diye çıkıştı. Kara Mustafa gevrek gevrek güldü: “Ne sırrı Güssüm? Koca Bodrum hala hatırlar Çengi Güssüm’ü…” İbrahim Çavuş’un da suratı beş karış olmuştu: “Mustafa adabınla otur adamın asabını bozma. Kaç senelik mevzuyu da deşme. Havse’dir ismi gayrı!” Çalık Musa kadının eski çengi oluşuna ve şimdi Hafize adıyla yaşamasına şaşırdı. Kara Mustafa gülmeye devam etti: “Çalık, bu Güssüm’ün uğruna kaymakamlar efeler birbirini kırdı. Adına türkü bile yaktı da Bodrum’um sazlarında çalınır söylenir oldu. Öyle değil mi Çakır Güssüm?”

Çalık bu sözü duyar duymaz aklına “Halil’in Türküsü” geldi. İlk defa konuştu:

“Ağam Halil Efe’nin yavuklusu Çakır Güssüm dedikleri bu mudur? Sen tanır mıydın?”

İbrahim Çavuş, Kara Mustafa’ya çıkıştı: “Halil Efe diye bizim Cingen Halil’den mi bahseder bu? Efe diye seslenirlerdi ama kendine efe dediğini hiç hatırlamam, yine de eskinin Bodrumlularının gözünde efeden farksızdı. Ama Cingen Halil diye bilirdik. Mert adamdı rahmetli…”

Kara Mustafa karşılık verdi: “Bizim oğlan efe der işte! Of ülen! Eski günleri hatırladım. Ben o senelerde daha adam vurmamıştım. Namını duyduk tabi. Halil evvela kaçakçı sonra kaçak durumuna düşüyor ama yiğit adam, bizim Şeref Zeybek gibi. Türküyü de hikâyesini de elli defa dinlemişsindir bilmez değilsin ya?”

Çalık: “Ağam sakın bu İbrahim Çavuş da türküdeki İbrahim Çavuş’dur deme?”

İbrahim Çavuş tekrar çıkıştı: “Kaç senelik arkadaşımı bana mı yakıştıramadın ülen? Hikâyesini anlattıysa beni de anlatmıştır bu Kara! Rahmetli Selamoğlu’yla az aracı olmadık. Düze inmeyi kabul etmedi. “Efenin ölüsü dağda kalır!” diyenlerden.”

“İyi de nasıl düze insin? Kaymakam göz koymuş ya Güssüm’e?”

“Bunu da Kara mı anlattı? Eh bir vakit olmuş bir şeyler.”

“Kimse sormadı bana…” dedi bir anda Gülsüm sesi titreyerek. Sesinin titremesinden odadaki herkes ürperdi. Ağır ağır konuştu: “Ufaklığımda anamla el âlemin evini temizlerdim. Bir vakit sonra da onun bunun âleminde çengilik eder oldum. Göz koyan çok oldu, yâr gören olmadı. Halil’im hariç! Başkası göz koymasın diye Deveci Palya ile nikâh kıydırdı. Dağda kaçaktı, “Denk getirirsem billah alacağım!” demişti. Ben o vakitler Dertli Ali’nin kapatmasıyım, salmadı dışarıya. Halil’im evi bastı çekti çıkardı beni. Bir vakit yanında gezdirdi. Sonra Kaptan Kosta’nın kancıklığı oldu işte. Barka’nın Ali o vakitler Kaptan derlerdi kolcubaşıydı. Reji idaresinin kıyıcı, zalim bir kolcusu. Ömer o zaman da zaptiye çavuşu. Gemide baygınken alıp götürdüler bizi, hain kaptanın zehirlemesi yüzünden baygındık. Halil’imin canına okudular, Ömer domuzu elleriyle boğmuş Halil’imi! Sonra yine gezmeye başladım onun bunun yanında. Önce kaymakam aldı. İki gün sonra sıkılıp kapı önüne koydu. Kapı önüne koymak içinmiş Halil’imi boğdurtması… Sonra iki ay kadar Ali Onbaşı baktı. O da sıkılınca eski ahbabıdır diye İbrahim Çavuş nikâh kıydı. Biri de sormadı bana. Ben de türkü yaktım Halil’imin ardından soran, dinleyen olur diye… Ama o domuzların adını anmadım! Mesul olan baş domuz hariç!”

Odada çıt çıkmıyordu. Evvel eski kanlı hadiseleri dinlemeye meraklı Çalık sordu: “Çerkez kaymakama ne oldu?”

İbrahim Çavuş cevapladı: “Ömer Lütfi’yi dersin. Halil’in boğdurulduğu sene Meşrutiyet ilan edildi. İttihatçılar başka kaymakam atayınca başka yere gitti o da. Seferberlik ilan edilince Barka’nın Ali orduya alınıp cepheye gitmemek için “eşkıya takibini iyi bildiğini” söyleyerek umum jandarmaya katıldı. Ömer ne uzadı ne kısaldı ama Barka’nın Ali seferberlikte o kadar asker kaçağı tepeledi ki başçavuş oldu.”

Ağır ve kasvetli bir matem havası çökmüştü odaya. Kara Mustafa seslendir: “Kız Güssüm! Şimdi bizim Çalık’la yola düşeceğiz. Şu türküyü bir oku da öyle gidelim!” Gülsüm, Halil’i hatırladığından istememezlik etmedi. Ağlar gibi çığırdı Halil’in Türküsünü. Kara Mustafa ile Çalık Musa evden çıkıp yine sokaklara karıştığında Gülsüm’ün hayali ve sesi hala Çalık’ın zihninde çınlıyordu: “Güvertede gezer iken aman kunduram kaydı, çakır da gözlü Güssüm’ümü Çerkez kaymakam aldı!”

Kara Mustafa ile Çalık Musa ev gölgelerinden geçe geçe, sokaklarda yatsı sonrası tek tük kalmış kimselere de görünmemeye dikkat ederek ilerliyorlardı. Mustafa durup durup Çalık’a fısıldıyordu: “Zeybeklik sana nasip olacak aslanım! Ben olamadım sen olacaksın! Büyük nam yapacaksın!” Bahçe duvarlarından aşıp ağaç altlarından geçerek Bodrum’un dışında ışıkları yanan bir kulübenin önüne geldiler. Çalık: “Kaleyi basmayacak mıydık ağam ne geldik bu yana?” diye sordu. Mustafa kendi kendine söylendi: “O kadar cesaret verirsen olacağı bu, “he” desen kaleyi tek başına muhasara etmeye kalkar namussuz!”

Kulübeye şöyle bir baktıktan sonra: “Burası reji karakolu diye biliyorum. Gece oldu mu kolcuların çoğu kaçakçıların peşine düşer. Ben burada duvar dibinde pusuya yatacağım, sen de karakolu basacaksın! Bunlar gariban jandarma da değildir, para için kaçakçı vuran kimselerdir. Halil Efe’yi de bu namussuzlar perişan etmiştir zaten.”

“Bunlar tütün kaçakçısı kovalar Halil Efe’yi tevkif ettiklerinde tütün kaçırmıyormuş ki?”

“Çerkez kaymakamın korkusundan! Elinden deniz yoluyla kaçar kurtulur diye tekneleri olduğundan reji kolcularını da üzerine sevk etmişti. Sen orasını çok kurcalama. Vur tekmeyi gir içeri. Bas kurşunu. Hepsi gaflet halindedir şimdi…”

“Basmasına basarım da ağam iki başımıza tüm Bodrum zaptiyesini nasıl haklayacağız?”

“Zaptiyeleri harcamaya ne hacet? Maksat Barka’nın Ali deyyusu gelsin de Şeref Zeybek’in intikamını alalım. O geldiğinde ben de duvar ardından mıhlarım onu mavzerimle. Zaten jandarma ayrı zaptiye ayrı şaşkın. Sabah Fehim ile Hasan’ı vurdun vuralı yılgın olmuşlardır. Barka’nın Ali de geberince dağılırlar! Haydi göreyim seni! Acıma kimseye! Vur tekmeyi, bas narayı!”

Kara Mustafa karakola bakan evlerden birinin bahçe duvarının ardına sindiği sıra anlatılan zeybek efsanelerinin büyülü havasına kapılmış Çalık Musa belinden altıpatlarını çekip kapının önüne geldi. İçindeki heyecanı ve kaçıp gitme isteğini bastırarak olabildiğince sert bir tekme savurdu. Cüssesinden beklenmeyecek sağlamlıkta tekmesiyle reji karakolunun kapısı açılarak geriye doğru savruldu. Duvarlar boyunca dizili tütün balyalarının önündeki tek masanın başında oturmakta olan ihtiyar kolcu ile yan taraftaki yataklardan birinde yatmakta olan daha genç kolcu şaşkınlıkla ona baktı. Ne olduğunu anlayamadıkları halde Çalık’ın elindeki silahı görerek ürperdiler. Kara Mustafa da duvarın ardından içeride olanları şöyle böyle kapıdan pencereden görebilmekteydi.

İhtiyar reji kolcusu hayata doyamadığından kılını kıpırdatmadı ancak genç olanının kanı kaynıyordu. Yatağının başucunda duran tüfeğe davranacağı sıra Çalık tek kurşunla adamı yaralayıp kanlar içinde yatağına serdi. Genç kolcu kıvranırken gidip tüfeği de öbür eline aldı. Tüfeği genç olana doğrulturken tabancayı da ihtiyara doğrultmuştu. İhtiyar korkudan kolculuğa başladığı güne lanet okuyor korku içerisinde gençliğinde çarpıştığı eşkıyaların ölüm anlarını hatırlıyordu.

İhtiyar kolcu: “Dur yiğit kıyma bize!” diyerek yaltaklandığı sıra yatakta can çekişen genç kolcu: “Şu tüysüz kopuğa mı yiğit dersin?” diye çıkıştı. İhtiyar kolcu da: “Ülen kopuk olsa tek başına Bodrum’un dibinde reji basmaya kalkar mı? Besbelli ardı kalabalık!” diye uyardı onu. Çalık Musa öbür elindeki mavzer tüfeği havaya doğrulttu, sert teptiğini bildiğinden sıkıca tutup ateşledi. Mavzer top gümbürtüsü gibi Bodrum sokaklarında yankılanırken yine yankılı bir nara koyuverdi. Ardından: “Peksimetli Musa Efe diyeceksiniz!” deyiverdi. Dışarıdan bunu duyan Kara Mustafa kendi kendine söylendi: “Ülen sabah kızandı şimdi efe oldu başımıza! Neyse işimi görsün de!”

İhtiyar kolcu yaltaklanmaya devam etti: “Aman efem! Yaman efem! Al buyur istediğin tütünü yüklen götür! Na şu kasada da para durur! Emrine amade…” Çalık tabancanın namlusunu ihtiyar kolcunun alnına dayandı: “Ben buraya Halil Efe’min intikamını almaya geldim!” Genç kolcu zar zor söylendi: “Barka’nın Ali Başçavuş buğday gibi biçti alayınızı. Dağda zeybek bırakmadı. Sen hangi Halil’in kızanısın?” Çalık: “Akçaalanlı Halil Efe’yi derim! Güssüm’ünü elinden alıp kancıklamışsınız ya?” İhtiyar kolcu şaşkınlıkla sordu: “Seneler evvel dediğine uyan bir Cingen Halil vardı onu mu dersin?” Genç kolcu onun gibi hesaplı düşünemedi. “Cingen Halil kaç senelik mevzu sen kendi canına yan, deminden beri kurşun atıp durdun Barka’nın Ali’yle Azrailleri gelir birazdan!” Çalık mavzeri Şeref Zeybek misali tek eliyle sıkabilmek için daha sıkı tutup genç kolcunun ağzının üzerine dayadı. Tetiğe dokunmasıyla top gürültüsü misali bir ses Bodrum sokaklarında çınladı. Genç kolcunun ardını verdiği duvardan aşağıya doğru süzülen kanlar Çalık’ın midesini kaldırsa da tepen mavzerin hareketine rağmen sıkabilmesine sevindiğinden boş verdi. Kara Mustafa da hayretle seyredip kendi kendine söyleniyordu: “Hele hele! Biz buna zamanında boşuna çuval taşıtmışız. Tüfeği erkenden versek duman edermiş ortalığı! Nasıl da tek eliyle tüfeğin tepmesine hâkim olup kafasına sıktı kolcunun!”

İhtiyar kolcu olduğu yerde ecel terleri dökmekteydi. Çalık altıpatları beline sokup mavzeri doğrultmaya tenezzül etmeden: “Çık dışarı!” diye gürledi ona. İhtiyar kolcu korkudan yapışıp kaldığı masadan güç bela kalkarak dışarıya doğru yürüdü. Dışarıda uzaktan insan sesleri geliyordu, atların ve insanların koşturduğu duyuluyordu. İhtiyar kolcunun sırtını mavzerle dürterek iyice dışarı çıkartan Çalık ona diz çökmesini söyledi. Sokaklardan birer ikişer oraya gelmekte olan jandarmalara bakıp haykırdı: “Ben Peksimetli Musa Efe! Halil Efe’min, Şeref Zeybek’imin kanına giren Barka’nın oğlu Ali denen puşt sizin gibi garibanları göndereceğine kendi gelsin! Zaptiye arkasına saklanmasın!” Jandarmalar biri ikiyi geçmiş bölük bölük gelmeye başlamışlardı. Bir tanesi cesaret bulup dibine kadar yanaşıp bağırdı: “Ülen tüysüz halinle bu kadar adamı ayaklandırdın! Efeymiş! At bakayım silahını!”

Kara Mustafa olup biteni gizlendiği duvar ardından seyrederken jandarmaların sayısının artmasından heyecanlanmıştı. Aklına gençlik zamanında ordu misali gezen efelerin zeybeklerin hayali düştü. Köroğlu’nun “Asker geldi tabur tabur dizildi, alnımıza kara yazı yazıldı…” deyişini hatırladı. Şimdi iki delibozuk bir alay jandarmayla karşı karşıyaydı. Mavzerine daha sıkı sarıldı. “Ülen ben böyle korkudan zangırdıyorsam oğlan kim bilir nasıldır? Korktuğu belli değil sağlam duruyor ama illa korkar. Ben bunca senelik eşkıyayım ben korkuyorum oğlan haydi haydi korkar!” diye kendi kendine söyleniyordu.

Çalık kalbindeki korkuyu bastırmaya çalıştı. Zindana düşse ölene dek dayaktan geçirileceğini biliyordu. Korksa da dönüş olmayacağını biliyordu. Bir anda belinden altıpatları çekip kendisine bağıran jandarmaya sıktı. Ardından namluyu yere çökmüş olan ihtiyar kolcunun kafasına çevirip ateşledikten sonra hızla karakola geri girdi. “Yandım anam!” diye yere yıkılan jandarmayı arkadaşları sürükleyerek uzaklaştırdı. Jandarmalardan bir iki tanesi o yana ateş ettiği sıra arkalarından sert bir ses duyuldu. “Durun ülen ateş etmeyin!” Kara Mustafa gelenin Ömer Çavuş olduğunu anladı. Jandarmanın birisi: “Tek başına çavuşum niye vurmayalım?” dediği sıra sert bir tokat sesi duyuldu: “Benden iyi mi bileceksiniz ülen! Tabansız köpek sırtını karakola vermiş, içerisi tütün dolu. Yangın mangın çıkarıp rejiyle başımı derde mi sokacaksınız?” Kara Mustafa: “Tamam! Bu iş bitti. Ömer Çavuş gaddarı korkutur şimdi oğlanı, her şey suya düşer!” diye düşündü.

Pek yapılı biri olmasa da sirke satan suratıyla eli kanlı eşkıyayı korkutur Ömer Çavuş biraz uzakta dikilerek seslendi: “Korkma! Sana zarar vermeyeceğiz! Teslim olursan işkence görmezsin! Söz veriyorum!” Pencereden seslendi Çalık: “Sen git sahibin gelsin! Barka’nın oğlu Ali yok mudur meydanda! Jandarmasına mı söz bırakır?” Ömer Çavuş biraz daha açığa gelip seslendi: “Ben Ömer Çavuş’um. Sözüm sözdür! Kılına zarar gelmez!” Adını duyar duymaz kan beynine sıçramıştı Çalık’ın. Camdan uzanıp: “Seneler önce Akçaalanlı Halil Efe’yi kancıklayanlardan Ömer Çavuş sensin demek!” diyerek altıpatlarını ateşledi. Kurşunu isabet ettirmeyince tekrar ateşledi ancak Ömer Çavuş çoktan gerilemişti.

Derken kalabalıktan bir atlı çıktı. Eşkıyadan yegâne farkı giysileri olan Barka’nın oğlu Ali karakolun tam karşısına dikilmişti. Ömer Çavuş seslendi: “Aman Barka’nın oğlu! Kendine efe der bir tüysüz ama kanma. Basar kurşunu!” Barka’nın oğlu Ali ona dönüp: “Korkma! Osmanlıda oyun çoktur!” dedi. Suratında hain bir sırıtma vardı. O sırıtmayı gören Mustafa olduğu yerde ürperdi. İçine düştüğü korku evvelden yaşamadığı türdendi. “Biz iki adam başımıza bu haltı yemeye kalktık. Hadi oğlan tüysüz ölüm yüzü görmemiş savuşup gitmek varken ne diye intikam istedim?” diye söylendi kendine. “Postu kurtarmalı. Oğlan ne halt ederse etsin. Kaçarım kaçmasına ama ya sağ yakalarlarsa, beni de söyler. Sırtımı sağlama almadıkça…” diye düşündü.

Bir hamle duvardan atlayıp başının üzerinde tuttuğu silahla jandarmalara yaklaştı. Birkaç jandarma namlularını üzerine doğrultunca: “Korkmayın! Teslim olmaya geldim! Ben Kara Mustafa!” dedi. Jandarmalar silahlarını alıp Barka’nın oğlu Ali Başçavuşun önüne götürdüler. Mustafa’yı görür görmez yine sırıttı: “Bu işin altından da senin çıkmana şaşmadım! Yalnız anlamadığım kırk senelik eşkıya Mustafa efesi ölünce savuşup gitmek varken ne bok yemeye tüysüz bir oğlanla bu haltı yedi?” Kara Mustafa yutkunarak konuştu: “Elli defa söyledim! Vazgeç dedim öldürtme kendini dedim. Yol yakınken teslim olalım, ben Ali Başçavuş’la konuşurum dedim. Bodrum’a girdiğim vakit işittim silah sesini. Bana destur ver gidip vazgeçireyim, dil dökeyim!”

Barka’nın oğlu Ali düşündü. Bir karakola bir Kara Mustafa’ya baktı. “Bir zavallı oğlan için neden zahmete girelim o kadar. Bu kadar mı aciziz?” diye sordu. “Tek eliyle mavzer sıkar bizim Şeref Zeybek gibi. Zayıf mayıf ama dağda geze geze yaban adamı olup çıkmış. Gözünü kırpmadan kolcuları temizledi!” deyiverdi Kara Mustafa. Ali Başçavuş açığını yakaladığından sevindi: “Bodrum’a girerken nereden girmişsin öyle ki kimleri öldürdüğünü görmüş gibi bilirsin? Tek elle mavzer attığını şaşırarak ancak görmüş gibi söylersin?” Kara Mustafa yutkundu. Ömer Çavuş: “İlkinden dolayı şüpheli. Ama ikincisini bu baştan biliyordur. Daha sabah Boşnak Fehim’le Çerkez Hasan’ı vurmuş bu oğlan. Jandarmalar söyledi geldiğimde. Oğlanı tanıyan çıkmış.”

Barka’nın oğlu Ali, Mustafa’ya dönüp: “Sen de bu işin içindesin belli. Ama pişman olduğun da belli. Meseleyi halledersen seni affederim ama…” diyerek sözünü yarıda kesti. Karakolu göstererek: “Oğlanı öldürürsen.” Ömer Çavuş atıldı: “Niye öldürüyoruz? Sağ ele geçirelim. Ben o itin kemiklerini tek tek kırarım anasının karnından doğduğuna pişman ederim!” Barka’nın oğlu Ali: “Ben bu oğlanı sağ elde tutamam! Görmüyor musun bu kadar adamı gözünü kırpmadan öldürmüş. Tek eliyle mavzer sıkarmış. Bir başına bu bokları yemeye kalkan adamı ben kaleye atar mıyım? Firar bile eder, eder de dağda dağıttığımız tüm kılıç artığı eşkıyalar bunun peşine takılır! Ölüsü çıkmalı oradan! Hadi Mustafa!” Kara Mustafa’nın vicdanı belki de ilk defa sızlıyordu. Kendi eliyle atmıştı çocuğu ateşe. Onu öldürecek olma ihtimali canını sıkıyordu. “Gidip konuşayım, ikna edersem bir kere firar da edemez. Uslu uslu oturur. Hatta kolcu bile yaparsınız!” Başçavuş jandarmadan birinin tabancasını alıp Mustafa’nın beline taktı: “İkna olmazsa gebert! Sakın arkamızda rejinin tütünü var yakamazlar diye düşünme gaz yağını kendi elimle dökerim!”

Kara Mustafa bir hamlede jandarmalardan birinin elinde duran mavzerini kapıp meydana yürüdü. Koşarak karakola girdi. Çalık şaşkınlıkla sordu: “Ağam ne oldu? Neden çıktın?” Kara Mustafa pencerelerden birine çöküp dışarıya bakındı: “Yakalanıyordum az daha. Tekme sille ellerinden kurtuldum! Barka’nın oğlunu gördüm ama buraya yakın!” Çalık yanına gelip dışarı bakındı: “Nerede ağam?” Kara Mustafa ona döndü: “Bak Çalık planımız tutmadı. Canımıza okuyacaklar. Gel teslim olalım!” Çalık’ın gözlerini öfke bürüdü: “O nasıl söz ağa? Sen getirmedin mi bizi buraya? Sen demedin mi intikam diye?” Kara Mustafa çaresiz dil döktü: “Gözünü seveyim yeğenim çıkıp gidelim. Sen bu Barka’nın Ali’yi bilmezsin yakar burayı. Teslim olursak affeder!” Çalık tüfeğini pencereye doğrultup jandarmalara nişan aldı, hiç cevap vermedi. Kara Mustafa haykırdı: “Osmanlı tavşanı arabayla avlar derler! Biz bunlarla nasıl başa çıkalım? İbram Çavuş saymadı mı kaç yiğide kıydıklarını? Ömründe kadın yüzü görmeden ölmek mi istersin?” Çalık, Mustafa’ya bir kere dönüp acır gibi baktıktan sonra yeniden jandarmalara döndü: “Sen korkak olmuşsun ağa var git teslim ol. Ben gayrı Peksimetli Musa Efe’yim! Efenin ölüsü dağda kalır. Gelsinler!” dedi umarsızca.

Kara Mustafa vicdanı sızlaya sızlaya belindeki altıpatlara uzandı. Gözyaşları yanaklarına süzülürken belinden çekip Çalık’ın sırtına doğrulttu. Belli belirsiz ağlamaklı bir sesle: “Affet efem!” diye ateşledi. Çalık “Anam!” diye iki büklüm olduğu sıra elinden silahını düşürdü. Ağzından kan süzülürken son kez Kara Mustafa’ya baktı ama gözünde öfke yoktu. “Herhalde efe dedim diye hoşuna gitti garibin.” diye düşündü. “Affet efem! Affet!” diye bağırdı. Çalık’ın gözleri kararırken ulağında Gülsüm’den dinlediği “Halil’in Türküsü” çınlıyordu…

Kara Mustafa gözyaşlarını silip silahlarını yere attı. Dışarı çıkıp: “Öldü!” dedikten sonra jandarmalara doğru yürüdü. Barka’nın oğlu Ali: “Ateş edin ülen!” diye haykırınca birkaç yağlı kurşun Kara Mustafa’nın bedenine saplanıverdi. Kurşunların acısı vicdan azabından hafif geldiğinden bir “Of!” diyemeden yıkıldı kaldı. Jandarmalar cesetlerin başına üşüşerek meydana sürüklediler. Barka’nın oğlu Ali’nin emriyle ayaklarına ipler bağlanarak kaymakamlık binasına kadar yerde sürüklenerek götürüldüler.

Ahali merakla damlara pencerelere uğrayıp yerde sürüklenen eşkıya ölülerini seyretti. Cesetler kaymakamlık binasının girişindeki büyük palmiye ağaçlarından birine ayaklarından asıldı, günlerce gelip geçenler şaşkınlıkla seyretti. Sinekler artınca oradan da indirdiler. Gecenin köründe yol ortasında bir yeri gelişigüzel kazıp cesetleri oraya gömdüler. Arkalarında türkü yakılmadı…

SON

9 Ocak 2014 – İstanbul

Açıklama: Hikâyede geçen kişi ve olaylar hayal ürünüdür, kısmen söylencelere dayanmaktadır. “Osmanlı tavşanı arabayla avlar” sözü rahatına düşkün olan kimselerin iş yapıyor gibi görünmesini kastetse de eskiden halk arasında kurnazlıkla alakalı söylenen sözlerdendir.Sadece takribi 1923’ün son aylarında geçen bu hikayede adı verilen bazı kimseler tarihte geçmektedir. Kabakçı Salih Efe ve Kıllıoğlu Hüseyin Efe gibi. Bazı karakterler ise (Gülsüm-Hafize, İbrahim Çavuş, Ömer Çavuş, Barka’nın Ali, Halil Efe, Selamoğlu, Deveci Palya, Kaptan Kosta, Dertli Ali, Ali Onbaşı, Kaymakam Ömer Lütfi) Çökertme Türküsünde anlatılan gerçekte yaşamış kimselerin hikâyesidir. Ancak bu karakterlerin 1923’teki halleri kurgu icabı eklenmiştir. Olayın yaşandığı düşünülen 1908’den 1923’e dek yaşayıp yaşamadıkları bilinmemektedir.

Sözlükçe (Hikayede Geçen Sıralamaya Göre):

Danadöğen: Halk ağzında acar, ele avuca sığmaz.

Mütegallibe: Galip gelenler, güçlüler.

Bakraç: Bakırdan yapılan küçük kulplu kazan.

Seferberlik İlanı: Harb-i Umumi ya da sonradan aldığı isimle Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı kastedilmektedir.

Tütün Rejisi: Osmanlı’dan Cumhuriyet’in ilk senelerine dek var olan, Osmanlı tütünün haklarını elinde tutan özel şirket. http://tr.wikipedia.org/wiki/Tütün_Rejisi

Reji Kolcusu: Reji’ye bağlı silahlı kolluk gücü.

Altıpatlar: Revolver, eskilerin altıpatlar ya da dönerli diye tabir ettiği tabanca.

Mavzer: Mauser firmasının ürettiği Gewehr 98 adını taşıyan ama halk ağzında “mavzer” olarak anılan tüfek. Bu tüfeği tepme hadisesi nedeniyle tek elle kullanmak yaygın değildir zira silah iyi kavransa da uzak mesafeye hedefi tutturabilmek bir hayli zordur. Bu tarz bir kullanımdan Gaziantepli “Dayı” lakaplı Abdullah Palaz’ın anılarında bahsedilmekte ve Gaziantep’teki Türkmen aşiretleri arasında babası gibi bu şekilde tüfek kullanabildiğini söylemektedir.

 

Mehmet Berk Yaltırık

19 Temmuz 1987’de doğdum. 2010’da Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünden mezun oldum. Aynı üniversitede, Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne bağlı Tarih Anabilim Dalı’nda Genel Türk Tarihi alanında yüksek lisans eğitimi almaktayım. Kendi blogum olan Son Gulyabani’nin Yeri başta olmak üzere Kayıp Rıhtım, Gölge e-Dergi, Kayıp Dünya, Korku Sitesi, Frpnet ve Ters Ninja'da çeşitli inceleme yazılarım ve hikâyelerim yayınlandı. Daha çok tarihi içerikli fantastik hikâyeler ve korku hikâyeleri kaleme almaktayım.

Diğer Yazıları - Website

Takip Et:
TwitterFacebook

2 yorum

  1. Çağdaş Yetkin

    Enteresan kelimelerle dolu güzel bir hikayeydi. Konu çok ilginç. O türkü hepimizin kulağında çınlar. Tahmin etsem de yine de üzüldüm sonuna. Ama güzel bir sondu, yakıştı.

    Hikayelerin devamını dilerim.

Bir Cevap Yazın