Nevruz Çiçeğinin Laneti

Dünyanın en uzak noktasında küçük bir kasaba vardı. Bu kasaba; sabah, güneş doğarken altın rengine dönüşüp, göz alıcı bir şekilde parlayan bir dağın eteklerinde kuruluydu. O nedenle de bu kasabaya Altın Kasabası ismi verilmişti.

Sabahları altın gibi parlayan bu dağın zirvesinde, her bahar başlangıcında bir çiçek açıyordu. Halkın Nevruz Çiçeği dediği bu bitki, satan kişiyi bir ömür boyu refah içinde yaşatabilecek bir nadideliğe sahipti. Efsaneye göre, çiçekten elde edilen baharat ile hazırlanan yemekler, eşi benzeri olmayan bir tada sahip oluyordu. Çiçek hakkında o kadar çok efsane türemişti ki bazıları çiçeğin aşık etme gücü olduğunu, bazıları ise sapından elde edilen özütün her hastalığa derman olduğunu söylüyordu. Çiçeğin yetiştiği dağ çok yüksek ve dik olduğu için onu almaya cesaret edebilen kişi neredeyse hiç yoktu. Yine de kasabanın delikanlılarından birkaçı her sene dağa tırmanmayı dener ancak kısa süre sonra vazgeçip geri dönerdi. Bu nedenle de çiçeğin gerçek gücünü, tam olarak kimse bilmiyordu.

Baharın ilk günü yaklaştığında Altın Kasabası’nın gençleri arasında yine bir hareketlilik yaşanmıştı. Nevruz Çiçeği’ni almaya cesareti yeten dört genç öne atılmıştı: başkanın oğlu, aşçı, bir şair ve babası öldükten sonra genç yaşta demirciliğe soyunan bir genç.

Kasabanın başkanının oğlu para için her şeyi yapabilecek açgözlü biriydi. Bu nedenle de çiçeğin nadideliğinden faydalanıp onu satarak zaten var olan varlığına daha da varlık katmak istiyordu.

 Aşçı o kadar şişmandı ki yürüdüğünde yer yerinden oynuyordu; ama o kadar çok yemek yemişti ki artık yediklerinden zevk alamıyordu. Gerçi bu durum yemek yeme düzenini hiç mi hiç etkilememişti. Bu sebeple çiçekten elde edeceği baharatı yemeklerine katarak dünyadaki en güzel yemekleri yemeyi ve yediği yemeklerden yeninden zevk almayı istiyordu.

Şair genç çok yakışıklıydı. Kasabadaki bütün kızlar ona âşıktı; fakat onun gözü kasabadaki en güzel kızdan başkasını görmüyordu. Çünkü kasabada onu tek reddedebilen kız oydu. Bu sebeple şair genç, Nevruz Çiçeği’ni kullanarak kızı kendine âşık etmek istiyordu.

Demirci gencin ise, ölüm döşeğinde olan annesini iyileştirmek için o çiçekten başka umudu yoktu. Babası öldükten sonra tek dayanağı olan annesini de kaybetmek istemiyordu. Bunun için de çiçekten elde edeceği ilacı kullanarak annesini iyileştirmek amacındaydı.

Dört genç sabahın ilk ışıklarıyla beraber, kasabada düzenlenen küçük bir törenin ardından, altın gibi parlayan dağın zirvesine doğru yola çıkmıştı. Yol boyunca çiçeği kimin alacağı konusunda tartışmışlardı. Çünkü sadece bir çiçek vardı; ama çiçeği isteyen dört kişiydi. Tartışmaları bittiğinde, zirveye ilk ulaşan kişinin çiçeği almasının doğru olduğuna karar vermişlerdi.

Şişman olan aşçıyı kimse dikkate almıyordu, ne de olsa sahip olduğu cüsse ile bu dağa tırmanması imkânsızdı; buna karşın diğer üç genci şaşırtarak koşmaya başladı.

Tırmanırken nefes nefese kalan aşçı, dağın düzlük oluşturan kısımlarından birinde yere oturdu ve soluklanmaya karar verdi. O sırada diğer gençler de aşçıya yetişmişti. Üç genç, aşçıya kısa bir süre baktıktan sonra tırmanmaya devam etti. Geride kalan aşçı, rakiplerine yetişmek için hızla oturduğu yerden fırladı ve tırmanmaya kaldığı yerden devam etti. Şişman olmasına rağmen diğerlerinden daha hızlıydı; ama çok çabuk yoruluyordu. Yine ilk gördüğü düzlükte kendini koyuverdi. O anda gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamadı: Büyük bir masa, önünde boylu boyuna uzanıyordu. Üzerinde pastalar, börekler ve daha önce hiç tatmadığı bin bir çeşit yemek duruyordu.

“Dağın zirvesine tırmanmakla kim uğraşacak, daha önce tatmadığım bu yemeklerin tadı da bana zevk verir,” dedi ve masaya oturup yemeğe koyuldu. Diğer gençler şaşkınlıkla aşçıyı izlerken o, masadaki bütün yemekleri çok geçmeden midesine indirmişti, ancak masadaki yemekler daha bitmeden hemen yenileri beliriyordu. O kadar çok yemişti ki en sonunda nefes alamamaya başladı ve bir süre sonra da yere yığıldı. Küreye benzeyen cüssesinin dik yamaçtan aşağıya yuvarlanması zor olmamıştı.

Aşçının dağdan aşağıya gidişini izledikten sonra başkanın oğlu, demirci ve şair tekrar dağa tırmanmaya başladı. Dağ dikleştikçe, tırmanış zorlaşmıştı… En sonunda, karşıların yine bir düzlük çıktı. Bu fırsattan istifade, dinlenmeye karar verdiler. Güneş tepelerine ulaştığı için sıcak başlarına vuruyordu; ama neyse ki bu düzlüğün tam ortasında gökyüzüne kadar ulaşan bir ağaç vardı ve çok büyük bir gölge oluşturuyordu. Demirci “Şu ağacın gölgesi altında dinlensek iyi olacak,” dedi. Diğerleri de bu fikre sıcak bakmıştı. Kısa bir dinlenme hepsine iyi gelecekti.

Ağacın dibine vardıklarında büyük bir çuval buldular. Başkanın oğlu hemen atıldı ve çuvalın büzgüsünü çözdü. Çuvalın içi altınla doluydu. Gözleri altınların parıltısı karşısında kocaman olmuştu. “Dağın zirvesine tırmanmakla kim uğraşacak, bu altınlar bana yeter de artar bile,” dedi ve çuvalı sırtlanıp dağdan aşağıya inmeye başladı. Her attığı adımda, çuval anlayamadığı bir şekilde hafifliyordu. En sonunda çuvalı indirdi. Çuvalın dibinde küçük bir delik vardı ve çuvalın içinde hiç altın kalmamıştı. Başkanın oğlu, dökülen altınları toplamak için tekrar geri tırmanmaya karar verdi. Düşmüş altınlardan birini bulunca eline aldı. Altın, birden elinde kıpırdamaya başladı. Üst kısmı kabarıp iki kanada dönüştü, alt kısmından da altı tane ayak çıktı… Göz açıp kapayıncaya kadar altın, sapsarı bir böceğe dönüştü. Başkanın oğlu elini silkeleyip böcekten kurtulmaya çalıştı; ama bu hareketi etkisizdi. Yere düşen bütün altınlar böceğe dönüşüp saldırdı. Böceklerden canını kurtarmak isteyen genç, hızla dağdan aşağıya koşarken yere düştü. Üzerine çullanan böcekler tekrar havalandığında başkanın oğlunun kemikleri bile kalmamıştı.

Başkanın oğlunun da gruptan ayrılmasıyla beraber geriye demirci ve şair genç kalmıştı. Zirveye yaklaştıkça, dağ daha da dikleşiyordu. Hava karardığında yine bir düzlük karşılarına çıktı. Düzlüğün tam ortasında ateşlerle aydınlatılmış küçük bir gölet ve göledin de tam ortasında büyük bir fıskiye vardı. İki genç o kadar çok susamıştı ki bu gölet onlar için büyük bir nimet gibiydi. İkisi de hemen göledin kenarında çömelip avuçlarına doldurdukları suyu içti. Suyu kana kana içerken duydukları bir ayak sesiyle başlarını kaldırdılar. Karşılarındaki manzara ikisinin de gözlerini almıştı: dünyadaki bütün prenseslerden daha güzel bir kız. Saçları altın rengi parlıyordu, gözleri yeşim taşları gibi yemyeşildi, suratı bir porselen gibi pürüzsüzdü. Şair genç, hemen fırladı ve kızın önünde diz çöktü, kızın elini avuçları arasına alarak bir aşk şarkısı söylemeye başladı. Demirci genç de kıza hayran kalmıştı, buna rağmen kızlarla konuşma konusunda şair kadar kendine güveni yoktu.

Şair “Dağın zirvesine tırmanmakla kim uğraşacak, hayatımda gördüğüm en güzel kızı buldum,” dedi. Kız, şairi kolundan tutup ayağa kaldırdı. El ele tutuşarak dağdan aşağıya inmeye başladılar. Her adım attıklarında kız, biraz daha çirkinleşiyordu. Yüzünde siğiller çıkmış, sarı saçları samana dönüşmüştü. Küçük burnu kanca gibi bir şekil almıştı. Yeşim gözleri yakut gibi kıpkırmızı parlıyordu. Şair genç, kafasını kıza döndürdüğünde, o güzel kızdan eser kalmamıştı. Karşısındaki güzel kız, çirkin bir cadıya dönüşmüştü. Cadı, şairi hemen yakaladı ve şairin kanından bir güzellik iksiri hazırlayıp içti. Yine o güzel kıza dönüşmüştü. Şair genç artık cadının güzellik iksiri hazırlamak için kullanacağı bir köleydi.

Şair ile güzel kızın dağdan inişini izledikten sonra demirci, kaldığı yerden tırmanmaya devam etti. Zirveye yaklaştıkça artık adım atacak yer kalmamıştı. Ayağını attığı her kaya parçası ayakları dibinden kayıyor, tutunduğu dal parçaları hemen kırılıyordu.

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber, dağ yine altın rengine büründü. Demirci bütün gece tırmandığı için yorgunluktan tükenmişti. Kollarında hiç güç olmadığı hâlde tırmanmaya devam etti. Çünkü gücü tükenip elini bıraktığı anda yamaçtan aşağıya düşeceğini biliyordu. Elini bir kayaya atıp kendini yukarı çekecekken kaya yerinden oynadı ve aşağıya uçtu. Demirci tek eliyle asılı kalmıştı. Tam o sırada bir el uzanıp demirci gencin kolunu kavradı ve onu yukarı çekti. Genç, dağın bu kadar yüksek bir noktasında kendisinden başka bir insan görünce hayrete düştü. Adam kapüşonlu kahverengi bir cübbe giyiyordu, gri-beyaz sakalları vardı ve elinde de boyundan büyük bir asa tutuyordu. “Genç,” dedi, “gördüğün gibi dağın bu noktasından sonrasına tırmanmak imkânsız. Al bu ilacı ve geri dön.” Cübbesinin kolundan küçük bir şişe çıkardı ve demirci gence uzattı. Demirci genç, bir şişeye bir de dağın zirvesine giden yola baktı. Dağın zirvesine çıkmak adamın dediği gibi imkânsız görünüyordu. Çünkü dağın bu noktasından sonrası pürüzsüz ve kaygandı. Demirci genç, adamın elindeki şişeye uzandı ve hemen elini geri çekti. “Hayır,” dedi “Ben tırmanacağım. Çekil önümden. Bundan önce karşımıza çıkan kimsenin bize faydası olmadı.” Genç demirci, adamın omzunu hafifçe itip önünü açtı. Demircinin yaşlı adama dokunmasıyla beraber yaşlı adam yüzlerce yarasaya dönüştü ve yarasalar gökyüzünde ortadan kayboldu.

Şifacı yaşlı adamı geride bırakan demirci genç, dağın zirvesine giden son yola ulaştı. Dağın bu kısmı o kadar kaygandı ki elini attığı anda kayıp geri düşüyordu. Ne tutunacak bir dal ne de üzerine basılacak bir kaya parçası vardı. Demirci, umutsuzca yere çöktü ve dağın zirvesine baktı, “Keşke şifacı adamın verdiği ilacı alsaydım,” diye iç geçirdi. O anda dağ hareketlenmeye başladı. Demircinin hemen önünde dağ, bir içe göçüp bir dışa çıkarak zirveye kadar uzanan bir merdiven oluşturdu. Demirci, şaşkınlıkla bunun da bir tuzak olabileceğini düşündü; ama bu noktadan sonra kaybedecek bir şeyi olmadığından merdivenleri tırmanmaya karar verdi. Bir adım, bir adım daha… En sonunda zirveye ulaştı. Zirvede etrafına bakındı, ancak çiçeği görememişti. Yine içini bir umutsuzluk kaplamıştı. Umudunun tükendiği sırada yine bir mucize oldu ve zirvedeki karların arasından bir filiz yükseldi. Filizin ucunda bir tomurcuk oluştu. Tomurcuk patlayarak açıldı ve goncaya dönüştü. Goncanın yaprakları savrularak açıldı ve ortaya çok güzel bir çiçek çıktı. Sarı damarları olan masmavi bir çiçek… Demirci genç, çiçeğin yanında çömeldi ve çiçeğin kokusunu içine çektikten sonra çiçeği köküyle beraber topraktan söktü.

Dağdan aşağıya inmek, çıkmak kadar zor değildi. Demirci kısa süre sonra dağın eteklerinde uzanan kasabaya vardı. Kasaba halkı demirciyi ve elinde duran Nevruz Çiçeği’ni görünce hayrete düşmüştü. Belediye başkanı ve aşçının annesi, oğulları öldüğü için demirciyi suçluyordu; ama demirci onlara kulak asmadan evine doğru yürüdü. Kasabanın kızları, demirci gencin elindeki çiçeği görünce hemen dibinde bitti. Ona âşık olduklarını söylüyorlardı, fakat demirci onlara da kulak asmadan evine yürümeye devam etti. Ama bir kız önünü kesip boynuna sarıldı. Bu kız, şair gencin âşık olduğu kasabanın en güzel kızıydı. “Sana âşığım,” dedi.

Demirci “Hayır, bu sadece çiçeğin etkisi,” diye karşılık verdi. Kız ise “Hayır, benim gözüm çiçeği görmüyor, senin sağ salim geri döndüğünü görmekten başka bir şey beni mutlu edemez,” dedi. Demirci, bu güzel kızın şair gence yüz vermemesinin asıl sebebinin, kendisine âşık olması olduğunu anlamıştı. Demirci, duyduklarına inanamadı, sonunda “Şimdi annemin yanına gidip çiçeğin özünü anneme vermem gerek,” dedi. Kız da başıyla onayladı.

Demirci evine ulaştığında annesini yatağında ateşler içinde yatarken buldu. Hemen çiçeğin kökünü koparıp sapını sıktı ve içinden çıkan özü bir kâseye boşaltıp annesine içirdi. Annesi özü bitirir bitirmez ayağa kalktı, eskisinden de daha sağlıklı görünüyordu. Annesinin tamamen iyileştiğinden emin olduktan sonra, kasabadaki en güzel kızı onunla tanıştırdı ve onunla evleneceğini söyledi. Bahar bitmeden de demirci genç ile güzel kız evlenmişti.

On yıl sonra başkan; aşçı ve demircinin annesi de ölmüştü. Elli yıl sonra demircinin karısı da artık hayata gözlerini yummuştu. Ama demirci, aradan yüz yıl geçmesine rağmen ölmüyordu, ölemiyordu. Nevruz Çiçeği’nin asıl laneti, onu topraktan sökeni vurmuştu. Demircinin sevdiği herkes teker teker ölürken o sonsuza kadar yaşamak zorundaydı. Ölümsüzlük, onun hem ödülü hem de lanetiydi.

Ozan YILMAZ

Ozan YILMAZ 1990′da Üsküdar’da doğdu. Henüz daha 5. sınıfta öğrenim görürken hayal gücünü kullanmayı keşfederek çeşitli öyküler yazmaya başladı. Orta okula başladığında Robotlara Karşı adlı bir roman yazdı. Liseye başladığında ise bu romanı gözden geçirdi ve ismini Hedef: Klostro’nun Kalbi olarak değiştirerek tekrar yazdı. Daha sonra bu kitabın bir seri olması gerektiğine karar verdi ve Klostro’nun Kalbi kitabını temel alarak Hedef serisini yazmaya başladı. Hedef serisinin ilk kitabı Biznas’ın Sırrı 2009′da ikinci kitabı Kayıp Soy 2011′de iki kitabın birleşik hali ise 2012′de tamamlandı. Ozan Yılmaz şimdi serinin üçüncü kitabı Ölümsüzün Dirilişi üzerine çalışmalarına devam ediyor.

Diğer Yazıları - Website

Takip Et:
TwitterFacebook

5 yorum

  1. Ozan YILMAZ Yazar

    Eflatun Cem Güney Masal Yarışması için yazmıştım bunu. Tabii o zamanlar duyulan geçmiş zamanla anlatılıyordu. Duyulandan görülene çevirirken biraz zorlandım. Bir de bu sefer mutlu sonla bitmesini istemediğim için sonunu biraz daha farklı getirmeye karar verdim.

  2. Ruhşen Doğan Nar

    Masal fena değil; ama en güzel bölümü sonu olmuş bence. Masalın her masal gibi mutlu bir şekilde bitmesini beklerken, masalın sonundaki sürpriz etkileyici olmuş. Son üç-dört cümle tek başına birçok his uyandırıyor insanda.

    Masal biraz uzun olmuş gibi geldi; bazı gereksiz ayrıntılar atlansa ve masal daha kısa olsa, daha etkileyici olabilirmiş bence. Çünkü sondaki sürprizin başlangıca ne kadar yaklaşırsa, o kadar etkileyici olacağını düşünüyorum.

    Son olarak, bir iki yerde “göledin” sözcüğünü gördüm. İlk başta anlam veremedim; sonra “göletin” olduğunu anladım. İnsanın gözüne takılıyor. Belki başka bir masalda da demircinin daha sonra neler yaşadığını anlatabilirsin. Okumak, bilmek isterim.

    Teşekkürler, iyi günler.

    • Ozan YILMAZ Yazar

      Yorum için teşekkürler, Göledin/göletin olayına gelirsek o da Word’ün otomatik düzeltmesi. ‘Göletin’ yazdığımda altını çizip ‘bunu mu demek istediniz’ diye ‘göledin’i önerdi. Tabii, TDK’yı birincil muhattap almak daha doğru.

  3. Yunus Yazıcı

    Hikaye genel itibariyle güzel. İmla bakımından gayet temiz bir öykü. Birkaç yer dışında göze çarpan imla hatası yok.

    Anlatıma gelecek olursam, başkanın oğlu, aşçı, şair gibi ifadeler yerine keşke isimler kullansaymışsın. Böylece anlatım daha akıcı olabilirdi. Başkanın oğlunun geçtiği kısımlarda okumak çok zorlaşıyor bu nedenle.

    Çiçeğe ulaşılmasındaki asıl engelin insanların kendi arzuları olması gayet hoş. Zaten hikayenin asıl noktalarından birisi bu.

    Kalemine sağlık.

  4. Niphredil

    Hikayenin konusunu gerçekten beğendim. İnsanların arzularından bahseden hikayeler hep dikkatimi çekmiştir. Giriş kısmında kişilerin isteklerini tek tek yazmayarak hikaye içinde diyaloglarla sunabilir ve aradaki hikayeyi uzun tutan kısımlardan bu şekilde kurtulabilirdin diye düşünüyorum. Sanki yazarken bir sonraki cümle için heyecanlanmış, yazdığın cümleyi hızlı geçmişsin hissi uyandı içimde.
    Her neyse. Kalemine sağlık. Yeni öykülerini okumak dileğiyle.

Bir Cevap Yazın