Modern Kıyamet

18 Aralık 2012, Bir Haber Kanalının New York Merkez Stüdyosu

Laura saçlarını aynada son bir kez düzeltti. Canlı yayına çok az bir süre kalmıştı. Okuyacağı haberlere şöyle bir göz attı. Çoğu klişe haberlerdi bunların. Başkan’ın yardımcılarından birisiyle alakalı bir skandal iddiası, Suriye konusundaki politikalar konusunda yetkililerden gelen açıklamalar, bir de şu 21 Aralık muhabbetine dair bir haber vardı. “Olmasa şaşardım.” diye düşündü. Modern insan bir şeye taktı mı takıyordu. Belki de evrensel bir dayanak noktası arıyordu. Hep birlikte konuşabilecekleri bir konu buldular mı buna sımsıkı sarılıyorlardı.

İçeriden yönetmenin sesi geldi.

“Laura hazır mısın? Yayına başlıyoruz.”

Laura koltuğuna kuruldu, önündeki masanın üzerine ellerini bıraktı her zaman yaptığı gibi ve kameralara döndü. Yüzünde profesyonel gülümsemesi ile New York ahalisine seslenmeye başladı.

“İyi günler sevgili New York halkı. Bugün Başkan Obama Pakistan Dışişleri Bakanı ile bir görüşme yaptı, ikili ardından bir basın toplantısı düzenledi… Suriye konusunda şok gelişmeler oluyor… Başkan’ın hızlı hayatıyla gündeme gelen yardımcısı hakkında görevden alınacağı yönünde dedikodular kulislerde dolaşıyor.”

Tüm bu klişe haberleri verdikten sonra sıra hayatın tekdüzeliğinde sıkıntıdan patlayan New York’u heyecanlandıracak habere gelmişti. Laura hemen en gizemli bakışını takındı yüzüne.

“Sıradaki haberimiz, 21 Aralık tutkunu komplocuları heyecanlandıracak türde. Meksika’nın güneyindeki ücra bir bölgede şimdiye dek uygar dünyadan kendini yalıtmayı başarmış ve bugüne dek bir şekilde varlığını sürdürmüş bir Maya kabilesi bulundu. Ancak bulunan kabile üyelerinin hepsi üç gün önce ölmüşlerdi. Bu gizemli toplu ölüm konusunda herhangi bir açıklama yapılmazken bilim adamlarının bu kabilelerin Maya kökeninden geldiğinden emin oluşunun sebebi olarak kullanılan süs eşyaları ve tabletler üzerinde yapılan araştırmalar gösterildi. Komplo teorisyenleri bu kabilenin toplu ölümünün bir 21 Aralık kıyamet işareti olduğundan eminler…”

****   ****

   Üç Gün Önce, Meksika’nın Güneyinde Bir Yer

“Gökyüzü kararacak! Hepiniz birer salyangoz gibi ezileceksiniz. Zifiri karanlık ezecek sizi. Acımadan hem de. Gözlerinizden akan yaşı kurulayacak ateş. Elleriniz tutunacak yer bulamayacak.”

Kabilenin kırk yıllık şamanı bunları söylerken bir yandan da kıvrımlı figürlerle kabile şefinin hasta bedeninin önünde raks ediyordu. Sakalları kan gibi kırmızıydı, ama aralarda göze çarpan birkaç beyaz tel de yok değildi. Kaç yaşında olduğunu kabilede bilen yoktu. “Belki de,” diyorlardı, “kabilenin kendisinden bile daha yaşlıdır.”

Hükümdar ölümcül bir hastalığın pençesine düşeli beş gün olmuştu. Öylece yatıyordu. Kazandığı zaferleri simgeleyen kolundaki dövmeler de onun kadar cansız gözüküyordu.

“Kukulkan’dan mı haber almış yine şaman?”

Meraklı bir çocuk olarak bilinen Serd, böyle söylemişti. Soruyu ortaya sormuştu, cevaplayan olmadı. Bu arada şaman devam ediyordu.

“Xibalba, korkunun yurdu! Yer çökecek ve biz kendimizi bu dehşetin içinde bulacağız. Orman’ın ortasında bin yıldır yaşayan ağaçların atasını gördüm bugün. Gövdesinden ikiye ayrılmıştı. Baltalarla devrilemeyecek kadar genişti o ve Kukulkan bana dedi ki: O ağacın öldüğü gün, dünyanın da öleceği gündür. ”

Kabilenin savaşçı gençleri arasında mırıldanmalar başladı.

“Biz savaşmaya hazırız.” diyorlardı. “Kabilemizi yaklaşan şerden koruruz.”

Şamanın keskin kulakları tabii ki bu söylenenleri işitmişti. Bir anda tüm heybetiyle bu gençlerin üzerine yürüyüverdi.

“Sizin ne haddinize karanlığın ruhlarıyla çarpışmak,” dedi, “sizin sopalarınız onların bedenlerine işlemez. Üstelik bazılarının bedenleri dahi yoktur. Bekleneni, yaklaşanı engelleyemezsiniz.”

Uzakta ormanın gerisinde yükselen Yılanlı Tepeler’in üzerinde güneş batmak üzereydi. Orman’ın içi çoktan kararmıştı, ama ormanın ortasındaki bir düzlükte yer alan kabilenin yurdu hafif de olsa aydınlıktı daha. Tüm köy toplanmıştı. Gözler şamanın ve ortada kütükten yapılma bir yatağın üzerinde sırtüstü uzanan ve ölüme çok yaklaşmış olduğu iyiden iyiye belli olan hükümdarın üzerindeydi.

“Güneş batıyor, işte kardeşlerim, dünyayı son kez gördüğümüz günün içerisindeyiz, iyi bakın tüm ağaçlara ve örümceklere ve kaplumbağalara.”

Uzaktan kulakları sağır eden bir ses duyulmaya başlandı. Herkes korkuyla birbirine sarıldı. Şamanın söyledikleri hemen mi gerçekleşecekti? Üstelik ses gitgide yaklaşıyordu. Ölümün ve Xibalba’nın sesi miydi bu? Birazdan yer çökecekti belki de.

Sonra bütün kabilenin daha önce görmediği bir şeyler gözüktü ormanın içinden. Tekerlekli canavarlar yaklaşıyorlardı. Sesleri çıkaranlar da onlardı. Müthiş bir gürültü ortalığı kaplamıştı ve artık tüm kabile birazdan ölümle tanışacağından emin gibiydi.

“İşte bakın, canavarların içerisindeki insan görünümlü ruhları görüyor musunuz?”

Gerçekten de yaklaşan tekerlekli canavarların içerisinde insanlar vardı. Bunlar Maya soylu kabilenin insanlarına oranla çok daha açık tenliydiler. Esasına bakılırsa bu görünümleri kabilenin gözünde tam birer kötü ruh tasviri olmalarını sağlamıştı. Ve kötü ruhlar homurdanan tekerlekli canavarların içerisinde yaklaşıyorlardı. Gençler çivili sopalarını çıkardılar. Dünya’yı ve kabileyi kurtaracak son bir savaş için hazırdı hepsi. Oysa şaman bağırıyordu onlara.

“Onları daha da kızdırmayın. Beklenen kaçınılmazdır.”

Gençlerin içerisinde doğal liderlik dürtüleriyle öne çıkmış olanlardan biri heybetle bağırdı.

“Öylece kabilenin yok olmasına izin veremeyiz. Savaş düzeni alın. Kim kime ölümü getirmiş görelim.”

Gençler müthiş bir hızla savaş düzeni aldılar. Tekerlekli canavarlar epey yakına gelmişlerdi artık, ancak sonra yaklaşmayı bırakıp durdular. Sesleri de duyulmaz olmuştu. Yalnız arabaların içinden kötü ruhlar bir şeyler fırlatıyorlardı. Fırlattıkları şeylerden yoğun bir duman tabakası yükselmeye başladı, bu arada kötü ruhlar yüzlerine çirkin maskeler geçirdiler. Duman kabilenin üzerinde yükseldi, sonra hepsi birer birer öksürerek, hırıldayarak yere yığıldı.

****   ****

   “Bu Carlos ibnesini niye getirdik? Hiç hazzetmiyorum bu dingilden.” dedi Jack. Gözleri her daim kan çanağı olduğundan Kırmızı derlerdi ona arkadaşları. Bu lakabı hiç sevmezdi. Aslında dünya üzerinde sevdiği pek az şey vardı. Cip sürmek de bunlardan biriydi ve şu an yaptığı şey de buydu. Kocaman tekerlekleriyle araziyi ezen cipin sürücü koltuğundaydı.

Jack’in yanında oturan Harry koca göbeğine bakarak cevap verdi.

“Gerizekalı! Carlos senin ve arkadaki cipin bıraktığı izleri temizleyecek. Arkamızda iz bırakırsak hapishanede görürsün ibnelik neymiş.”

Jack’in sürdüğü cip önde, diğeri arkada ormandan çıktılar, düz bir araziye gelmişlerdi artık.

“Bunlar mı ortadan kaldıracağımız maymunlar?” diye bağırdı Jack. Ölümün kokusunu almıştı. Heyecandan titriyordu ve neredeyse direksiyonu kontrol edemez olmuştu. Jack, Harry, Carlos ve Victor bir ekipti. Modern World isimli bir güvenlik firması için çalışıyorlardı. Bugünkü işleri kaçak kereste işiyle uğraşan büyük bir firmanın önündeki bir engeli ortadan kaldırmaktı.

“Bu yerlileri bulurlarsa buraya bir sürü bilim adamı ve meraklı dolar.” demişlerdi yetkililer. “Sonra bunları korumaya alırlar ve bizim şirketimizin buralardan kaldıracağı milyonlarca dolarlık kereste işi güme gider. Onları ortadan kaldırmak sizin işiniz.”

Harry, kilo sorunlarından dolayı kısık çıkan sesiyle konuştu.

“Bunlar evet, yüz metre kala dur.”

İki cip arka arkaya durdular. Bu iş için özel ayarlanmış son teknoloji gaz bombaları hazırdı.

“Niye beş tanecik verdiler bu zehirli bombalardan?” diye sordu Jack.

Harry, Jack’e sinirli bir bakış attı.

“Ne çok konuşuyorsun Kırmızı, bu bombalar öyle dandik silahlar değil, geride hiçbir iz bırakmıyor. Bizim istediğimiz şeyi yapıyor yani. Kim bilir kaç papele patlamıştır keresteci ibnelere.”

Zamanı gelmişti. Karşıda uygarlıkla henüz tanışmamış onlarca yerli, uygarlıkla tanışmak üzere ellerinde çivili sopalarla bekliyordu.

“Hayat ne kadar basit,” dedi Harry, “çivili sopaları olanlar ölür, gaz bombaları olanlar yaşar.”

Ciplerin içerisinden gaz bombalarını salladılar. Ne olduğunu anlayamayan yerlileri keyifle izliyorlardı. Sonra sakince gaz maskelerini yüzlerine geçirdiler. Ortalığı kaplayan dumanlar ciplere kadar ulaşmıştı. Hırıltılar ve tek tük çığlıklar duyuldu, uzakta can çekişen yerliler yere kapaklanmaya başladılar.

On dakika kadar sonra dumanlar dağılmış ve ortalık akşamın sessizliğine bürünmüştü. Dört adam ciplerinden indiler. Hepsi birer sigara yaktı. Uzaktan cırcırböceklerinin sesleri gelmeye başladı.

“Şu son zamanlardaki 21 Aralık muhabbetine ne diyorsun?” diye sordu Jack. “Gerçekten dünya yok olacak mı sence?”

Harry göbeğini kaşıyıp sigarasından bir nefes aldı.

“Umarım doğru değildir. Şu işten alacağımız yüz bin doları harcamadan ölüp gitmek istemem doğrusu.”

Mümin Can

89 doğumlu, edebiyat ve sinema takipçisi...

Diğer Yazıları

Takip Et:
TwitterFacebook

2 yorum

  1. Ruhşen Doğan Nar

    Kendime yılbaşı hediyesi olarak Mümin’in bu öyküsünü seçtim. İyi ki de bu öyküyü seçmiş ve okumuşum. Tam istediğim gibi bir kısa öykü olmuş. Ne bir sözcük eksik, ne bir sözcük fazla. Öykünün sonu da etkileyici. Tam sevdiğim gibi…

    Gerçi ne yalan söyleyeyim, öyküyü okumaya başladığımda, öykü neden Amerika’da geçiyor ki, diye düşündüm ve gereksiz bir şekilde Amerika’da geçen bir fantastik öykü mü olacak diye korktum. Ama öyküyü bitirdiğimde, korktuğum başıma gelmedi. Öykünün Amerika ve Meksika’da geçmesi bilinçli ve manalı bir tercih.

    Öyküdeki eleştirel tavır da bir o kadar hoşuma gitti. Para için modern (!) dünyanın neler yapabileceğinin sıradan bir örneği. Öyküdekine benzer olayların yaşandığını haberlerde görmüştüm. Yirmi birinci yüzyılını yaşayan dünya medeniyetinin ne kadar modern olduğunun bir göstergesi.

    Öyküyü bitirdiğimde, aklıma televizyonda izlediğim bir görüntü geldi: Amazon ormanlarında modern dünyayla hiçbir iletişimi olmayan bir kabileyi bir helikopterle izliyorlar. Kabile üyeleri normal olarak çok korkuyor ve anlam veremedikleri bu nesneye oklar atıyorlar. Helikopter bir süre daha onları izledikten sonra oradan uzaklaşıyor. Bu haber, bir başarı örneğiymiş gibi gösterildi, sunuldu. Oysa ben o haberi gördükten sonra, acaba o kabilenin üyeleri ne düşünmüştür, helikoptere ne anlam vermişlerdir dedim. Büyük bir travma yaşadıkları ise kesin.

    Son bir soru ise, biz ve o kabile üyeleri arasında ne fark var? Özellikle dini konuda, biz onlardan ne kadar ilerideyiz veya onlar bizden ne kadar geride? Tek tanrılı dinlerden bihaber olan bu insanlar bir şey kaybediyorlar mı, cennetlik mi yoksa cehennemlikler mi? Bunun gibi yüzlerce soru var aklımda.

    Öykü için teşekkür ederim, Mümin. İyi ve keyifli bir okuma oldu benim için. Bazı şeyleri tekrar düşündürttü bana. İyi bir yıl diliyorum sana. Daha iyi öykülerle görüşmek üzere.

    • Mümin Can Yazar

      O helikopterle çekilen fotoğraf, öykü boyunca benim de aklımda dolandı durdu, yerlilerin ne hissetmiş olduklarını düşünmek çok ilgi çekiciydi, bir de mesela Aztekler’in İspanyol kaşif Hernan Cortes’i Tüylü Yılan (Quetzalcoatl) zannetmeleri ve bunun akabinde bu kaşif ve yanındaki istilacıların bu uygarlığı neredeyse toptan katletmeleri vardır. Tamamen yabancı kültürlerin karşılaşmaları, üzerinde durmaya değer bir konu sanırım. İnsanı anlamak için özellikle.

      Değerli yorumların için teşekkürler Ruhşen. Senin gibi okurlar olunca öykü yazmak daha zevkli. Görüşmek üzere.

Bir cevap yazın