Man of Steel

Siz de Man of Steel duyurulduğundan beri “Nolan’ın Batman filmlerinin Superman’lisi” hayaliyle yaşayanlardandınız değil mi? Merak etmeyin, evrende yalnız değilsiniz. O yüzden baştan uyarayım, o umutla yaklaşmayın bu filme, yoksa hayal kırıklığına uğrarsınız. Tıpkı kahramanımızın bu sefer insani tarafına değinilmesini bekleyen benim gibi. Lütfen hem süper, hem de uzaylı bir adamın insani tarafına değinmenin sırıtacağından bahsetmeyin. Zira gayet de öyle yapılabileceğini hem Richard Donner 1978’de hem de Bryan Singer 2006’da fazlasıyla ispatladılar. İkisi de bence 10 numara filmlerdi, hatta Richard Donner’ın ilk Superman’ininde doğaüstü bir düşmanı bile yoktu.

Peki, Batman gibi Tim Burton & Joel Schumacher’in ellerinde ölmüş bir seriyi bile mezarından dirilten bu “olabildiğince gerçekçilik çizgisine çekme” metodu neden Man of Steel’de uygulanmadı? Süper kahraman filmleri tarihinin sinemasal açıdan en başarılı filmleri olan Superman (1978), V For Vendetta, Nolan’ın Batman Üçlemesi gibi örnekler hep bu yöntemi kullanmadı mı zaten? O yüzden bu sorunun tek bir cevabı var: Warner Bros’un gelecek Justice League filmine uygun fantastik bir evrenin zeminini Man of Steel ile hazırlamak istemesi. Amacın tıpkı Avengers gibi doğaüstü bütün iyi ve kötü karakterlerin rahatça bir araya gelebileceği fantastik bir zemin yaratmak olması. Buradan da Warner Bros’un gerçek arzusunun ne yazık ki tarihin en iyi filmlerinden birini yapmak değil, aksine sadece gişe canavarı bir film yaratmak olduğunu kolayca çıkartıyoruz. Sinemasal kalitesi ne olursa olsun hem de.

O yüzden özellikle filmin ilk yarısı bir hayal kırıklığı eşliğinde geçiyor. Ellerinde genç Clark’ın bu dünyada adeta tanrısal yeteneklere sahip olduğu için yaşayacağı zorluklar ve adaptasyon süreci gibi güzel işlense harika sonuçlar verebilecek olağanüstü bir malzeme dururken filmin ilk 20 dakikasını son derece uzatılmış bir Krytpon gezegeni sahnesiyle dolduruyoruz. Tamam, bu sahneler General Zod ve Jor-El karakterlerinin ayaklarının yere basmasını sağlayan sahneler olabilir ama gayet çok daha kısa sürede aynı sonuç elde edilebilirdi. Asıl bomba ise Zack Snyder’in filmin omurgası için yaptığı seçimde patlıyor: Kabul edin sadece ben değil, hepimiz Superman’in özellikle çocukluk ve üniversite çağlarına bolca değinecek bir film tahmin ederken (Bruce Wayne insan olduğu halde Batman Begins’in bile ilk 1 saati böyleydi) bir anda yetişkinliğine geçildiğini görüyoruz. Yani filmin omurgası hepimizin görmek istediği geçmişi üzerine sürekli olarak yapılan flashback’ler üzerine kurulmuş durumda. Bu sahneler gene de hoş olsa da beklentilerin çok altında kalıyor, ağzımızı düşürecek diyaloglar, ağır alt metinler, senaryo sürprizleri beklerken çoğundan elimiz boş dönüyoruz.

Superman’in kostümünü alışı tam bir fiyasko mesela. Hazır bir kıyafeti öylece geçiriyor sadece. Hiçbir hazırlık süreci, geçmişi, öyküsü ya da Clark için hissettirdikleri yok kostümün. Superman’in o uzay gemisini nasıl bulduğunun son derece havada kalması, yaptığı kahramanlıkların gayet takip edilebilecek izler bırakması ve özellikle de neden kendi ırkı dururken bizi seçişinin son derece zayıf işlenmesi (ki olağanüstü bir malzeme, hatta filmin temel elementi bile olabilirdi) de cabası. Nolan’ın Batman’lerinde onca güç, şöhret, yetenek, paraya rağmen Batman de aslında bizim gibi bir insandı. Film bizi buna inandırabiliyordu. Fakat bu filmin öyle bir çabası yok. Sen neredeyse tanrısal güce sahip karakteri önümüze atıyor, hiç bir insani yönüne değinmiyor, anası-babası hariç bütün insanlardan eziyet çektirtiyor, sonra da sıra seçime gelince kendi ırkı yerine bizi seçmesine inanmamızı bekliyorsun. Kulağınıza inandırıcı geliyor mu?

Yanlış anlaşılmasın filmi hata bulmak için izlemiş de değilim, fakat yıllardır heyecanla bu filmi bekleyen benim gibi bir adam için bile sırtınızı dönemeyeceğiniz sorunlar bunlar. Neyse ki filmin oyunculuğu biraz bu sıkıntıları kapatıyor. Henry Cavill tabi ki bir Christopher Reeves olmasa da harika bir seçim olmuş Superman için. Clark’ın babası rolündeli Kevin Costner da kısa ama okkalı bir oyunculuk örneği sergiliyor. Ama bence filmin asıl yıldızı uzun zamandır izlediğim en etkileyici oyunculuklardan birini sergileyen General Zod rolündeki Michael Shannon. Kendisini izlerken insanın adeta tüyleriniz ürperiyor ve karşınızda gerçekten tek varoluş amacı (biraz faşistçe olsa da) halkını ayakta tutmak olan bir komutan görüyorsunuz. Gelgelelim Louis Lane seçimi ise tek kelime ile fiyasko.

İlk yarıdaki sorunları geride bırakırsak Zack Snyder asıl kozunu ikinci yarıda oynuyor ve ortaya olağanüstü bir görsel şölen çıkıyor. Superman ve düşmanlarının adeta şehri yok eden dövüşlerinin koreografileri gerçekten inanılmaz. İnsanın heyecandan kalp atışlarını yükseltiyor ve izlediğiniz kişilerin kesinlikle bu dünyaya ait olmadığı hissine fazlasıyla katılıyorsunuz. Zira aynı şekilde Superman’in ırkının tamamen dünya ırkından apayrı bir ırk olduğu da gayet güzel yansıtılmış beyaz perdeye. Hele ki Terraforming sahnesi! Adamlar gezegenimizin yer çekimi merkeziyle oynayıp, adeta Metropolis’i yıkarken resmen koltuğa gömülüyorsunuz. Şehrin yaşadığı doğaüstü terör inanılmaz bir başarıyla filme yedirilmiş, etkilenmemek mümkün değil. Tabi David Goyer tarafından yazılan senaryonun hakkını da vermek lazım. Zod’un kaybettiği halkını ve medeniyetini tekrar bizim gezegenimizde kurmak istemesi çok güzel bir senaryo seçimi olmuş.

Sonuç olarak özetlersek karşımızda sizi zekâsıyla değil ama olağanüstü güzelliğiyle etkileyen bir kız var diyebiliriz. Bu filmden çıkınca aklınızda kalanlar müthiş diyaloglar değil, Superman’in Zod’a havada gelişine çaktığı okkalı yumruk olacak da diyebiliriz. Ama özellikle çizgi roman uyarlaması çekecek yönetmenlere hatırlatılması gereken bir husus var: Çizimler ve kelimeler vasıtasıyla okurun zihninde en olmayacak evrenleri yaratabilirsiniz, fakat gerçek insanların yer aldığı filmlerde aynısını yapamazsınız, izleyici inanmak ister. Ya Lord of The Rings gibi bütün bir evreni fantastik bir düzenin üstüne kurgulamak gerekir, ya da süper kahramanı olabildiğince gerçek hayat sıkıntılarının üzerine oturtarak izleyici ile yakınlaştırmak, kendisiyle “olabildiğince” özleştirmesine izin vermek gerekir. Keşke Man of Steel’daki Superman de bizim dünyamızda sahip olduğu güçlerin sıkıntısını çekseydi, bu yüzden kendi ırkı ve bizim aramızda seçim yapmak konusunda zorlansaydı, dünyanın en güçlü adamı olduğu halde sevdiği kadının karşısında çaresiz kalsaydı, politik bir duruşu, kostümünün bir öyküsü olsaydı ve en önemlisi de ilk kahramanlığını gözyaşları içinde mahallemizden birini izler gibi coşkuyla izleyebilseydik, benimseyebilseydik. Ama olmadı. Hele ki böylesine yüksek potansiyele sahip bir kahramanı basit bir Amerikan kahramanına çevirmek… Buna cinayet denmez de ne denir?

Biliyorum, çok uzattığımın farkındayım. O yüzden artık bitiriyorum. Tüm sevabı ve günahlarıyla gene de oldukça iyi bir film Man of Steel. Belki de beklentiler bu denli yüksek olmasa şu an bu filmi baş tacı yapabiliyor olabilirdik. Ama tarihin en iyi filmlerinden biri olabilecekken böyle ucuz bir biçimde hedefi ıskalaması da insanı bir sinemasever olarak ziyadesiyle üzüyor.  Gene de bütün çizgi roman ve bilimkurgu hayranlarına gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

Emre Sümer

Oyungezer dergisinde serbest yazar, blog karalayan, E.A.Poe hastası, kısa öykü gönüllüsü, fantastik ve korku edebiyatı delisi, sinemakolik, motto'su "Hayal etmeden bilemeyiz" olan kişi.

Diğer Yazıları

Takip Et:
TwitterFacebook

Bir Cevap Yazın