Korkusuz (Bölüm 2)

İlk Bölümün Özeti: Matt Murdock, babasıyla beraber Hell’s Kitchen’da yaşayan bir çocuktur. Boks konusunda çok büyük bir yeteneğe sahip olduğuna inandığı babasını çok daha iyi yerlere gelmediği için suçlamaktadır. Babasına bu konuyu açar ve o akşam babası gerçekten de unutulmaz bir galibiyet alır. Fakat çok uzun süredir onu durduran şike mafyasının babasını öldürmesiyle gerçeği öğrenir ve kaçarken cam bir kapıya çarparak kör olur. Artık gerçeği göremediği ve korkup kaçtığı için kendisinden nefret etmektedir. İlk bölüm için BURAYA tıklayabilirsiniz.

Aşağıdaki öykü Daredevil isimli ünlü çizgi roman karakterine getirdiğim kendi yorumumdur. Bir baştan yaratmadır. Bu sebeple orijinal olay, içerik ve karakterlerle farklılar gösterebilir.


Adım Matt Murdock;

Eğer kör bir insansanız hayat zordur. Kör bir çocuksanız çok daha zordur. Çünkü Hell’s Kitchen gibi bir yerde özür ya da sakatlık gibi kavramlar yoktur, bunların hepsi sadece güçsüzlük olarak adlandırılır. Buradaki insanlar hayatlarındaki eksikliklerin hesabını başka bir eksik kişiye sorarlar. Evinde babasından şiddet gören bir çocuk bunu cebinizdeki 3-5 dolara musallat olarak ödetir. Kendi hayatına biçtiği değer de aşağı yukarı bu kadardır zaten. Ama bunu gerçekten o paraya ihtiyacı olduğu için yapmaz, ne de olsa illa ki sizin de birilerine karşı kendinizi güçlü hissetmeniz gerekir. Bu dediğime öyle hemen burun kıvırmayın, filmler bile karakterler onca acı çekip mutlu sona eriştiğinde biter. Çünkü siz onların mutlu olduklarını değil, acı çektiklerini izlemeyi seversiniz.

Babam öldüğünden beri sonsuz bir karanlıkta yaşıyorum. Soyut olduğu kadar somut da bir gerçek bu. Artık körler okuluna gidiyor ve bir ailem olmadığı için kilisenin sığınma evinde kalıyorum. Tanrının kendi evinde küçük bir şeytanın yetişiyor olması engin mizah anlayışına delalet olsa gerek. Lakin insan, gerçekten de adaptasyon yeteneği inanılmaz bir varlık. Zira her gün mahallenin çocuklarından dayak yemeye, kör olmaktan bile nasıl çok daha kısa sürede alıştığıma hala şaşıyorum. Neredeyse benim için ücretsiz bir mesaiye bile dönüştüğünü söyleyebilirim, ya da dayak yemek için her gün kendi cebimden para ödediğimi. Aslında bu durumdan çok da şikâyetçi sayılmazdım, çünkü biraz dayak, biraz mücadele hala hayatta olduğumu hatırlatıyordu bana. Lakin aynı kabullenişi babamın ölümünde duyduğum korku sebebiyle kendime duyduğum nefret için söyleyemeyeceğim. Çünkü şimdiye kadar kendimden hep nefret etmiş gibi hissediyordum artık.

Ama ne kadar sopalanırsam sopalanayım asla yardım çığlığı atmayacak ya da kaçmayacaktım. Korkuma yenilmektense onlara kaybedecektim. Birkaç okkalı yumruk atmadan da yere düşmeyecektim. Tıpkı babam gibi…

O Eylül akşamı her zamanki karanlığı saymazsak diğerlerinden farklı bir gündü. Çünkü ilk kez bana saldıran çocukların kaçarkenki bağırışlarını ve ayak seslerini duyuyordum. Aslında bu beni pek de pek mutlu etmedi, ne yazık ki daha onlara elimi sürmeye fırsatım bile olmamıştı. Ama işin ilginç tarafı, çevremdeki insanların heyecanlı konuşmalarına bakılırsa, serserileri sopalayan kişi sadece yaşlı ve kör bir adamdı. Kulağa çılgınca geldiğini biliyorum fakat buna inanmak zorundaydım. Sonuçta gerçeği gören gözleriniz yoksa başkalarının yalanlarına da inanmak zorunda kalırsınız. Gene de beni tutup yerden kaldırana kadar bu gizemli kişinin varlığına pek de inanmamıştım.

-Evlat, iyi misin?

-Sen… Nasıl yaptın bunu?

-Öfkeden körelmiş adamlar dövüşürken yapılabilecek en iyi şey, aradan çekilmektir.

-Ama sen de körsün?

-Yalnızca gören gözler kandırılabilir evlat. Bakmak ve görmek farklı şeylerdir.

-Gözlerin olmadıktan sonra ne fark eder ki?

-Bir duyunun kaybı diğerleri için kutsanmadır. Ben sana gerçeği koklamayı, tatmayı, duymayı ve en önemlisi de ona dokunmayı öğretebilirim. Ama ancak sen de istersen…

Doğduğumdan beri Hell’s Kitchen’da yaşamama rağmen böyle bir adamı hiç duymamış ya da görmemiştim. Hoş, bu saatten sonra da görebileceğimi pek sanmıyorum. Kim olduğunu geçtim, adını bile bilmediğim, kim olduğuna dair hiçbir fikrim olmayan biri, yardım etmeyi teklif ediyordu bana. Genelde soyulmaya alışık olduğum insanlar bunlar. Lakin görme duyumu geri kazanmayı ya da babamın yeniden hayata olmasını bir kenara bırakırsak hayatta daha önce hiçbir şeyi bu kadar çok istediğimi de hatırlamıyorum. Demiştim ya, insanın adaptasyon yeteneği gerçekten de inanılmaz. Üstelik beni de eğitmesi için yalnızca tek bir şartı vardı: Ne olursa olsun okula devam etmem ve başarılı olmam. Açıkçası o zamana değin ilk defa okula devam etmem için geçerli bir sebeple karşılaştığımı söyleyebilirim. Adil bir teklif gibi görünüyordu. Tam anlamıyla körlemesine şekilde bu teklifi kabul ettim.

Gitmeden önce ona adının ne olduğunu sordum. Kendisini tanımak adına iyi bir başlangıç olabilirdi. Ona Stick dememi istedi. Açıkçası adı “Değnek ” olan birisinden eğitim almak bir an için kararımı sorgulamama sebep oldu. Kendisine bunun ne anlama geldiğini de sordum fakat o sanki beni hiç duymamış gibi elimdeki kör değneğini neden kullandığımı sordu. “Yolumu bulabilmek için” diyebildim şaşkın şekilde. Sorunun cevabı yeterince aşikâr değil miydi? “Hayır, onu dengeni sağlamak için kullanacaksın. Yolunu ise kendin bulacaksın. Hayatta her şey dengedir. Dengen olmazsa ayakta bile duramazsın” dedi. Benimle dalga geçtiğini düşündüm ve kızgın şekilde bunun zırvalık olduğunu söyledim ki hafifçe güldü: “Daha az önce seni yerden kaldırdığımı unuttun mu evlat?”

Artık her gün okuldan sonra Stick’in yanına uğruyordum. Bu işi okuldan sonra yapmamızın sebebiyse okulu ektiğim günler beni eğitmeyi kesinlikle kabul etmemesiydi. Okulu asıp asmadığımı nereden öğrendiğiniyse hiç bilmiyorum. Kusura bakmayın, çalışma yerimizi görsel olarak pek fazla tarif edemiyorum. Zira burasının neresi olduğu bilmediğim gibi burası ya da başka bir konu hakkında pek fazla soru sormama da izin vermiyordu. Her şeyi olduğu gibi bir kabullenişti bu, ya hep ya hiç. Ama anlayabildiğim kadarıyla burası tamamen izole, köhne ve terk edilmiş geniş bir depo ya da boş bir bina olmalıydı.

İlk başlarda saatlerimiz sesleri dinlemek ve bunları uzun uzun yorumlamakla geçiyordu. Stick’in değneğinin tıkırtısı, depo kapısının gıcırtısı, dışarıdan gelen insanların bağırışları, kırık camlardan sızan rüzgârın ve hangi yönden geldiğini bilmediğim için suratımda patlayan hafif tokadının sesi. Kısaca gün içinde sadece duyduğunuz ve bir anlam vermeye uğraşmadığınız her türlü sesi saatlerce dinliyor, ardından da bu sesleri kullanarak kapının yeri, rüzgârın yönü gibi çıkarımlar yapmamı istiyordu. İlk çıkarımım da tokadın yüzünüzde patlayan sesini duymadan önce havada çıkardığı sesi dinlemek gerektiği olmuştu elbette. Ama inanın Stick’in sadece duyduklarıyla ne kadar iyi görebildiğini bilseydiniz ilk fırsatta bir göz doktoruna görünmekte gecikmezdiniz.

Haftalar ayları kovaladı. Havanın rengindeki değişimleri fark etmediğim için geçen zamanı da beraber yaptığımız eğitimlerle sayabiliyordum ancak. Lakin eğitim her geçen gün acımasızlaştığı gibi artık sokaklara da taşınmıştı. Arabaların, insanların, sokağın her türlü gürültüsünü dinliyor, kokusunu içimize çekiyor, dokunarak anlamaya çalışıyor ve en çılgın tarafı da hepsini birbirinden teker teker ayırt etmeye uğraşıyorduk. Daha doğrusu o adeta kulaklarıyla görüyor, ben ise sadece yolumu bulmaya çalışıyordum. Kalabalıklara girmekten de çekinmiyorduk. Bu sayede insanların konuşmalarını, nefes alış veriş hızlarını dinleyip, vücut dillerini takip edip, korktuklarında ortaya çıkan ter kokularını da koklayarak (kabul ediyorum pis bir iş) doğru söyleyip söylemediklerini ya da gerçekten ne söylemek istediklerini analiz ediyorduk. Bu sayede, her geçen gün insanların ağzından çıkan sözlere olan ihtiyacım daha da azalıyordu. Belki de Stick bu yüzden bu kadar az konuşuyordu. Ve itiraf etmeliyim ki hayatımda ilk defa insanların içini şeffaf camdan yapılmışlar gibi görmeye başlıyordum. Şunu asla unutmayın ki içinizi gören birine asla yalan söyleyemezsiniz.

Ayrıca benden hiç kimseye ihtiyaç duymamam için Hell’s Kitchen’ın körler için yapılmış haritasını tamamen ezberlememi istedi. Bu çılgınlıktı. Mümkün değildi. Ama ezberlemezsem eğitimi derhal bitireceğini söylediği an aslında bunun ne kadar mantıklı bir karar olduğuna tekrar kanaat getirdim. Başka seçeneğim olmadığı gibi boş vaktimden de bol bir şey yoktu. Geceleri odama çekilip bütün sokaklar ve apartmanların isimleri, nasıl dizildikleri, bu apartmanların kaç katlı olduğu, hangilerine girip girmemem gerektiği, kestirmeler, çıkmaz sokaklar, kısacası her şeyi en ufak detayına kadar ezberliyordum. Ya Hell’s Kitchen tahminlerimden 10 kat daha büyüktü ya da ben bambaşka bir yerde yaşamıştım. Başlarda imkânsız gibi gözüken bu görev zaman içerisinde insanlara olan muhtaçlığımı azalttıkça, daha da cesaretleniyordum. Öyle ki şu an mahallenin bir ucundan diğerine sizden daha çabuk varabilir, hatta kaybolduysanız dönüp sizi de alabilirim. Tabi benden yardım istemeye utanmazsanız.

Bunu kabul etmem aylar sürse de Stick haklıydı. Bunca yıldır farkında olmadan diğer duyularıma ihanet etmiştim. Dokunmak, koklamak, anlamak hatta duymak için bile sadece gözlerimi kullanmıştım. Öğrendiğimi ve anladığımı sandıklarımda hep bir şeyler eksikti. Ve daha da fenası, ben bunun farkında değildim. Bu yüzden gözlerimi kaybetmek her şeyimi de kaybetmeme sebep olmuştu. Şimdi yıllardır dışladığım o duyularımla görüyor, algılıyor ve anlıyordum. Biri yanılsa bir diğeri mutlaka doğruyu söylüyordu. Bütünün kusursuz birer parçası gibiydiler.

Lakin Stick’in haksız olduğu bir konu vardı: Bunlar dayak yememe engel olmuyordu…

Bir akşam ağzım-burnum kan içerisinde Stick’in yanına gittim. Öfkeden kendimi kaybetmiş gibiydim. Biliyordum, dayak yediğimi biliyordu ve orada öylece bekliyordu. Sabrım tükenmişti, bu işe aylarımı vermiştim. Dayak yemekten kurtulamayacaksam insanları anlamanın çok da bir anlamı yoktu, neden beni dövdüklerini anlamak fazla bir şeyi değiştirmiyordu. “Bana dövüşmeyi ne zaman öğreteceksin? NE ZAMAN?” diye öfkeyle bağırdım.

Yüzüme her zamankinden daha okkalı bir tokat patlattı. “Bunun geldiğini gördün mü?” dedi.

“Hayır” dedim şaşkın biçimde. Açıkçası böyle bir yanıt beklemiyordum. O zaman bir tokat daha indirdi suratıma. Ardından bir tane daha. Can yakmasından ziyade sinir bozucu tokatlardı bunlar. Ve amacını layığıyla yerine getiriyorlardı da. “Beni dinleme” dedi. “Sadece elimin sesini dinle”.

Bir, iki, üç, dört, beş. Kısa aralıklarla farklı yönlerden tokatlar patlıyordu suratımda. Bunu neden yapıyordu? Bugün yeterince dayak yememiş miydim? Beni sadece daha da fazla öfkelendiriyordu. Lakin ona karşı koyacak cesaretim de yoktu. “Öfkeni dinleme” dedi. “Sadece elimin sesini dinle”.

“YETER!” diye haykırdım. Bu sadece tokat sayısını daha da arttırmaya yaradı. Çılgınca kendimi savunmaya çalıştım ama işe yaramıyordu. Her seferinde yüzümün açık noktasını eliyle koymuş gibi buluyordu. “YETER DEDİM!” diye gözlerim dolmuş biçimde bağırdım. “Kendini de dinleme” dedi. “Sadece elimin sesini dinle”.

Sinirimden ağlar biçimde vücut hareketine ve yaklaşan elinin sesine ilk kez kulak verdim. Ve sağ elini havada yakaladım. Ardından başka tokat da gelmedi. Gözlerimden yaşlar boşanırcasına ağlamaya başladım. Hafifçe bana sarıldı. “Bana kızgın değilsin evlat, ya da seni döven çocuklara. Sadece kendi çaresizliğine kızgınsın. Neden senin okula devam etmeni istediğimi şimdi anladın mı? Ve neden seni eğittiğimi? Seni buradan çıkaracak şey yumrukların değil. Tıpkı babanı da çıkartamadığı gibi. Şimdi söyle bana, üniversitede ne okuyacaksın?”

Haklıydı. Daha önce hiç düşünmediğim bir konuda o an kararımı verdim. Kafamı kaldırdım “Avukat olacağım” dedim..

“Sonunda gerçeği gördün evlat” dedi.

Görmesem de gülümsediğini pek ala biliyorum…

Emre Sümer

Oyungezer dergisinde serbest yazar, blog karalayan, E.A.Poe hastası, kısa öykü gönüllüsü, fantastik ve korku edebiyatı delisi, sinemakolik, motto'su "Hayal etmeden bilemeyiz" olan kişi.

Diğer Yazıları

Takip Et:
TwitterFacebook

Bir cevap yazın