Koloni Editörü. John Smith

Dış halkadaki Rau limanından döndükten sonra, 1599’da İngiltere’nin Lincolnshire kasabasında ortaya çıktı. Çiftçi George Smith’in oğlu olarak dünyaya geldiğini iddia ediyordu. 16 yaşındayken veremli babasının ölümü üzerine çırak olarak çalıştığı işyerini terkederek İngiltere’den ayrıldığına dair bir hikaye uydurdu.

 

Zamana yayılmış kütle dalgalarını olasılık çemberinde tam bu tarihte izole edip yakaladığını kesin olarak hesapladık.

 

4-4-6-1. Konuya hakim olanlar bilir: Siz ışık hızına yakın bir süratle iki aylık bir yolculuğa çıkıp döndüğünüzde dünyada üç yüz yıl geçmiştir.

 

Hikayeye dönersek, 1599’da çoğu kişi bilmese de aslında ilk olarak kral Henry’nin huzuruna çıkmış ve Yeni Dünya’da koloniler kuracak olan imparatorluk şirketinde çalışabilmek için dilenci gibi yalvarmıştır.

 

Deli Kral Henry genç adamın önce kendisini kanıtlaması gerektiğini, bunun için de kanalı geçip Fransa’da İspanyollara karşı oluşturulmuş olan istila ordusunda yer almasını söyler. Muzaffer olursa geri dönüp hayalperest Yeni Dünya projesine katılabilecektir.

 

Lancaster şövalyeleri tarafından zaten tarumar edilmiş koyu katolik İspanyollar üzerinde kısa sürede parlak bir zafer kazandılar. Ancak dönüş yolunda bitkin bölük baskına uğradı ve bir grup başı bozuk paralı asker tarafından esir edilerek güneye kaçırıldı.

 

Kısa bir süre sonra kendini Adriatik’in telaşlı ve kuzeyden esen fırtınalı sularında buldu. Üçlü sıralarda kırbaç yediği yüz altmış kürekli kadırganın efendisi Castellolu bir devşirme olan Kılıç Ali Paşa’nın ta kendisiydi (bkz: Koloni Editörünün Notları D66x). Dikkatli okuyucularımız Kılıç Ali Paşa ile yollarının bu şekilde kesişmiş olmasını çok ilginç bulabilirler. Zira bundan bir sonra gerçekleşecek olan buluşmaları yüzyıllar sonra yörünge muhafızı M.Z.Z. Mezopotamya’nın güvertesi olacak.

 

1600 senesine dönelim ve hızlanalım. Odysseus’un diyarı olan Kefalonya üzerinden Kiklat adalarına doğru şarap renkli denizde seyrüsefer ettiler. Geçtikleri rota üzerinde Rodos’un intikamını almaya yenin etmiş Maltalılara rast gelince kopan hengamede zincirini koparıp yüzerek karaya çıkmayı başardı.

 

Kuzeye doğru kaçtığında artık göz alabildiğine yemyeşil uzanan Macar ovalarındaydı. Beyaz atlı, pos bıyıklı bir savaşçı ona kendisine çok tanıdık gelen bir vaadde bulundu. Yoluna devam edip İngiltere’ye dönebilirdi. Ama önce buranın adaletli kralı için savaşıp kendini kanıtlamalı ve özgürlüğünü kanla kazanmalıydı.

 

Artık Voyvoda Cesur Micheal’in Macarlarıyla at sürüp Osmanlının atadığı kukla Wallachia (yani Eflak) despotu sarıklı Ieremia’ya karşı palazlanmış kılıcını savuruyordu. Pürtelaşlı bir itinaya sahip mizacı ile ilk olarak gün ve gün silah arkadaşları arasında saygı kazandı.

 

Temeşvar boylarında bir mücadele sırasında düelloya giriştiği komutan rütbeli üç Osmanlı sipahisini öldürüp kara kafalarını kesti. Bu olayın ardından Transilvanya prensi Tezgeçer Sigismund Bathory tarafından şövalye ünvanı verilerek üç-Türk kafalı rölyefle bezenmiş ürkütücü bir sancağın sahibi oldu.

 

Artık işin şekli nihayet değişmiş, İngiltere’ye dönüş biletini cebine koymuştu. Ancak eski dünyanın toprakları kanla yoğrulmuş derler. Bu defa karşılarına çıkanlar yılan desenli ağılı oklar taşıyan Tatar akıncılarıydı. Burada aldığı ok yarasının kararıp içe çökmüş izini hala taşır.

 

Zincire vuruldu ve Tatarlar tarafından yedi diyarın dört köşesinden esirlerin istiflendiği Konstantiniye köle pazarında tıpkı bir hayvan gibi satıldı. Kendisini alan sivri burunlu Rum onu Trabzonlu metresinin Galata’daki cumbalı ahşap malikanesine yerleştirdi. Bundan sonra akılcı davranıp farklı bazı meziyetlerini kullanması gerekecekti.

 

Rum cariyeyi kendisine aşık edip kendisini satın alan adamı da öldürdükten sonra onun kıyafetlerini giyerek Konstantiniye günlerine noktayı koydu. Bu defa deneyimin verdiği içgüdü ile kuzey yolunu kullanarak Kırım üzerinden votkanın ve kanatlı Hussar şövalyelerinin diyarı Polonya’ya ulaştı. Oradan sonrası çocuk oyuncağı.

 

Puslu, soğuk çiğ damlaları ve fırtına martılarının çığlıklarının uzaklardan duyulduğu sessiz bir sahilden kutsal Britanya topraklarına tekrar ayak bastı.

 

O yokken kral değişmişti. Eski deli kralın verdiği söze sadık bir kral James buldu karşısında.

 

Bundan böyle Yeni Dünya’da koloniler kurmakla görevli Virginia şirketinin dahiyane fikirlere imza atan yeni yeteneğiydi. Önderliğini Discovery isimli geniş gövdeli karavelin yaptığı üç gemilik küçük donanmaları ile Atlantik’in ölümcül sularına meydan okudular ve 26 Nisan 1607 sabahı bugün Virginia dedikleri Yeni Dünya topraklarına çıkıp Jamestown K.O.L.O.N.İ.sini kurdular.

 

Yolculuk sırasında grandi direğine orjinaline uygun olarak diktirdiği üç Türk başlı sancağını da çekmek istediğinden isyan çıkarmakla suçlanıp karaya çıktıklarında idama mahkum edildi. Ancak aynı gün kraldan yola çıkarken aldıkları mühürlü emirler açılınca K.O.L.O.N.İ.nin muktedir lideri olmakla görevlendirildiği ortaya çıktı ve en hafif tabirle işin şekli değişti.

 

Üç Türk başlı sancağını yeni dünyanın ilk kolonisinde artık korkmadan tekrar dalgalandırabilirdi.

 

Eylül ayına kadar yetersiz beslenme ve hastalıklar nedeniyle 110 kişilik K.O.L.O.N.İ.den geriye sadece 44 kişi kalmıştı. Bölgenin yerlileri olan gururlu Powhatan kabilesinin genellikle yaban hindisi olarak yaptığı hayati yardımlar ülkede yüzyıllarca Şükran Günü olarak anılmış bir geleneğin başlangıcıdır.

 

K.O.L.O.N.İ. lideri olarak bölgenin haritasını çıkarmak üzere yaptığı bir çalışma sırasında yerlilerle arasında çıkan gereksiz bir çatışmada esir edilerek Powhatan yerleşimine götürüldü. Bir kez daha idama mahkum edilmişti. Ve bir kez daha kurtuluş hiç beklenmedik bir biçimde sanki gökten indiriliyordu. Başını ezip canını alacak olan taş baltanın önüne atlayıp infazı durduran ve sakladıkları gizli aşkı açığa çıkaran kabile şefinin kızı Pocahontas’dan başkası değildi.

 

İkinci defa ardında kırık bir kalp bırakarak kendini yola vurması gerekiyordu.

 

Onun adı John Smith, M.Z.Z. Mezopotamya’nın amirali. Yörüngedeki son saldırıda gösterdiği sıradışı başarının ardından hepiniz eminim onun hakkında daha çok şey bilmek istiyordunuz.

 

Benim onunla ilk karşılaşmam dünya zamanı ile yirminci yüzyılda oldu. O sırada ilk kolonisini 1607 senesinde kurduğu Birleşik Devletler’in başındaydı. Büyük ölçekli olarak hala kolonisinin başındaydı diyebiliriz. Kendisine John F. Kennedy diyordu ve Eylül 1962’de onu yüz milyonlara şu sözleri haykırırken buldum:

 

“Neden diyor bazıları, Ay’a gitmek neden?! Neden en yüksek dağa tırmanmak diye de sorabilirlerdi. Neden, bundan dört yüz sene önce bir yelkenliyle Atlantik’i geçmek? Çünkü biz Ay’a gitmeyi seçiyoruz! Biz bu onyıl içerisinde Ay’a gitmeyi seçiyoruz. Kolay olduğu için değil, zor olduğu için. Bu koloniyi kurmaya gidiyoruz! Çünkü bu amaç en gelişmiş beceri ve kuvvetlerimizi bir araya getirip odaklama amacına hizmet edecek. Biz Ay’a gidiyoruz!”

 

Sanırım onu dinleyenler şahsen gitmek üzere olduğunu hiç fark etmemişlerdir. Bu konuşmayı yaptıktan bir süre sonra suikast olayını tertipleyip sessiz sedasız dünyadan ayrıldı.

İkinci Bölüm….

2 yorum

  1. Seran Demiral

    Koloni Editörü ‘serisi’ -demek mümkün sanıyorum- tarih ile bilimkurguyu harmanlama, zamansal sıçrayışlar yapma konusunda muazzam değerde bana kalırsa; özellikle bunun için tebrik etmeliyim. Ancak; kısa ve tadı damakta kalan bu hikayecikler, kafadaki güzel fikirlerden parçalarmış gibi duruyor. Daha uzun ve kurgusal lezzeti de beraberinde taşıyacak benzer türde öyküler okumayı bekliyorum şahsen 🙂 İyi çalışmalar diliyorum.

  2. Çağdaş Yetkin Yazar

    Teşekkürler, Olabilir 🙂 Bunların birleşmesinden oluşan enfes bir büyük hikaye veya roman ortaya çıkarmak zor değil. Kuantum renk dinamiğindeki bir sapma değişik zamanlarda istem dışı sıçramalara neden olabilir.. kim bilir..

Bir cevap yazın