KATİL

Grunge background with a print of a bloody hands

Her sabah olduğu gibi saatin alarmı çalmadan dakikalar önce kalktım, elimi yüzümü bol suyla yıkadım. Mutfağa gidip su ısıtıcıyı doldurdum ve çalıştırdım. Kaynayacak olan suyla çay mı kahve mi yapılacağına karar vermesi için eşimi uyandırmaya yatak odasına döndüğümde onu cenin pozisyonunda kıvrılmış uyurken buldum; daha doğrusu uyur gibi yaparken…
Elimi uzatıp yüzüne dökülen saçları kulağının arkasına koydum. Gözlerini aralayıp hafifçe inledi; “Bu sabah kendimi iyi hissetmiyorum Engin.”
Gözlerinin içine bakıp anlayışla gülümsedim, “Bugün işe gitme istersen canım, evde kalıp dinlen tamam mı?”
Yorganın altında iyice kıvrılırken “Tamam” diye fısıldadı. Onu odada bırakıp kendime kahve yapmak üzere mutfağa döndüm. Bir haftadır her sabah evimizde bu garip oyun sergileniyordu. Eşim Elif, sabahları işe gitmemek için farklı bahaneler uyduruyor, ben de bu bahaneleri içtenlikle kabul edip ona işe gitmemesini tembihliyordum. Saat 08:30 olduğunda beni işe uğurlamak için kalkıp kapıya kadar geliyor, yanağıma bir öpücük konduruyor, “Şafak Hanım’a, bugün her zamanki saatte vakıfta olacağımı söylersin.” deyip işe gitmeme konusundaki kararından vazgeçiyordu.
Elime bir fincan sıcak kahve alıp mutfak balkonuna geçtim. Tüm duyularım geçmişin anıları ve geleceğin kaygısı tarafından işgal edilmişti sanki. Bu mevsimde sabahları ayaz olurdu ama hiç üşümüyordum. Sokak bomboştu ya da oldukça kalabalık; bakıyordum ama görmüyordum. Kahveden bir yudum aldım, ne tadı vardı ne de kokusu…
Elif’le üniversite yıllarında tanışmış, okul biter bitmez de evlenmiştik. Yıldırım aşkından daha öte, ruh eşini bulmak gibi bir şeydi bizimkisi. Yüksek notlarla mezun olmak iş bulmamızı kolaylaştırmıştı. Ben büyük bir şirkette işyeri psikoloğu olmuştum, Elif ise özel bir klinikte terapist olarak çalışmaya başlamıştı. 3 yıl boyunca her şey yolunda gitti; ta ki evin tek çocuğu olan Elif, anne ve babasını bir trafik kazasında kaybedene kadar…
Bu durum Elif için tam bir yıkımdı. Bir süre izin kullandıktan sonra “Kendi sorunlarımın bile üstesinden gelemezken başkalarının sorunlarını çözmesine nasıl yardımcı olabilirim ki” deyip işi bıraktı ve kendini eve kapattı. 5 yıl boyunca elimden geldiği kadar onunla ilgilendim; birlikte yemeğe, sinemaya, tiyatroya, konserlere gittik. Her yaz turistik gezi turlarına katılıp yeni yerler, farklı kültürler keşfettik.
Onu bataklık gibi içine çekip hareketsiz bırakan keder zamanla hafifledi hafiflemesine fakat böylesine yoğun bir duygudan artakalan boşluk hissi yerini koskoca bir uçuruma bıraktı. Elif’in yüreğini kuşatıp herkesten ve her şeyden uzaklaşmasına neden olan bu derin uçurumun adı “yas” değildi, öfkeydi. Neye ya da kime karşı olduğunu bilmediğim saf bir öfke…
Bundan hem bir eş hem de uzman bir psikolog olarak emindim ve o güne dek hiç yapmadığım bir şey yaptım. Elif’in günlüğünü alıp yazdığı son sayfanın ilk cümlesini okudum; “Ben bir katilim!”
Bir tek cümle insanı nasıl aniden altüst edebilirdi ki? O tek cümleyi okuduktan sonra kaybettiğim dengemi yeniden bulabilme umuduyla panik halinde günlüğü kapatıp çekmecedeki yerine kaldırdım. Korkum, merakıma üstün gelmişti. Okumaya devam etmek istiyordum istemesine fakat öğreneceklerimden korkuyordum. Elif “Ben bir katilim” derken neyi kastediyordu? Onu kuşatan derin öfkenin nedeni bu muydu? Öfkesi, onu katil yapan kurbanına karşı mıydı yoksa katil olduğu için kendi kendine mi öfkeleniyordu?
Aklıma Elif’in anne-babasının ölümüne sebep olan sarhoş kamyon şoförü geldi. Adam, 2 yıl hapis yatmış, hapisten çıkar çıkmaz da bir araba ona çarpıp kaçmıştı. Adam ölmüştü ve olayın faili bulunamamıştı. O zamanlar bu durumu ilahi adalet olarak yorumlamıştım fakat şimdi… Garip olan şey ise Elif’in arabasını apar topar satışa çıkarmasıyla o olayın aynı tarihlere denk gelmesiydi. Neler düşünüyordum ben? Yıllardır tanıdığım, sevdiğim, yatağımı ve hayatımı paylaştığım Elif katil olamazdı. Olabilir miydi?
Bir süre tüm bu düşüncelerin beni hırpalamasına izin verdim. E ne de olsa yeterince hırpalanmadan en doğru kararları alamazsın. Sonrasında, günlükte okuduğum o cümleyi unutmaya ve hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam etmeye karar verdim. İngilizlerin şu meşhur sözü gibi “Ignorance is bliss” ya da benim deyimimle “Bilmemek mutluluktur”.
Derken bir gün, hiç beklemediğim bir anda Elif, artık faydalı bir şeyler yapmak yani çalışmak istediğini söyledi. O gün konuyu çalıştığım şirketin Genel Müdürü Başak Hanım’a açtım. Başak Hanım, kurucu üyelerinden olduğu bir yardım vakfının 17 Ağustos depreminde yakınlarını kaybeden insanlar için grup terapileri düzenlediğinden söz etti. Ardından da Elif’in bu grup terapilerinde görev alıp alamayacağını sordu.
Başak Hanım’ın iş teklifini Elif’le paylaştığımda gözleri ışıldadı. Grup terapileri yurtdışında oldukça yaygındı fakat Türkiye’de henüz yeni yeni gündeme gelmeye başlamıştı ve ilkler her zaman Elif’i heyecanlandırırdı. Fakat tüm heyecanı daha ilk iş gününün sonunda bir balon gibi söndü.
Nedeninin sorduğumda belli belirsiz cevaplar verip konuyu geçiştirdi. Derdini, sıkıntısını bana açması için üstelemem gerektiğini biliyordum ama yapmadım. Zaman zaman ufak değişiklikler olsa da sahip olduğum hayatın kendi içinde belli bir dinamiği vardı ve ben bunu korumak için her ne gerekiyorsa yapmaya hazırdım. Elif’ten alacağım yanıtlar her şeyi yerle bir edebilirdi. Bu çok bencilce olsa da mümkün mertebe soru sormamaya, sorduğumda ise bir yanıt alma konusunda fazla ısrarcı olmamaya çalışıyordum.
Elif’in “Günaydın” diyen sesini duyunca birden irkildim. Elinde bir fincan kahveyle karşımda dikiliyordu; “Kahve yaptım. Sen de ister misin?” deyip gülümsedi. Saate baktım, neredeyse 08:30 olmuştu. “Teşekkürler ama işe gitmeliyim.” dedim. Evrak çantamla ceketimi almak için salona doğru yöneldiğim sırada, “Engin, bugün işe biraz geç gidebilir misin?” diye arkamdan seslendi.
“Neden, bir şey mi oldu?”
“Seninle konuşmam gerek.”
“Peki” dedim ve mutfağa geri dönüp Elif’in tam karşısındaki sandalyeye oturdum.
“Son zamanlarda sana karşı pek açık olmadığımın farkındayım.” diye söze başladı. Gözlerini kısıp sürekli ellerini ovuşturmasından konuya girmekte zorlandığını anladım. Ona güven verici sözler söylemem, her zaman ve her koşulda yanında olduğumu belirtip bana açılmasını kolaylaştırmam gerektiğinin farkındaydım. Buna rağmen “Bilinçaltı” denen o bencil ve paranoyak serseri beni durdurdu.
“Bunu daha fazla yapamayacağım Engin.”
“Neyi?”
“Grup terapisi işini…”
Bu benim tam olarak söylemesini beklediğim şey değildi; gerçi tam olarak ne söylemesini beklediğimi ben de bilmiyordum ama içim biraz rahatlamıştı.
“Çalışmak istediğini sen söylemiştin.”
“Evet ama işler pek umduğum gibi gitmedi.”
“Sorun nedir?”
“Açıkçası gruptakilerin paylaşımda bulunması için gereken güven ortamını oluşturma konusunda yetersiz olduğumu düşünüyorum.”
“Böyle düşünmemelisin Elif, 4 grupla dönüşümlü olarak sadece 2’şer seans yaptın. Bence onlara biraz daha zaman tanımalısın.”
“Evet, çıldırtıcı şekilde sessiz geçen toplam 8 seans…”
“Tamam, eğer istediğin buysa…” deyip ellerimi sen bilirsin anlamında iki yana açtım.
“Sadece Başak Hanım’a karşı mahcup olmaktan dolayı endişeliyim.”
Her ikimiz de ayağa kalkmıştık. Yanına gidip ona sarıldım, “İşi bırakmak daha iyi hissetmeni sağlayacaksa hiç düşünmeden bırak.” dedim.
“Ama?”
“Ama ben senin yerinde olsam başka taktikler denerdim.”
O arada cep telefonum çaldı, şirketten arıyorlardı. Telefona cevap verip hemen geleceğimi söyledim. Elif, her zamanki gibi beni kapıya kadar geçirip ben ayakkabılarımı giyerken, “Başka taktikler derken ne demek istedin?” diye sordu.
“Belki de bu insanların; onlara yaşadıkları yas sürecinin atlatılması gereken evrelerden ibaret olduğunu psikolojik terimlerle açıklayan bir uzmandan ziyade rahatça dertleşebilecekleri, onların halinden anlayan birine ihtiyaçları vardır.”
“Zaten akrabalarıyla ve arkadaşlarıyla yeterince dertleşiyorlardır. Bir uzman gözüyle onları değerlendirip yönlendirmeden bu ne işe yarar ki.”
“Elbette bir uzman olarak yapman gerekeni yapacaksın fakat öncesinde gerçek hislerini seninle paylaşmalarını sağlamalısın. Sonuçta 17 Ağustos depreminde olmasa da sen de sevdiklerini kaybettin. Yaralarını görmek istiyorsan öncelikle sen onlara kendi yaralarını göstermelisin.”
Yanağına bir öpücük kondurup kapıdan çıktım. Arabamla yoğun trafikte ilerlerken içimde garip bir huzur vardı. Saat 10:00’daki performans değerlendirme toplantısına ucu ucuna yetişip şirketin yönetim kuruluna kısa bir brifing verdikten sonra saat 12:30 gibi öğlen yemeği için en yakındaki lokantaya gittim. Tam sipariş vermek üzereyken cep telefonum çaldı, arayan eşimdi.
“Alo Engin”
“Efendim hayatım”
“Bu sabah söylediklerini çok düşündüm. Sanırım sen haklısın; yaralarını görmek istiyorsam önce kendi yaralarımı göstermeliyim.”
“Yardım edebildiğime sevindim.”
“Engin!”
“Evet?”
“Ben şu anda vakıf binasındayım. Sabah sen gittikten sonra tüm terapi gruplarındaki kişilere haber verdim. Yarım saat içinde hepsi gelmiş olur. Her şeye baştan başlamak ve grup seanslarını yeniden planlamak istiyorum. Bu günlük açılış konuşmasını ben yapacağım. Senin de burada olup söyleyeceklerimi duymak isteyebileceğini düşündüm. Çünkü bu bir itiraf konuşması olacak.”
Ben daha cevap veremeden telefon kapandı. Bir anda göğüs kafesime bir fil oturdu sanki. Nefes almak giderek güçleşiyordu. Beni altüst eden o tek cümle “Ben bir katilim!” yeniden beynimin içinde yankılanmaya başladı. Faka bu kez ona başka bir cümle daha eşlik ediyordu; “Bu bir itiraf konuşması olacak.”.
Birkaç trafik kuralını ihlal etme pahasına vaktinde yetişmeyi başardım. Vakıf binasının kapısındaki görevli herkesin konferans salonunda toplandığını söyleyince koşar adımlarla salona doğru ilerledim. Salona girdiğimde Elif çoktan kürsüdeki yerini almıştı bile. Elif’in yaptığı grup terapilerine katılanların sayısı toplam 40 kişi olsa da salonda en az 100 kişi vardı. Bir an için Elif’le göz göze geldik. Beni gördüğünde başını hafifçe öne eğip gülümsedi. Kendime arka taraflarda boş bir yer buldum. Şimdilik tek yapabileceğim sessizce oturup konuşmayı dinlemekti. Önümde iki olasılık vardı ve ben giderek daha çok ne kadar paranoyak biri olduğumu gösterecek, kendimi tam bir ahmak gibi hissedeceğim ikinci olasılığın kuvvetle muhtemel olduğunu düşünmeye başlıyordum.
Elif, şimdi kürsüde kendisinin de tıpkı onlar gibi sevdiği insanları kaybettiğinden ve bu kaybın kendisini ne kadar çok etkilediğinden bahsediyordu. Derken birden susup çantasındaki günlüğünü çıkardı ve ben daha ne olup bittiğini anlayamadan “Sizlere bir itirafta bulunacağım.” deyip günlüğünün son sayfasını okumaya başladı.
“Ben bir katilim! İnsanoğlunun yaradılışından ötürü, insan olmamdan ötürü, yani kısacası doğamdan ötürü her insan gibi ben de bir katilim. Kaybettiğim sevgili annemi ve babamı bir anlığına bile hatırlamak öyle tarifsiz bir acı veriyor ki, buna dayanamayan zihnim birer birer onlarla olan ortak hatıralarımızı katlediyor. Ne kadar mücadele etsem de yaradılışıma karşı gelemiyorum. Çaresizce; yüzlerindeki çizgilerin, mimiklerinin, seslerindeki tınının, ete-kemiğe bürünmesini, sonra da sanki hiç var olmamışlar gibi ebediyen yitip gitmesini seyrediyorum. Ben bir katilim! Ellerimde birçok hatıranın kanı var hala gri-beyaz… Annemle babama ait belleğimdeki tüm hatıraları yavaş yavaş öldürüyorum. Hüzünlüyüm çünkü mağdur benim. Çaresizim çünkü maktul benim. Öfkeliyim çünkü silah benim. Şaşılacak derecede soğukkanlıyım çünkü katil benim. Bir düş gördüm, annemle babam vardı, gerçek gibiydi… Bir düş gördüm, annemle babam vardı, belli belirsiz birer siluetten ibaret… Bir düş gördüm, bir ben bir de fonda yitik sohbetlerimizin silik uğultusu… Artık düş bile görmüyorum ben. Sadece gerçeği görüyorum. Kum saatinden akan kumlar gibi annemle babamın zihnimden akıp gittiği gerçeğini ve bu gerçeğe sarılıp kahroluyorum.”
Konuşma bittiğinde salonda büyük bir alkış koptu. Gözleri dolu dolu olan Elif, kürsüden inerek yanıma gelip boynuma sarıldı. Kendimi hiç bu kadar zavallı hissetmemiştim. Eğer eşime doğru zamanda doğru soruları sorup içinde kopan fırtınaları görebilseydim her şey çok daha farklı olacaktı. İşte o an anladım ki hayatımı zorlaştıran paranoyam ve korkularımla yüzleşmek için profesyonel yardım almaya ihtiyacım vardı.
Dr. Bülent, elindeki not defterine bir şeyler karalayıp saatine baktı, “Evet Engin Bey, bugünlük süremiz doldu. Haftaya yine aynı gün ve saatte sizi bekliyor olacağım.”
Uzandığım koltuktan doğrulup Dr. Bülent’e teşekkür ettim ve odadan çıktım. Arabama doğru yürürken aklımda tek bir şey vardı; “Acaba sarhoş kamyon şoförüne çarpıp kaçan kimdi?”
SON

2 yorum

  1. Emre Sümer

    Bu öykü bana şu ünlü sözü hatılattı: “İnsan zihni bu şekilde çalışır. Ne zaman tatsız, ne zaman utanç verici bir şey yaşasak reddederiz, hatırlarımızdan sileriz. Ama bir kopyası da her zaman orada bir yerlerdedir.”

    Finaldeki müthiş soruya da kendimce bir cevap buldum ama doğruluğunu siz bilirsiniz tabi 🙂 Ellerinize sağlık

Bir Cevap Yazın