Kağıtlar

12 ŞUBAT 1981

Birilerinin bana inanması gerek… Birileri inanmalı… Ne yapacağımı bilmiyorum. Anlatacak kimsem yok… Artık dayanacak gücüm kalmadı. Sen de yazmıyorsun… Mektuplarıma cevap vermiyorsun. Sen de beni deli olduğumu düşünüyor olmalısın ama hayır!!

Ben deli değilim!!

Uğultu… Bu uğultu beni delirtecek… Biraz uykuya ihtiyacım var… Birazcık…

Uyumalıyım…

Okuyacağından emin bile değilken bunu yazmak saçmalık… Ben bir aptalım evet… aptalım!! Ama deli değilim…

Bana inanmak zorundasın…

Uğultu… Artık yazamıyorum bile…

Son bir şey deneyeceğim… Sanırım bütün sorunları çözecek… Bu uğultudan kurtulmak için son bir şey… Gördüklerim artık beni korkutmuyor… Sadece ucu sivri demir bir çubuğa ihtiyacım var… Bunu denedikten sonra bir daha yazamayabilirim şimdiden özür dilerim…

Karıma ve oğluma onları sevdiğimi söyle…

C.

 

 

4 OCAK 1981

 

Ciddi ciddi ölümü düşünmeye başladım…

Yalnız kalmamla her şey daha da kötüye gidiyor… Yemek yemiyorum… Baya zayıfladım… Uğultular yüzünden uyuyamıyorum…

Yazmak bile ağır geliyor… Neden yazdığımı bile bilmiyorum… Okuyor musun onu da bilmiyorum…

Ölümü düşünmeye başladım…

C.

 

 

 

22 ARALIK 1980

 

Sevgili Dostum;

Kötü yazım için özür dilerim ama sakinleşmeyi bekleyecek zamanım yoktu. Kötü şeyler olacak biliyorum… Sanki üstüme derin bir karanlık çökmüş gibi… Işık yok, umut yok…

Karım… Sibel bu sabah eşyalarını topladı ve beni terk etti oğlumuzu da yanında götürdü… Oğlum Murat benden korkuyor biliyor musun?

Uzun zamandır yanıma yaklaşmıyor… Belki de bu en iyisi… Karım ve oğluma orada göz kulak olabileceğini biliyorum… Sana güveniyorum…

Ben tehlikeliyim… Onlar için tehlikeliyim… Benden uzaklaşmaları en iyisi…

Gittikleri için mutluyum…

Sadece yalnızlık…

Yalnızlıktan korkuyorum…

Ama yalnız kalmam en hayırlısı… herkes için…

Allah yanımda… Beni koruyacaktır…

Kafamı toplayamıyorum bu uğultu beni delirtecek…

En kısa zamanda yazacağım merak etme… Karım ve oğlum sana emanet… Belki tüm bunlar bittiğinde ben de yanınıza gelirim…

O zamana kadar Allah’a emanet olun…

C.

 

 

 

17 KASIM 1980

 

Buldular bizi… Sorun evde değil bizde… Bizi takip ediyorlar…

Çok korkuyorum inan… Gerçekten korkuyorum ve ne yapmam gerektiğini bilmiyorum… Belki bir hoca çağırıp okutmam gerekiyor üzerimizde büyü olabilir bilmiyorum!

Sibel bana inanmıyor… Murat benden korkmaya başladı…

Dün gece…

Balkonda sigara içiyordum… Düşünüyordum öyle… İşler de yolunda gitmiyor artık…

Kendi gölgemle oynuyordum… Sigarayı ağzıma götürmek için elimi kaldırıp indirdikçe karşı apartmanın balkonuna vuran gölgemdeki değişimleri gözlemliyordum… İçim sıkılıyordu ama yapacak da bir şeyim yoktu işte… Çocukça bir hareket sana bahsettiğim…

Sonra gözüm başka bir yere dalmışken yine tüylerimi diken diken eden ve uğultularımı arttıran bir şey fark ettim. Ben hareket etmesem de gölgem hareket ediyordu… Bir süre yanıldığımı düşündüm… Elimi kaldırıp indirdim ve gölgemin de benimle aynı şeyi yapmasıyla rahatladım. Fakat birkaç saniye sonra yine aynı şey…

Ben yerimde sabit duruyordum ama gölgemde küçük kımıldanmalar vardı… Işıktan diye düşündüm… Başkasının gölgesine mi bakıyordum? Belki de üst komşunun…

Bir sigara daha yaktım ve kafamı çevirdim… Gölgeme bakmamaya çalıştım bir süre. Bu şekilde sigaramın yarısını içtim. Deliriyorum diye düşündüm.

Korkarak tekrar gölgeme baktığımda yürüdüğünü gördüm… Gölgem duvarda volta atıyordu… Bir sağa bir sola… Yavaştı ama…

Baka kaldım…

Sigaram elimden düşmüştü ama gözümü gölgeden alamıyordum… Balkondan eğildim ve üst kata baktım daha sonra da bir alta… Kimse yoktu… Sokaklarda bile kimse yoktu ve gölgem yürüyordu… Giderek hızlanmıştı üstelik… Kendimi hızla içeri atmak istedim. Kapıya doğru döndüğümde balkonumda volta atan o adamı gördüm… Aynı adam… Beykoz’daki!! Tam karşımda duruyordu… Üzerime yürüdü…

İstemeden bir çığlık attım ve içeri girdim gözlerim iyi görmüyordu, ayaklarım tutmuyordu yürüyemiyordum. Düştüm kalktım çığlıklar atarak içerdeki odalardan birine kaçmaya çalıştım. Fakat biri tutuyordu sanki beni…

Rüyada gibiydim kaçamıyordum… Elime tezgahın üzerinden bir bıçak aldım ve hızla arkamı döndüm… O sırada Sibel uyanmış ve mutfağa gelmişti. Kadın şok olmuştu sanki… Fal taşı gibi açtığı gözlerini bana dikti… Ama yüzümü bakmıyordu…

Üstüm başım kan içindeydi… Adamı öldürdüğümü düşündüm ama gerçek bile değildi o aslında!!

Kendimi yaralamıştım…

Birkaç komşu uyandı ve kapıyı çaldılar… Hızla hastaneye gittik… Karnımın üstüne dikiş attılar ve eve yolladılar…

Sibel artık şüpheyle bakıyor yüzüme…

Ne yapacağımı bilmiyorum…

Uğultular… Uyuyamıyorum…

Fark ettim de… Aslında uğultular kulağımda değil beynimde…

Sesleri gayet iyi duyuyorum kulağım uğultudan patlayacak gibi olsa bile…

Duyamadığım kendi düşüncelerim…

Kafamdan geçen düşünceleri duyamıyorum…

Uğultular aslında beynimde…

C.

 

 

 

27 EKİM 1980

 

Sevgili Dostum…

Artık yeni bir evde yaşıyoruz. Aklımı üşütmek üzereydim biliyorsun ama hepsi geçti…

Daha küçük bir ev burası ama bir apartman dairesi… Ailem için de yeni bir şey bu… İlk kez bir apartmanda yaşıyoruz… Artık tepemizde koşturan çocukların gürültüleri var… Bu yabancı olduğumuz bir şey ama komşuluk ilişkileri de bir farklı oluyor tabi.

Apartman yöneticisi, aidat toplayacağını ve apartmanı temizleteceğini söyledi… Belki önümüzdeki yaz boyatırmış bile bilmiyorum. İnşallah çok masraf olmaz…

Artık hepimizin bir odası var… Murat kendi odasında kendi yatağında yatıyor biz de kendi yatak odamızda… Dediğim gibi ev daha küçük ama daha rahat ısınıyoruz.

Bütün o çılgınca şeylerden kurtulduk, sorun o evde o mahalledeydi geçti bitti… Kulağımdaki çınlama neredeyse yok oldu sanırım alışıyorum…

Bir dahaki sefere daha uzun yazacağım ama şimdilik bu kadar, halletmem gereken şeyler var.

Bu arada sen de uzun uzun yaz… Annen iyileşti mi? Çocuklar ne yapıyor? Köy nasıl? Var mı bir dert bir sorun bilmek istiyorum… Sakın uzaktayım diye beni yok sayma…

Sevgilerimle;

Cemal Öztürk

 

 

5 EKİM 1980

 

Doktora gittim sonunda… Kulağımı temizledi, birkaç hap verdi ve gönderdi beni… Ama geçmediler…

Aklımı kaçırmak üzereyim… Karımla nedensiz kavgalar ediyor, çocuğumu üzüyorum…

Yakında bu evden taşınıyoruz… En kısa zamanda yeni bir ev bulmam gerekiyor. Artık burada yaşayamayız… Tehlikeli bir hal almaya başladı…

Geçen gece olanları sana anlatmak istiyorum ama inanmamandan korkuyorum… İnanmayacaksın…

Gece geç saatler… Yine uykudayız…

Murat’ın fısıltılarına uyandım… Zaten kulağımın uğultusundan nadiren uyuyabiliyordum ve gözlerim ağırlaşmıştı artık. Adeta açılmıyorlardı… Fakat fısıltıları duyabiliyordum…

“Hayır gelemem…” “izin vermezler” “rahat bırakın”

Gözlerimi açamıyordum bir türlü. Doğrulmaya çalıştım ama başaramadım sanki üstümde biri oturuyordu.

“rahat bırakın beni uyumak istiyorum”

Murat biriyle konuşuyordu artık emindim. Kalbimin atışları hızlanmış ve yine bütün vücudum kasılmış, uğultular artmıştı.

“uyanacaklar”

Uyanmıştım ama müdahale edemiyordum işte!! Son gücümle gözlerimi açmaya, kollarımdan destek alarak doğrulmaya çalıştım…

“HAYIR!! BABA!!”

Murat’ın çığlığı üzerimde oturan adamı korkutmuştu sanki. Bir anda doğruldum ve gözlerimi açtım. Dostum bunu yazarken bile ellerim tittriyor. Uyandığımda o kadın oğlumu elinden çekmiş götürüyordu… Murat çığlıklar atarak gitmek istemediğini söyleyip, olduğu yerde tepiniyor ama ayakları yerde kayıyordu sanki.

Sibel o bağırış çağırışa uyanmadı bile. Murat’ı kolundan yakaladım ve ayağa kalkıp kadına ulaşmaya çalıştım. O anda karanlık odanın içinde kayboldu kadın… Murat hıçkırarak bana sarıldı ve özür dilemeye başladı. Sibel’i dürttüm ama uyanmıyordu bir türlü. Evde birileri vardı bunu biliyordum.

Murat’ı bırakıp evi aramak işime gelmiyordu çocuğu arkamda bırakmak istemiyordum ama evi aramalıydım… Hala o kadın saklanıyorsa onu bulmalıydım. Sibel’i tekrar dürttüm ve bağırdım…

“UYAN”

Sibel irkilerek uyandı. Murat’ı onun kucağına doğru ittim ve meraklı sorularını dinlemeden evin diğer odalarını hızlıca gezdim. Kimse yoktu…

Hızla mutfağa gittim ve bir bıçak aldım. Kapının önüne çıktım ve etrafa baktım. Kulağımdaki uğultular beynimin içinde yankılanıyordu artık. Bir ara bayılacağımı ya da kalp krizi geçireceğimi düşündüm.

Hızla yattığımız odaya döndüm ve Murat’ı kontrol ettim.

Sibel elimde bıçağı görünce huysuzlanmıştı ama ona olayı anlatmak da istemiyordum. Zaten Murat babam beni uyandırdı deyip duruyordu. Çocuk şoka girdi sanırım hala hatırlamıyor.

Sibel ve ben sabaha kadar uyumadık… Bana bıçağı bırakmamı korktuğunu söyledi durdu ama o görmemişti dostum… Benim gördüğümü o görmemişti…

Görseydi anlardı…

C.

 

 

 

20 EYLÜL 1980

 

Sevgili Dostum;

Nereden başlasam bilemiyorum…

Gece gözüme uyku girmiyor ve evde kimseyi yalnız bırakamıyorum… Geçen mektubumda bahsettiğim deliler artık ciddi derecede rahatsızlık vermeye başladılar.

Bir de kulaklarım… Uğultu her geçen gün artıyor ve doktora gidecek vaktim yok…

Önemli de değil zaten, sana birazdan anlatacaklarım kadar önemli çok az şey yaşadım… Açıklayamayacağım, kimseye anlatamayacağım olaylar peşimi bırakmadı bir aydır.

Herşey geçen mektubumda sana bahsettiğim olaydan birkaç gün sonra başladı.  Havalar henüz soğumadı ama akşamları sobayı yakıyorum yine de… Gece yatmadan önce sobayı söndürdüm ve Sibel’in yer yataklarını kurmasını seyrettim. Bir saat sonra ufaklık uykuya dalmıştı bile. Biz de yatağımıza uzandık ve kendimizi uykuya bıraktık… Günün yorgunluğuyla çabuk uyuyacağımı düşünüyordum ama gece neler yaşayacağımı tahmin bile edemezdim…

Sobanın etrafındaki yataklarımızda, sıcak odamızda uyurken kapı çalındı… Biri adeta yumrukluyordu kapıyı. Besmeleler çekerek heyecanla kalktık. Sibel de ben de çok korkmuştuk. Gecenin bu saatinde kim gelebilirdi ki? Hızla ayaklandım ve çıplak ayaklarla kapıya kadar neredeyse koştum. Heyecanla kapıyı açtığımda karşımda aynı kadın ve adamla karşılaşmak beni bir an olsun çok kızdırdı. Belli ki bana takmışlar diye düşündüm.

İkisi de aynı kıyafetler ve aynı yüz ifadeleriyle bana bakıyorlardı şimdi. Bir süre bir şey demedim onlar da sessizce beni seyretti. Sonra adamın ağzından belli belirsiz kelimeler dökülmeye başladı. O kadar kısık sesle konuşuyordu ki duymak için eğilmek zorunda kaldım. Kadın “soba istiyoruz” dedi.

Soba…

İlk başta ne demek istediklerini anlamadım, “Ne istiyorsunuz gece gece lan?” dedim…

Soba dedi kadın aynı sakinlikle…

Bir anda kan beynime sıçradı. Benimle dalga geçtiklerini anlamıştım. Bir süre gitmelerini başlarına bela alacaklarını söylesem de ısrarla aynı lafı tekrar ettiler. Kapının kenarında duran demir maşayı elime aldığım gibi hızla onlara döndüm.

Kaçmadılar…

Tehditler savurdum üzerlerine yürüdüm… Artık ciddi ciddi adamın kafasına sert bir darbe indirmeyi düşünür olmuştum ki hiçbir şey demeden uzaklaştılar. Ellerim titriyordu ve çok sinirlenmiştim. Bir süre kapının önünde öylece kaldım ve yeteri kadar uzaklaştıklarından emin olmak istedim. Sonra maşayı yerine koyarak yukarı çıktım ve yatağıma geri döndüm.

Sibel’e “Allah’ın delileri başımıza musallat oldu hayırlısı” demekle yetindim ve uyudum…

Kulağımdaki uğultunun artık başımı ağrıttığını düşündüğüm bir rüyadan uyandım. Gerçekten de kulaklarım öyle bir uğulduyordu ki sanki başka bir ses duyamaz olmuştum. Pencereye baktığımda gün ağarmıştı ama saatim daha erkendi.  İşe gitmeyeceğim için biraz daha uyumayı düşünerek sigara paketimi alıp kapıya doğru yürüdüm. Terliklerimi giyip kapının önüne çıktım ve derin bir nefes aldım…

Soğuk hava ciğerlerimi rahatlatmış, sanki vücudumu yenilemişti. Kendimi çok iyi hissediyordum ve kulaklarımın uğultusu da azalmıştı. Yüzümü bir gülümseme kapladı ve o gülümseyen dudaklarımın arasına bir sigara sıkıştırıp yaktım. Derin bir nefes çektim ve etrafta oturacak bir şey bulma ümidiyle arandım…

Soba…

Sana yemin ediyorum kardeşim… Soba tam yanımda duruyordu. Bir anda tüm tüylerim diken diken olmuştu. Dün gece yanında yattığım o devasa dökme demir soba yanı başımdaydı… Sigarayı atarak hızla içeri girdim. Odaya adımımı atar atmaz uyandığımda fark etmediğim o boşlukta şu anda Murat yatıyordu…

Yatağından düşmüştü…

Soba yoktu…

Tekrar dışarı çıktım ve sobaya baktım… Biz uyurken eve girmeleri ve o sobayı kaldırıp kapının önüne çıkarmaları, hem de burnumuzun dibindeyken…

İmkansız diye düşündüm imkansız…

Ama oradaydı işte…

Bunu nasıl yapmış olabilirler? Günlerdir mantıklı bir açıklama bulmaya çalışıyorum ama yok…

Bunu nasıl yaptılar?

Sanırım düşünmemeye çalışacağım…

Sevgilerimle;

Cemal Öztürk

 

 

 

27 AĞUSTOS 1980

 

Sevgili kardeşim;

Artık Beykoz’da yaşıyoruz… Tek katlı, ağaçların içinde, küçük bir bahçesi olan güzel bir ev kiraladık. Şehir merkezine uzak olduğu için kiralar çok ucuz…

Ulaşım zor, sabah işe gitmek için ezandan önce kalkıyor, toprak yoldan aşağıya yaklaşık bir saat yürüdükten sonra minibüse biniyorum. Hem sabah yürüyüşü oluyor, temiz hava ziyadesiyle…

Büyükşehirde değilim sanki… Köyde yaşıyormuş gibi hissediyoruz kendimizi… Tavuk, ördek falan da alacağım belki ufaktan sebze falan ekerim kim bilir… Oğlan da okulun servisine biniyor akşam kapının önüne kadar getirip bırakıyorlar…

Sağ kulağımda bir uğultu başladı… Bir ara doktora gideceğim hava değişimi diyorlar doğrudur belki… Şimdilik geçer diye bekliyorum ama geceleri çok rahatsız ediyor uyutmuyor şerefsiz.

Dediğim gibi her şey yolunda Beykoz güzel yermiş ama insanları biraz garip. Geçen Cumartesi akşamı bizim oğlanla minibüsten indik eve doğru yürümeye başladık. Ağaçların sesi, hafif rüzgar, etrafta tek tük evler, hatta yol üstünde çadırda kalan insanlar var allah yardım etsin. Bunları konuşa konuşa toprak yoldan yürüdük… Oğlan zaten çok bilmiş, bir sorular soruyor ki zannedersin profesör… Hava da iyiden iyiye karardı iyice serinledi… Sibel merak eder diye adımlarımızı hızlandırdık…

Eve yaklaştıkça uzaktan davul zurna sesleri duyulmaya başlandı. Sanki biraz ilerde düğün varmış gibi. Aslında buraları kır düğünü yapmak için ideal. Uzaklıktan mıdır bilinmez sesler bir garip geliyordu sanki gürültü olsun diye çalınıyor diye düşündüm… O sırada ağaçların arasından, beyaz tenli uzun saçlı çok güzel genç bir kadın ve yanında o derece yakışıklı uzun boylu çatık kaşlı esmer bir adam çıktı. Başta umursamadım yoluma devam edecektim ki iki adımda tam karşımıza gelip durdular. Selam verdim selam verdiler. Kadın parlak gözlerini gözlerime dikti ve gülümseyerek beni düğünlerine davet etti. Adam “evleniyoruz” dedi.

Şimdi ne var bunda diyeceksin, komşular işte. Ama kıyafetlerini görmen lazımdı kardeşim. Evde bile giymeyeceğin kadar uyumsuz, yırtık pırtık paçavralar vardı üzerlerinde. Bu kıyafetlerle düğüne değil, inşaata çalışmaya bile gidilmez dedim kendime kendime… Görseydin daha iyi bir mecaz bulurdun belki…

Herhalde oraların delileri dedim hiç de böyle düzgün konuşan iki deli görmemiştim ama neyse… Teşekkür ettim eve gitmemiz gerekiyor dedim. Adam üzerime doğru bir adım attı ve “evleniyoruz” dedi. Benim oğlan korkmuştu, bacağıma sarıldığını hissettim… Adamın kaşları çatık, ses tonu tehditkârdı…

Hayırlı olsun dedim ve mutluluklar diledim yanlarından geçmek için bir iki adım attım. Tekrar yolumuzu kestiler fakat bu sefer kadının da yüzünde bir gülümseme yoktu. Aynı ses tonuyla bizi düğünlerine davet etti. İçimden ne olacak ki dedim git bak ne düğünüymüş bu… Yalnız olsam bakardım da belki… Muhtemelen delilerin zıplayıp eğlendiği bir çılgınlıkla karşılaşırdım o ayrı.

Ciddiyeti elden bırakmamakta fayda var diye düşündüm ve elimle aralarını açarak yoluma devam ettim. Birkaç adım attıktan sonra arkama baktığımda orada olmayacaklarını tahmin etmiştim ama hala orada ayakta dikiliyor ve bana bakıyorlardı…

Fakat hikayemin en ilginç bölümüne daha gelmedim… Kısa bir yürüyüşten sonra oğlumla birlikte eve ulaştık. Sibel bizi sevgiyle karşıladı ve sofraya geçmemizi söyledi. Yemek kokuları iştahımı azdırmıştı… Elimi yıkadım ve üstümü değiştirmeden sofraya yöneldim. Tam o sırada bütün evin duvarlarında yankılanan o gürültüyü sana kelimelerle anlatamam. Evin içinde davul zurna sesleri, düzensiz saçma ritimler ve melodiler halinde kulakları sağır edecek seviyede Sibel ve Murat’ın çığlıklarına karıştı. Hemen salona koştum ve iyiler mi diye baktım… Deliler bizi takip etmiş ve evimizi bulmuşlardı… Koridordan geçerek sokak kapısını açtığımda sesler kesildi. Çok dikkatli bir kulağın duyabileceği kıkırdama sesleri ağaçların arasına karışıp uzaklaştılar.

Kulağımın uğultusu o gece başladı işte…

Eğer aynı deliler evimin yakınlarına bir daha gelirse onlara sağlam bir dayak atmayı düşünüyorum… Umarım buna cesaret etmezler…

Bunun dışında keyfimiz yerinde… Yeni bir hayata başladık… Yeni bir hayat yeni umutları ve fırsatları da yanında getiriyor işte… Darısı senin başına kardeşim… Sana düzenli yazacak, cevaplarını bekliyor olacağım…

Allah’a emanet ol…

Seni seven dostun;

Cemal Öztürk

9 yorum

  1. Baran_Guzel

    Ölümsüz Öyküler’de okuduğum ve yorum yaptığım ilk öykü bu. 🙂 Öncelikle uzun bir zaman sonra YEA öyküsü okumak çok zevkliydi. Öyküyü iki defa okudum. Bir, baştan sona. İki, sondan başa… 🙂 Öykünün mektup tarzında yazılması, anlatımın da sade ve akıcı olması öykünün bir çırpıda okunmasını sağlıyor. Ben severek okudum ve beğendim. Eline sağlık abi. 🙂

  2. Serdar Yıldız

    Uzun zamandır işlevini böylesine eksiksiz yerine getiren bir gerilim okumamıştım. Kalp ritmini hızlandıran bir öykü, kesinlikle. Muazzam.

    Her bölüm -veya kağıt- için değişen hava, psikolojik gelgitler, başlangıçtan geriye çözülen olayların yarattığı o stres bana da yansıdı.

    Amacı okuru rahatsız etmek, ürpertmek olan öyküler nasıl olmalı, sorusuna etkili bir örnek. Farklı kurgusu ve gerçekçi anlatımıyla olayı yaşatan bir ürperti. Bir Bardak Halit favori öykülerimden biriydi, Kağıtlar da o katagoriye girdi.

  3. Yunus Yazıcı

    Farklı bir tarzda yazılmış bir öykü. Hikayenin mektup tarzında olması ve anlatımın sondan başa gitmesi gercekten guzel bir tat bırakıyor hikayeyi okurken. Tebrik ederim. Daha önce herhangi bir öykünü okumamıştım, bu ilkti. Güzel de oldu. 🙂

  4. Ruhşen Doğan Nar

    Uzun zamandır ilk kez bir öykü okurken tırstığımı hissettim. Çok çok iyi bir gerilim öyküsü olmuş. Üstelik öykünün mektuplardan oluşması ve dahası, sondan başa doğru ilerlemesi öyküyü daha da etkili kılmış. Hayran kaldım.

    Bu arada bu öykü bana bir anımı hatırlattı, paylaşayım: Geçen seneydi sanırım, kardeşimin kulağı arada sırada çınlıyor diye kulak burun boğaz doktoruna gittik. Bizden önceki hasta epey içeride kaldı, biz girip de sorunu anlatınca, doktor bizden önceki hastanın ta Samsun’dan geldiğini, kulak çınlaması yüzünden Türkiye’de gitmediği doktor kalmadığını ve çınlamanın sebebini bir türlü bulamadıklarını söyledi. Çok şaşırmıştım. Türlü türlü hastalıklar var, hiç aklımıza gelmeyen.

    Her şeyin başı sağlık, diyerek yorumumu bitireyim. 🙂

Bir cevap yazın