Hayır ve Şer

f3e935ef127af21b85d3c64be7d5117b_i-34514

İyi ile kötüyü ayırt edebildikten sonra Tanrı gibi olacaksın.

İncil

Uykumun en tatlı yerinde çalar saat küstah bir bebek gibi bağırmaya başlıyor. «Merak etme. Zaten saati bir hayli erkene kurmuştun. Daha vakit var», – diye kendimi teselli ederek gözlerimi açmadan düğmeye basıyorum. Çok geçmeden yeniden uykuma bakaca müdahale ediyor. Bu defa gözlerimi açmak zorunda kalıyorum. Saat 09.22’yi gösteriyor. Lanet olsun! Yine uyuyakaldım! Hızla yerimden kalkıp hazırlanıyorum. On dakikaya evden çıkıyorum. Gün boyu yapmalı olduğum işlerin getirdiği endişeyle otomobilime biniyorum. Birazdan sabah uyuyakalan bir kişinin başına gelebilecek en büyük felakete düçar oluyorum: Trafik sıkışıklığı!!! «Tamam, sinirlenme, şimdi yollar açılacaktır. Sabırlı ol!» Vakit geçmek bilmiyor. Adım-adım ilerliyorum. Bunalıyorum. Belki pencereyi açarsam iyi gelir. Evet, temiz hava lazım bana. Pencereyi açar açmaz orkestra gibi hepsi bir ağızdan bağıran korna seslerinden, öfkesini birbirlerinden çıkaran şoförlerin yaygarasından kafam şişiyor. En iyisi, kapatayım. Hah evet… Yol da yavaş-yavaş açılıyor. Hele şükür! Sevinçle gaza basıyorum. Geç kaldım, acele etmem gerek. Az sonra bir sonraki engele – öndeki otomobile çarpıyorum. Kahretsin! Bir bu eksikti! Sabahın köründe kaza yaptım!

Uykumun en tatlı yerinde çalar saat tatlı bir bebek gibi şarkı söylemeye başlıyor. «Merak etme. Zaten saati bir hayli erkene kurmuştun. Daha vakit var», – diye kendimi teselli ederek gözlerimi açmadan düğmeye basıyorum. Çok geçmeden yeniden saatin melodisine uyanıyorum. Bu defa gözlerimi açmak zorunda kalıyorum. Saat 08.20’yi gösteriyor. «Kalkma vakti geldi! Her yeni gün yeni bir şans!», – diyerek kalkıp elimi yüzümü yıkıyorum. Hazırlanıyorum. Yarım saate evden çıkıyorum. Gün boyu yapmalı olduğum işlerin getirdiği heyecanla otomobilime biniyorum. Az sonra trafiğe yakalanıyorum. «Moralini bozma, şimdi yollar açılacaktır. Sabırlı ol!» Müziğin sesini artırıyorum. Ellerimi direksiyona vurarak ritim tutarken zaman daha hızlı geçiyor. Adım adım ilerliyorum. Ama bir sakıncası yok. Zaten acele ettiğim falan yok. Acaba biraz pencereyi açsam mı? Evet, temiz hava iyi gelir. Pencereyi açar açmaz orkestra gibi hepsi bir ağızdan bağıran korna sesleri, birbirlerini tanımadıkları halde kırk yıllık ahbap gibi kaynaşan şoförlerin yaygarası duyuluyor. En iyisi, müziğin sesini kısayım. İnsanların seslerini dinlemek, onları gözlemlemek bana hep daha enteresan gelmiştir. Hah evet… Yol da yavaş-yavaş açılıyor. Çok şükür! Ama aceleye gerek yok. Ne demişler? Acele işe şeytan karışır. Birazdan bir sonraki engel – kazaya uğramış iki otomobil ve onların tartışmakda olan şoförleri yolumu kesiyor. Onları da geride bırakarak yola devam ediyorum. İşe herkesten önce varıyorum. Bugüne bir hayli planım var. Ne kadar erken başlarsam, bir o kadar iyi olacaktır!

Uzun uzadıya tartıştıktan sonra şoförün zararını karşılamaya razı olup yeniden yola koyuluyorum. Hızdan ağzım bir defa yandığı için daha acele etmiyorum. Ofiste sırıtan yüzleri görünce kalan sabrım da tükeniyor. Onların yersiz mutlulukları beni çileden çıkarıyor. «Öyle bir sırıtıyorlar ki, sanki piyangodan bir milyon dolar kazanmışlar dersin!», – diye kendi kendime homurdanıyorum. Benim yüzüm ise her zamanki gibi mahkeme duvarını andırıyor. «Selam, nasılsın? Moralin bozuk galiba», – iş arkadaşım gülümseyerek soruyor. «Bak şu cadıya! Nasıl da seviniyor! Herhalde kazaya uğradığımı duymuş olmalı. Suratının ortasına şöyle okkalı bir tokat yapıştırasım var!», – diye aklımdan geçirsem de, «Nasıl bozuk olmasın ya, tam bir saat trafikte sıkışıp kaldım», – diye cevap veriyorum. «Sen nasılsın?», – kaza konusunu açıp onu sevindirmemek için konuyu değiştiriyorum. «İyi. Ben de sabah o yüzden geç kaldım. Canım ne olacak ki? Bu yüzden keyfini bozmaya değmez», – diye kendince bana teselli veriyor. Ben ise sert bir ses tonu ile, – «Olur, bundan sonra bozmam», – diye karşılık veriyorum. Bir şeyler söylemek istiyor. Sözünü ağzına tıkarak hızla yanından uzaklaşıyorum. Kırıldığını anlamamak mümkün deyil. Çok da umurumda sanki! Öğlene doğru yeni yeni kendime gelmeye başlıyorum. Bu kez de müdürüm beni çağırıp bir güzel azarlıyor. Çenesini öne doğru uzatarak «Çokh sorumsuz davranıyorsunguz! Boyla gidarsa, işiniza son varılacaktır!», – diye konuşuyor. Vallahi abartmıyorum. İnanın sesi bundan daha kaba ve iğrenç!

İşte hayli gergin bir gün, ama güler yüzlü meslektaşlarımın varlığı sanki bana güç veriyor. Onların pozitiv enerjisi sayesinde bütün zorluklar gözümde küçülüyor. «İnsan problemlere karşı en güçlü silahı – tebessümü ile savaşmalıdır!», – diye kendi kendime fısıldıyorum. Tabii ki kendi yüzüme de o tebessümden giydirmeyi unutmuyorum. E-postama göz atıyorum. Beklediyim mektup gelmiş! «Selam, nasılsın? Keyfin yerinde galiba?», – arkadaşım gülümseyerek soruyor. «Canım arkadaşım ya! Nasıl da düşünceli! Hafta sonu konuşmaya fırsat bulamamıştık. Herhalde benden iyi haberler duymak istiyor. Onu şöyle bir içten kucaklayıp bağrıma basasım var!», – diye aklımdan geçiriyorum. «Evet, sabah bir az trafiğe takıldım, ama güne güzel başladım. Projem kabul edilmiş!», – diye cevap veriyorum. «Sen nasılsın?», – kendi küçük başarımdan ötürü övünüyormuş gibi görünmemek için konuyu değiştiriyorum. «İyi. Ben de sabah trafik yüzünden geç kalmıştım. Ama sen moralimi epey düzelttin! Tebrikler! Başaracağını biliyordum!», – gibi güzel sözler söylüyor. Ben ise çekingen bir ses tonu ile teşekkürümlerimi sunuyorum. Öğlene doğru planladığım görüşmelerin çoğunu tamamlıyorum. Öğle arasından sonra müdürüm beni odasına çağırıb bir hayli övgüler yağdırıyor. Her zamanki kararlılığı ile, – «Aferin! Yaptığınız çalışmalar takdire şayandır! Böyle devam ederseniz, kısa bir sürede daha yüksek bir mevkiye tayin edileceksiniz!», – söylüyor. İnanamıyorum! Çabalarım yavaş-yavaş sonuç veriyor!

Zaman çabuk geçsin diye dakikaları sayıyorum. Nihayet mesai saati bitiyor. Kalkıp gideyim. Zaten bütün gün çalışmaktan gözlerim bozuldu resmen. Beş kuruş para veriyorlar, karşılığında canımızı çıkarıyorlar! Akşamki davete de geç kalmak istemiyorum. En iyisi, direkt oraya gideyim. İşten çıkıyorum. Bu kez tam zamanında mekana varıyorum. Davetliler yavaş yavaş toplanıyorlar. Yine bütün yüzlerde o küstah tebessüm var. Sanki ne olursa olsun gün boyu sırıtacaklarına dair yemin etmişler! Sıkıntıdan bunalıyorum. Pek tanıdıkta yok. Galiba buradaki zamanı da saatime bakarak öldürmek zorunda kalacağım. «Ooo! Ne haber? Nerelerdesin?» – güzel giyimli bir «smiley» bana doğru yaklaşıyor. Kendisi eski bir tanıdığım. Anlamayanlar için onun sorusunu tercüme edeyim: «Şu haline bak! Yine hangi köşede bucakta kayboldun? Son görüşmemizden bu yana bak ben ne kadar başarı elde ettim! Sen ise hala yerinde sayıyorsun! Bir bana bak, bir de kendine!»

Mesai saatinin nasıl gelip geçtiğini anlamıyorum. Artık gitme vakti geldi. Çok faydalı bir gün geçirdim. Üstelik akşama da davet var. Harika! En iyisi, direkt oraya gideyim. İşten çıkıyorum. Tam zamanında mekana varıyorum. Davetliler yavaş yavaş toplanıyorlar. Ara sıra yorgun, gergin bakışlarla karşılaşsam da, çoğunun yüzünde hoş bir gülümseme var. Sanki ne olursa olsun asla mağlup olmayacaklarına dair yemin etmişler! Misafirlikte oldukça güzel vakit geçiriyorum. Pek tanıdık yok. Demek ki, yeni dostluklar kurmanın, değerler keşf etmenin tam zamanı! «Ooo! Ne haber? İşler nasıl gidiyor?», – güzel giyimli bir «smiley» bana doğru yaklaşıyor. Kendisi eski bir tanıdığım. Aramızda her zaman seviyeli bir rekabet olmuştur. Hep birbirimizden iyi olmaya can atmışızdır. Aynı zamanda birbirimizin başarısını da taktir etmeyi başarmışızdır. Bu rekabet bizi hep ruhlandırmıştır. Kim demiş ki rakipten dost olmaz diye!

Misafirlikte fazla kalamıyorum. Ağzını ayırıp her şeye kahkaha atan bu yaratıklara en fazla birkaç saat tahammül edebiliyorum. Kendimi bitap düşmüş halde eve yetiştiriyorum. Kapının önünde yatan kediyi tekme ile itip içeri geçiyorum. Sonunda dinleneceğim! Aaaaa! Elektrikler kesildi. Bir bu eksikti! Yatağıma uzanıb karanlıkta uyumaya çalışıyorum. Ama olmuyor. Neden uyuyayım ki? Güya yarın bugünden farklı mı olacak? Gün boyu başıma gelmeyen kalmadı. Kazaya uğradım, işte azarlandım, arkadaşlarla aram bozuldu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, dinlenmek umuduyla eve gelince elektrikler gitti. Soğuktan donarak uyumaya çalışıyorum. Çok mutsuzum! Ben bütün bunları hak edecek ne yaptım ki?!

Misafirlikte sona kadar kalıyorum. Benim için hiçbir manzara insan yüzü kadar ilgi çekici değil. Bu nedenle, hiçbir şey Tanrının tanımadığım eserleri ile zaman geçirmekten daha güzel olamaz. Eve vardığımda hoş bir yorgunluk hissediyorum. Kapının önünde yatan kediyi okşayıp içeri geçiyorum. Ah! Elektrikler kesildi. Önemli değil. Birkaç tane mum yakıyorum. Oda gizemli bir atmosfere bürünüyor. Bu o kadar hoşuma gidiyor ki, hatta elektriklerin kesilmesine sevindiğimi bile söyleyebilirim. Sonra yatağıma uzanıp günü analiz etmeye başlıyorum. Hayli rengarenk bir gün oldu. Son yirmi dört saate ne kadar fazla sevinç sığdırabildim! Projem kabul edildi, müdürüm bana övgüler yağdırdı, yeni dostlar kazandım. Deminden beri karanlıkta dans eden mumlar ise her karanlıkda küçükte olsa bir ışık olduğunu fısıldıyorlar. Yarın bugünden daha güzel olacak. İnanıyorum. Çok mutluyum! Acaba bütün bunlara layık olmak için ne yaptım ki?…

2 yorum

Bir Cevap Yazın