Gücük

Yedi gece…

Tam yedi gecedir uyumuyordu. Halbuki tüm mahalleli uyarmıştı onu bu eve taşınırken. Emlakçı da evi göstermeye gelirken tedirgindi zaten. İlk başta anlam verememişti tabi bu haline. Şimdi hatırlamadığı bir internet sitesinde ilanı görmüş ve aramıştı emlakçıyı. Her an boğazına biri sarılıyormuş gibi konuşan emlakçı bu ev için aradığını duyduğunda bariz bir şekilde korku dolu bir sesle konuşmuştu. Evi göstermeye geldiklerinde de pek konuşmamış, sorulan sorulara geçiştiren cevaplar vermişti. Zaten emlakçının da çok yapabileceği bir şey yoktu evle ilgili. Eski püskü fakat kullanılmayacak halde olmayan iki katlı kendi halinde bir evdi bu. Hemen anlaşıp emlakçının ofisine geri dönmüşler ve kontratı imzalamışlardı.

Bir gün sonra az sayıdaki eşyasıyla eve yerleşmeye geldiğinde mahalleli kendisine ucube görmüş gibi garip bir edayla bakıyordu. Nereden bilebilirdi ki olacakları? Mahallede kimle selamlaştıysa ona bu eve taşınmamasını söylemişti. En son mahallenin kahvesindeki  büyüklerden birinden dinledi mevzuyu. Kendisinden önce bu evde oturan iki kişiden biri evin kapısında duran ve kapı numarasının asılı olduğu demire kendini asmıştı. Bir diğeri ise bir gece sabaha karşı kontrolsüz bir şekilde haykırarak ellerinden ve ayaklarından kanlar akar şekilde evden dışarı koşup karanlığa karışmıştı. Kendisinden de bir daha kimse haber alamamıştı.

Cesur buna benzer hikayeleri çok duymuştu. İsmi gibi cesur bir adamdı ve aldırış etmeden eve yerleşip, bu sakin ve küçük evde yaşamaya başladı.

Ama yedi gündür, tam yedi gündür uyumuyordu. Nereden bilebilirdi ki tüm bunların başına gelebileceğini?

Her şey bu eve taşınalı tam kırk gün olduğunda başladı. Kırk birinci günün gecesi sesi duydu. Zaten kendine has bir karanlığı ve sessizliği olan bu ev o gece daha karanlık, daha sessizdi sanki. Önce bir gıcırtı ve garip bir nefes alıp verme duydu. Evin arka tarafına bakan ve Cesur’un kullanmadığı eşyaları yığdığı o rutubetli odadan gelmişti ses. Saat iki gibi yatağından kalkıp sesin geldiği o odaya doğru yürüdü. Işıkları yakmaya çalıştı ama hiçbir ışık yanmadı. Elektrikler kesik olamazdı çünkü yataktan kalkmadan saate baktığı telefonu şarjdaydı ve pil dolmaya devam ediyordu. Bilgisayarı da açıktı. Bir gariplik olduğunu o an anlayıp yatağına geri dönmeliydi. Dönmedi.

Gıcırtı ve nefes alıp vermeye benzeyen ses yavaş yavaş, belli bir ritme uymadan yükseliyordu. Kalın, derinden bir erkek sesine benzer bir hal aldıktan sonra sanki bir şey söylüyormuş hissi uyandı Cesur’da. Temkinli bir şekilde, sanki önündeki zemin her an çökecekmiş gibi adım atıyordu Cesur. Evin içindeki karanlık adeta somut bir varlığa dönüşmüştü. Gıcırtı sesi iyice artmış, bir çatalın kaşığa sürtünmesi sesiyle karışık bir jiletin eski tip okul tahtalarına sürtüldüğünde çıkardığı ses gibi tiz ve rahatsız edici bir hal almıştı. Bunun yanında bu sesin kulağa yüzlerce böceğe aitmiş gibi geldiğini ya fark etmemişti ya da fark etmek istemiyordu Cesur. Kolay kolay korkan bir adam değildi. Ama o an korkuyordu.

Ses iyice arttı. Sanki art arda yüzlerce kelime söylüyordu ses. Dua gibiydi ama değildi de. Karman çorman ve rahatsız edici sesler zirveye ulaşmış, yoğun karanlık yüzünden nesnelerin varlığı belirsiz olmuştu. Cesur odaya üç adım mesafe kala durdu. İstemsiz bir durmaydı bu. Devamında son derece güçlü, duvarları titreten ve insanın yüreğine korku salan bir ses duydu.

“GELEYİM Mİ?”

Cesur ilk başta o anki kabus halinden dolayı duyularının kendisine oyun oynadığını düşünüyordu. Evde kimse yoktu, bundan gayet emindi. O yoğun karanlığın ve ses cümbüşünün içinde kesinlikle bir algı yanılması yaşadığını düşünüyordu. Ses bir daha gürledi.

“GELEYİM Mİ?”

Cesur bir dakika, tam bir dakika boyunca öylece durdu. Gözleri faltaşı gibi açılmış ve sesin gücünden dolayı düşmemek için duvara tutunur bir vaziyette durdu. Başı dönmeye başlamıştı. Hayatı boyunca bu kadar korktuğunu hatırlamıyordu. Kullanmadığı bir ton ıvır zıvır eşyasını koyduğu o oda şimdi karşısında sonsuz bir karanlık gibi uzanıyordu ve bir ses ona “Geleyim mi?” diye haykırıyordu.

Bir anda kendini toparladı ve salona koştu. Aynı anda mutfağın ve salonun ışıkları kendiliğinden yandı. Cesur hemen salonun kapısını kitleyip bir köşeye sindi. Sanki kapının açılmasını ve bir şeyin gelmesini bekler gibi kapıya baktı. O şekilde sabahı ettiğini fark etmedi bile. Güneş doğuyordu.

Bütün geceyi uyumadan geçirmişti. Sabah ekmek almak için bakkala gitti. Mahallenin bakkalı tipik bir “mahalle bakkalı” modeliydi. Kendi halinde, yıllardır bu mahallede oturan ve mahalle hakkında dünden bugüne her şeyi bilen yaşlı bir amca… Cesur’un bu halini görünce gözlerinde beliren soru işareti Cesur’u rahatsız etti. Sessiz sedasız ekmeği alıp gitmek istiyordu fakat bakkalın ilk sorusu geldi. “Duydun demi?”Cesur ilk başta sorulan soruyu anlamadı. “Efendim?” diye cevapladı. “Ses diyom. Duydun demi onu?” diye ısrar etti bakkal. Cesur korktuğunu belli etmeden bu soruyu savuşturup kaçmanın yolunu düşünüyordu. Bakkal durumu anlamış ve gayet babacan bir edayla konuşmaya başlamıştı:

“Bah hele oğul. Buralada bi hikaye anlatıdı büyükle. Ben de onladan dinlediydim. Gücük derlee adına bi mahlukattan bahsederle. Dirle ki kimisinin tarlasına kimisinin ahırına kimisinin de evine musallat olumuş bu meret. Ne yapılısa yapılsın gitmez imiş. En çok da yalnız yaşıyana gelirimiş. Aha senin bu ev… Gücük basmış dirledi o evi. Senden önceki iki kiracıyı da Gücük delirtti dirle. Gecele geli, böyle bir şeyle ede, delirti dirle. Dikkat edesin kendine oğul.”

Cesur anlamsız bir ifadeyle bakkala bakıyordu. Bir anlığına öylece bakkala baktıktan sonra da “Kahvedeki yaşlılardan biri anlattı evde olanları da bunlar hurafe  amcam ya. İnanıyor musunuz bunlara siz? O ölümler filan da denk gelmiştir.” dedi. Halbuki dün gece yaşadıklarından sonra bakkalın kendisini görür görmez bunu anlatması iyice tedirgin etmişti Cesur’u. “Dimesi benden. Sen bilin.” diye cevapladı bakkal. “Küçükken rahmetli anneannem anlatırdı böyle şeyler. Yok cinlermiş de evlere musallat olurlarmış düğün ederlermiş filan. Yapma dayı.” dedi Cesur. “Ben diceemi dedim yiğen. Gendin bilin.” diye cevapladı bakkal. Cesur bir şey demeden ekmeği alıp evinin yolunu tuttu.

Ses, o gece ve devamındaki her gece geldi. Defalarca kez aynı senaryo tekrarlandı. Önceden yazılmış bir skeç gibi Cesur gecenin bir vakti uyanıyor, koridorda karanlığın ve uğultularla o iğrenç böceğimsi seslerin yarattığı koronun ortasında duruyordu. Bu koro ve karanlığa arada bir gerçek olup olmadığından şüphe ettiği sarsıntılar ekleniyor, kimi zaman da evin içinde koşturup duran gölgeden ibaret bir yaratık eşlik ediyordu. Her seferinde odanın üç adım önüne kadar gelmiş fakat içeri adım atmamıştı.

Yedinci gece yine aynı saatlerde aynı yerdeydi. Uykusuzluktan gözlerinin altı mosmordu. Kollarında bir yerlere tutunacak, bacaklarında vücudunu taşıyacak derman kalmamıştı. Ağlamak istiyordu fakat bünyesinde ağlayacak kadar bile güç bulamıyordu. O karanlık odanın kapısında, üç adım mesafede yine durmuştu öylece. Korkusu elle tutulur gibi somut ve yoğun bir hal almıştı artık. Ses yine gürledi.

“GELEYİM Mİ?”

Cesur, aşırı uykusuzluğun getirdiği yorgunluktan artık kontrol kaybı yaşıyordu. Bir şey söylemek istiyordu ama çenesini hareket ettirmek bile güç geliyordu. Dizlerinin üstüne çöktü. Sanki bir şeyin gelip canını almasını ve bu çileye bir son vermesini bekliyor gibiydi. Ses bir daha gürledi

“GELEYİM Mİ?”

Cesur’un yorgunluğuna ciddi miktarda sinir bozukluğu da dahil olmuştu. Derin derin nefes almaya başladı. Boğuluyormuş gibi hissetmekten bıkmıştı artık. Ellerini de yere koymuş, başı yere bakar vaziyette öylece duruyordu. Bundan kurtulmak için bir şey yapmalıydı. Gerçekte birkaç saniyede fakat kendisine bin yıl gibi gelen sürede başını kaldırdı. Tam karşısındaki kapı aralığından adeta evin içine akan yoğun karanlığın ortasına baktı. Ses üçüncü kez korkutucu bir koro halinde gürledi.

“GELEYİM Mİ?”

Cesur’un zihninde bir şeyler kırıldı sanki. Akıl sağlığıyla tüm bağlantılarını kaybetmişti. Gerçeklik algısı diye bir şey yoktu artık onun için. Kan çanağı olmuş gözlerle karanlığın içine bakarken dişlerini sıktı iyice. Diş etleri kanayana kadar sıktı. Tırnaklarını yerdeki eski püskü halıya geçirdi. Bacak kasları avına atılacak bir hayvan gibi kaskatı kesildi. Sıktığı dişlerinin arasından derin bir nefes aldı.

Neden aklına gelmemişti ki? O iğrenç ses “Geleyim mi?” diyordu. Niye cevap vermiyordu ki? Ne olacaksa olmalıydı artık. Kendi karanlığının belki de en yoğun olduğu andaydı. İçine dolan anlık bir güçle haykırdı.

“GEL ULAN! GEL ARTIK! BİTTİM LAN BİTTİM! GEL CANIMI MI ALCAN ÖLDÜRCEN Mİ BENİ NE YAPACAKSAN GEL YAP ARTIK! GEL LAAN!”

Bir anda tüm sesler kesildi.

Cesur, bunun uykusuzluğun ve korkunun beynine oynadığı yeni bir oyun olduğunu düşünüyordu. Ne o uğultu kalmıştı ne de o iğrenç böcek sesleriyle karışık gıcırtı. Cesur, şaşkınlıktan ağzı bir karış açık halde karşısındaki odaya bakıyordu. Evin geri kalanı hala karanlıktı fakat önceden o yoğun karanlığın bulunduğu odada şimdi zayıf titrek bir mum ışığı yanıyordu. Cesur içinde hareket edecek son bir güç kaldığını hissedip yavaşça ayağa kalktı. Ne kadar süredir dizlerinin üstünde olduğunu bilmiyordu fakat bacakları uyuşmuştu. Yalpalayarak odaya doğru ilerledi. Mum ışığı odayı belli belirsiz aydınlatıyordu. İçeri adım attı.

Her tarafta Cesur’un fütursuzca etrafa yığdığı eski püskü eşyalar, koyu kahverengi ciltli ve saman yapraklı kitaplar, şekilsiz koliler ve daha bir sürü ıvır zıvır dağınık bir şekilde duruyordu. Artık kullanmadığı üç raflı bir kitaplık da bu odadaydı. Cesur eve taşındığı ilk günden sonra bu odaya bir daha girmediğini fark etti. Kitaplık yarım bir şekilde öne doğru çekilmiş gibi duruyordu. Mum ışığı da kitaplığın arkasından geliyordu.

Cesur korkak bir iki adımla kitaplığa yaklaştı. Kitaplığı duvara yasladığına emindi. En azından bu şekilde bırakmamıştı. Göreceği şeyden korkarak kitaplığın arkasına baktı.

Kitaplığın arkasında, yerde bir boşluk vardı ve taştan dik bir merdiven aşağıya iniyordu. Cesur bunu görmemiş olmasının imkansız olduğunu düşünerek merdivenden aşağıya baktı. Evin alt katındaydı ve bu merdiven daha aşağıda gizli bir oda olduğu anlamına geliyordu. Mum ışığı da aşağıdan geliyordu. Çok kısa bir süre gördüklerine inanamayarak baktı Cesur. Fakat günlerdir yaşadığı bu kadar şeyden sonra biraz daha anlaşılır geliyordu ona. Temkinli adımlarla duvara tutuna tutuna aşağıya indi.Taş merdiven kendisi gibi taş bir odaya açılıyordu. Odada üzeri işlemelerle süslü büyük bir sandık ve etrafı aydınlatan birkaç küçük mum vardı. Cesur’un başı odanın tavanına değiyordu. En ufak bir ses bile yoktu bu odada. Öyle ki Cesur bir an damarlarındaki kanın akışını, kalbinin atışını duyduğunu sandı.

Sandığın kapağı Cesur’un irkilmesine sebep olacak şekilde keskin bir sesle kendiliğinden açıldı. Cesur ne göreceğini bilmeden iki adımda sandığın yanına vardı.Sandık ağzına kadar soğan ve sarımsak kabuklarıyla doluydu.

Cesur, son derece bezmiş bir ifadeyle sandığa bakarak derin bir nefes aldı ve “Bu ne lan şimdi?” dedi. Yorgun gözleriyle etrafa bakındı. Yedi gecedir yaşadığı bu korkunun sonunda evinin altında küçük bir oda ve ağzına kadar soğan ve sarımsak kabuklarıyla dolu bir sandık buldu. Yüzündeki bıkkın ifadeyle sandığa baktı ve okkalı küfürler savurmaya başladı. Gördüğü bu şeye mantıklı bir açıklama yüklemeye çalıştı. Muhtemelen o böcek sesleri de bu soğan ve sarımsak kabukları yüzünden bu odaya doluşan böceklerin marifetiydi. Karanlıksa uykusuzluğun ve yorgunluğun kendisine oynadığı bir oyundu. Bir hışımla kulbundan tuttuğu sandığı yukarı taşıdı.

Küfürler savura savura sandığı dışarı çıkardı. Bu sırada etrafa bir sürü soğan ve sarımsak kabuğu saçıldı. Zaten uykusuzluktan yorgun olduğu için bir de temizlikle uğraşacak olmak iyice sinir bozucuydu. O kadar yorgun olmasına rağmen sandığı zorlanmadan taşıdı. Hemen kapısının birkaç adım ötesinde duran çöp varilinin yanına bırakıp eve geri döndü.

Yedi gecedir ilk defa uyudu.

Sabah kalktığında karşılaştığı manzara yedi gecedir yaşadığı tüm o garip şeylerden daha garipti. Dün gece eve saçılan soğan ve sarımsak kabuklarının tamamının yerinde altın paralar vardı. Cesur, halüsinasyon gördüğünü düşünüp altınlara doğru yürüdü ve birini yerden aldı. Parlak sarı, şimdiye kadar hiçbir parada görmediği kadar güzel işlemelere sahip altın bir paraydı bu. Üzerinde siyah sakalı yerlere değen, kısa boylu ve kafasında külah bulunan çirkin bir adamın resmi işlenmişti. Cesur hemen kapıya koştu. Sandığın geri kalanı hala bıraktığı yerde duruyor olsun istedi.

Sandık gitmişti. Yedi gecedir çektiği çilenin, yaşadığı korkunun ödülünü kendi elleriyle çöpe atmıştı Cesur.

Bakkalın anlattığı hikaye geldi aklına. Gücük demişti bakkal. Cesur ne cevap vermişti? “Anneannem de anlatırdı böyle şeyler.” Birden anneannesinin dediği bir şey daha geldi aklına.

“Soğan ve sarımsak kabukları cinlerin paralarıdır. Gün ışığına çıktılar mı kaybolurlar.”

Yedi gece uyumamıştı Cesur. Yedi yıl uyuyabilecek kadar yorgun hissediyordu şimdi.

 

*Bu öykü, yazarı tarafından Kasım 2013 Uykusuzluk Öykü Teması için yazılmıştır.

 

3 yorum

  1. Haktan Kaan İçel

    Öyküyü okurken bir zaman karışıklığı var gibi hissettim. Yani anlatımın içinde şimdiki zaman, geçmiş zaman ve sorularla bir harman yapılmış. Ancak bu tip bir anlatım dikkat dağıtıcı olabiliyor. Bunun dışında devrik cümleler yer yer çok gereksiz kullanılmış. Onun dışında hikayeye baktığımda bilindik bir hikayenin farklı sunumuyla karşılaştım. Merak uyandırıcı unsurlarından dolayı, sonuna kadar beni sürükledi. Ancak belki de hikayenin biraz daha gelişmeye ihtiyacı olduğunu düşündüm. Yani dolu dolu iç dolduran bir hikayeden çok, büyüklerin zaman doldurmak için anlattıkları kısa çocuk korku hikayelerine benzettim. Belki de bu amaçlı tasarlandı bunu bilemem. Büyük beklenti yaratan hikaye finaliyle yeterince vurucu olamadı ben de. Yine de eli yüzü düzgün iş çıkmış. Eline sağlık.

  2. Berk Payat

    Başlıktan girmek gerekirse konuya insanı okumaya teşvik ediyor, keza ziyadesiyle de karşılığını alıyorsun okudukça. Fakat bazı yerlerde okumaktan uzaklaştıran etmenler var, yerel halk şivesini öykünün içinde kullanmak bunlardan biri bence. Ya da Cesur’un cine verdiği tepkide kullanılan jargonun etkisini verememesi gibi. Demek istediğim okuyucuyu öykünün içine sokmaya çalışırken uzaklaştırıyorsun gibi olmuş biraz. Onun haricinde güzel kurgu, sadece son biraz daha etkileyici olabilirdi. Bir kaç soru da kaldı aklımda açıkçası, cini ne kaçırdı evden? Ya da Cesur’un farkı neydi ki ona paralarını gösterdiler? Anladığım kadarıyla Cesur’un cesaretiydi gocuğun kaçmasına neden olan ama biraz daha detaylandırsaydın ballı kaymak olurmuş. Ellerine sağlık.

  3. Çağdaş Yetkin

    Aslında nasıl yorum yapılır pek bir fikrim yok. Ama sana yardımcı olabilecek bir şeyleri kendimce yazabilirsem ne mutlu diyorum.

    Ben mesela sonda verdiğin “soğan sarımsak para cin” bilgisini ilk bir kaç paragrafta verip hikayeye hız kazandırıp ilerletmeni tercih edebilirdim.

    GELEYİM Mİ, GELEYİM Mİ, GELEYİM Mİ, kısımları hikayeyi soğuttu sanki. Bence gelsin biraz koşturmaca olsun hatta. Nacizane okur olarak fikrim sadece.

    Selamlar

Bir cevap yazın