Göz Bebeği Olmayan Adam

eye_inside01Bu, dünyanın kaderinde yazılı olandı. Varoluşun ilk gününden yok oluş gününe dek.
Yaşanabilir bir dünyaya sahip olmak aslında zor değildi. Ancak insanoğlu doğanın bize armağanı olan yaşanabilir dünyayı elinin tersiyle itip uzaklara fırlattı. İnsanoğlunun bu nankörlüğüne cevaben ilk önce afetler baş gösterdi. Depremler, seller, fırtınalar birbirini izledi. Doğa öylesine bir savaş başlatmıştı ki sonunda yer küre içindeki zehri dışarı çıkarttı. Dev yanardağ patlamaları. İnsanlık, doğaya yaptıkları yüzünden , doğa tarafından ölüme mahkum edilmişti. Açlık , hastalık ve sonunda toplu ölümler yeryüzünün hakimi oldu. İnsanoğlu yeniliyordu.
Yaşama içgüdüsü, sıfır noktasında yeniden diriliş harekatını başlattı. Öncü güçlerin çabasıyla sıfır noktasında, kuzey kutbunda, inşa edilen merkezde, dünyanın her tarafından toplanan sağlıklı insanlar bir araya getiriliyor ve yeni bir yaşam alanı oluşturulmaya çalışılıyordu.
Oluşturulan ekipler her gün helikopterlerle kalkış yapıp canlı izi sürüyordu. Sağlıklı olduğu anlaşılan insanlar alınıp merkeze götürülüyordu. Hasta olanlarsa, aslında hasta insanlar yoktu. Şimdilerde insanlar ikiye ayrılıyordu; sağ olanlar ve ölü olanlar. Çünkü virüsün bulaştığı bir canlı, birkaç saat içinde ölü olanlar sınıfına katılıyordu.
Tarama ekibinin piste indiğini telsizden öğrenir öğrenmez laboratuvardan çıkıp tıbbi destek bölümüne geçtim. Merkeze getirilen insanların sağlık taramasını yapıyor ve uygun bölümlere yerleştirilmesini sağlıyordum. Tıbbi destek bölümüne girdiğim zaman beni yüzündeki tedirgin ifadeyle Marcus karşıladı.
-Bir problem mi var Marcus?
-Bilmiyorum..Yani Emin değilim..Şu yeni adam yolculuk boyunca acayip şeyler anlatıp durdu. Deli olduğunu düşündüm ama..Gözelerini aşağı eğerek duraksadı Marcus
-Ama?
-Gözleri..O gözlerde ne olduğunu anlayamadım bir şeyler var Nik, dedikten sonra hızlıca uzaklaştı.
Marcus’un söylediklerinden etkilenmiş olmalıyım ki içimde, korku ve merak iç içe geçmiş bir halka gibi dolanıp durmaya başladı. Kapıdan geçip gizemli adamın yanına geldiğim zaman Marcus’un ne demek istediğini daha iyi anlamıştım. Adam ikiyüz yaşında olmalıydı. Belki de daha fazla. İyice yaklaştığımda gözlerinde ki ayrıntı dikkatimi çekti. Göz bebeklerinin olması gerektiği yerde, retina tabakası devam ederek gözlerini tamamen kaplıyordu. Retinasının rengi bütün renkleri içeriyordu. Adeta bütün göz rengi genlerini eş baskınlık da yansıtıyordu. Yaşlı adamın kişisel sınırlarına girdiğim zaman içgüdüsel bir hareketle dizlerimin üzerine çöküp saygımı sundum. Kalktıktan sonra bunu neden yaptığıma anlam verememiştim. Yaşlı adamın sağlık kontrollerini yaptıktan sonra kalacağı bölüme geçmesine yardımcı olması için birilerini görevlendirdim. Yaşlı adam kapıdan çıkarken ağır hareketlerle kafasını çevirip bana doğru baktı. Bakışlarıyla adeta bir manyetik alan yaratarak beni kendisine çekiyordu. Geldiğinden bu yana ilk kez dudaklarını araladı ve kısık sesle birkaç kelime söyledi.
-Sizi kurtaracak olan sır yakında açığa çıkacak, dedikten sonra ağır adımlarla kalacağı bölüme doğru ilerledi.
Aradan geçen birkaç gün boyunca yaşlı adamın ne demek istediğini anlamaya çalıştım. Ancak hiçbir sonuca varamıyordum. ‘Sır’ demişti ama ne sırrı? Bir sır, bütün bu olup biteni nasıl tersine çevirebilirdi? Anlam veremiyordum. Takip eden günlerde bunun üzerinde daha yoğun bir şekilde çalışmaya başladım. Veri tabanına yüklü, içinde sır kelimesi geçen konuları araştırmak epey bir zamanımı aldı ancak anlamlı bir şey bulmak imkansızdı. Belki de adam delinin tekiydi. Onca felakete maruz kalıp aylarca yaşamayı başarabilmek aklından bir şeyler götürmüş olmalıydı. Ve bende bütün işimi bırakıp bir delinin söylediklerine zaman harcıyordum. Yapmam gereken daha önemli işlerim vardı. ve şimdi bunlara odaklanmam gerekiyordu.
Haftalık rutin toplantı için toplantı salonuna doğru yola koyuldum. Toplantı salonunda bilim adamları, üst düzey askerler, merkez başkanı bulunuyordu. Bir haftalık süreç değerlendiriliyor, elde olan veriler tartışılıyordu.
Merkez başkanı herkesten durum raporlarını teker teker yüksek sesle okumalarını istedi. İlk olarak General Burkoff okumaya başladı.
-Son bir hafta içinde dünya geneli tarama işleminin son safhasını tamamladık. Şimdiye kadar sağ olarak bulunan ve merkeze getirilen insan sayısı toplamda 2451. Son hafta yapılan taramalarda merkez dışında canlı izine rastlanmamıştır, metni okumayı tamamladıktan sonra General Burkoff yerine oturdu. Başkan bakışlarını bana doğru çevirdi ve okumamı istedi.
-Son bir hafta içinde merkeze yeni giriş yapılmamıştır. Virüs merkez halkı arasında yayılmaya devam etmektedir. Şimdiye kadar girişi yapılan 2451 kişi ile toplamda 2630 kişi olan merkez nüfusu her hafta hızla azalmaktadır. Şuan ki mevcut nüfus 960, raporu okuduktan sonra sözü mikrobiyoloji uzmanı Kevin’a bıraktım.
-Virüsün, vücuda girdikten dakikalar sonra bütün sistem organlarına saldırıda bulunduğunu ancak bunu nasıl yaptığını hala bilmiyoruz. Virüs üzerinde yaptığımız çalışmalarda karma bir DNA kompleksi karşımıza çıktı. Ancak virüsün ilk olarak beyinin medulla oblangata kısmına yerleşerek hayatsal aktiviteleri bir anda durdurduğunu düşünüyoruz. Ve bir başka teorimiz de bu virüsün insan vücudu tarafından üretiliyor olması. Virüs, bir nevi otosentez yoluyla sentezlenen ve kendi vücuduna saldıran bir psikopat. Son bir hafta içinde ilerleme kaydedemedik.
Sessizliğin hakim olduğu birkaç dakikada kimse başka bir kimseyle göz göze gelmemişti. Odada bulunan herkes o beş aşamadan geçip sonuncusuna gelmişti artık. İnkar, öfke pazarlık, depresyon ve son olarak kabullenme. İçinde bulunduğumuz durum ve haftalardır süregelen sessizlik bunun göstergesiydi. Hepimiz felaketin sonucunu kabullenmiş ve teslim olmuştuk.
Toplantı salonundan çıkıp merkezin ölüm kokan koridorlarında ilerlerken yaşlı adamın bahsettiği ‘sır’ aklıma geldi. İçimdeki merak duygusu bunun bende bir takıntı haline varacağının habercisiydi. Birden Marcus’un tıbbi destek bölümünün kapısındaki hali gözlerimin önüne geldi. Onu bu kadar korkutan şey ne olabilirdi? Hemen yönümü değiştirip Marcus’un yanına doğru ilerlemeye başladım. Umarım yeni bir tarama görevine çıkmamıştır diye içimden geçiriyordum. Tarama birimine vardığımda içeride asker ağırlıklı bir topluluk vardı. Köşeye sinmiş bir şekilde oturan Marcus beni görür görmez hızla kalkıp yanıma geldi.
-Bende yanına gelmeyi planlıyordum, dedi stresli görünüyordu.
-İyi görünmüyorsun Marcus, ne oldu? Onun bu hali geliş nedenimi unutturmuştu.
-Geçen gün getirdiğimiz yaşlı adamı hatırladın mı? Diye sordu
-Evet hatırladım, nasıl unutabilirim ki diye içimden geçirdim, onunla ilgili bir sorun mu var?
-Onu buraya getirirken yol boyunca ara ara anlamsızca konuşuyordu. Sonra.. Aman tanrım düşündükçe aklımı kaybedecek gibi oluyorum, elleri ve ayakları titriyor, yerinde duramıyordu Marcus
-Sonra ne oldu Marcus? İçimdeki merak hissini bastırarak sordum
-Helikopterde bizden dört kişi vardı. ve tek tek hepimize dönerek ne zaman ve ne şekilde öleceğimizi söyledi, dedi sesi titriyordu
-Marcus endişelenecek bir durum yok adam delinin teki, diyerek yatıştırmaya çalıştım
-Bu sabah… Bu sabah erken saatlerde duş almak için uyanıp ortak banyoya gittim. Andrew de oradaydı. Sonra… Sonra birden bir çığlık işittim. Bir an elektrik kesintisi oldu. Ortalık yeniden aydınlanınca Andrew’i duş kabininde yatarken gördüm.
-Bundan haberim yoktu
-yaşlı adam Andrew’e bugün elektriğe kapılarak öleceğini söylemişti, beni anlıyor musun dostum?
-Bu imkansız… Yani tesadüf olmalı kimse geleceği göremez Marcus, diyerek sakinleştirmeye çalıştım ancak pek etkili olduğum söylenemezdi. Dahası Marcus’tan önce benim sakinleşmeye ihtiyacım vardı.
Marcus’un yanından ayrılıp odama doğru yürümeye başladım. Kendimi bir anda büyük salonun önünde buldum. Bedenim beynimden habersiz beni buraya getirmişti. Kartımı okutup kapıdan içeriyi şöyle bir süzdüm. Yaşlı adam köşe ki koltukta oturuyordu. Yanında birkaç kişi ona sorular sorup duruyorlardı. Onunla konuşmalıydım ama şimdi sırası değil diye düşünüp odama geçmeye karar verdim.
O gece bir türlü gözlerime uyku girmedi. Yatağın içinde saatlerce dönüp durdum. Marcus’un anlattıkları bir tesadüf olabilirdi ancak yinede yaşlı adamın dediği gibi ortada bir sır vardı. Ve çözülmeye ihtiyacı vardı. En azından benim ihtiyacım vardı. Bir adrenalin patlamasıyla yataktan fırladım. Kurtuluş bir delinin sözlerinde de olsa ona ulaşmam gerekiyordu. Denemeliydim.
Yaşlı adamın kaldığı bölüme vardığımda derin bir nefes aldım ve kartımı okutup içeri girdim. Büyük salonun bir köşesinde oturuyordu. İçeri doğru birkaç adım attıktan sonra bakışlarını bana doğru çevirdi. Ve işte yine o manyetik alan.
-Gel oğlum, dedi sesi daha diri geliyordu üstelik biraz daha gençleşmiş gibi görünüyordu yaşlı adam.
-Şu sır…Günlerdir bunu düşünüyorum. Ne demek istiyordun? Diye sordum direk konuya girerek
-Etrafına bak oğlum. Ne görüyorsun? Yaşlı adam tane tane ve sakince konuşuyordu.
-Ölümünü bekleyen insanlar, diye cevap verdim
-Dünya daha önce de böyle felaketler gördü ama hepsi geçti gitti, dedi küçük bir kahkaha atarak
-Dışarıda ne olduğu hakkında fikrin var mı senin be adam! Sesimi biraz yükseltmiştim ki etraftaki insanların bana doğru baktığını görünce yeniden alçak sesle konuşmaya devam ettim, bu duvarların dışında yaşam bitti ve burada da bir ay sonra kimseyi bulamayacaksın
-Sakin ol oğlum, evet dünya böyle felaketlere daha önce de maruz kaldı ve ben hepsinde oradaydım, bu sefer ciddi bir ses tonu takınmıştı.
-Anlaşılan buraya gelmekle gerçekten hata ettim, dedim ve daha fazla saçmalık dinlememek için arkamı dönüp yürümeye başladım. Uykusuz gece, adrenalin patlaması, sır ve fiyasko. Tam kapıdan çıkacakken yaşlı adamın sesi odada yankılandı.
-Cennetin aslında bu dünya olduğunu biliyor muydun?
-cehennem diyecektin herhalde, diyerek yeniden yaşlı adama doğru döndüm. Bir yanım gitmek istiyor ama daha büyük bir yanım kalmak için diretiyordu.
-Gel oğlum otur da sana sırrı anlatayım, diyerek koltuğun yanını işaret etti. Yaşlı adamın yanına oturduktan sonra bir an gözlerine bakakaldım. Bütün göz renklerinin buluştuğu bir festival gibiydi. İç içe geçmiş mavi, yeşil ve kahvenin tonları… Yaşlı adam konuşmaya devam etti. Dünya daha önce de böylesine büyük felaketlerle karşılaştı ve ben hep oradaydım. Evlatlarımın ölümünü ve sonra yeniden çoğalmalarına şahitlik ettim. Defalarca hem de.
-Evlatların?
-Sen, onlar,onlar ve onlar, diyerek etrafta ki küçük insan topluluklarını işaret etti. Bazıları beni ADAM olarak tanır, bazıları da ADEM.
-İlk insan olan mı? Bu adam kesinlikle şizofrendi.
-Ellerini ver, ellerimi ellerinin arasına aldı ve gözlerimi kapatmamı söyledi. Gözlerimi kapattığım anda bir elektrik akımı bedenimde dolaşmaya başladı. Birkaç saniye sonra ellerimi bıraktı ve gözlerimi açtığım da şaşkınlığım aklımın duvarları aşmıştı. Birkaç saniye içinde dünya tarihine şahitlik etmiştim. Defalarca yaşanan büyük yıkımlar, insanlığın sonunu getiren felaketler ve ardından yeniden yeşeren hayatlar gözlerimin önünden ışık hızıyla geçmişti. Ve o hep oradaydı.
-Bu… bu nasıl olur? Dilim tutulmuş gibiydi. Yeniden yaşlı adamın, ilk insanın manyetik alanına teslim olarak dinleye devam etti. Bu sefer inançla.
-Cennet ilk olarak bu dünya üzerine kurulmuştu. Ancak şeytanın oyunu, cenneti dünya olarak yaşamamıza neden oldu. Ve tanrı beni cezalandırdı. Bir baba için en büyük acı evladının ölümüne şahitlik etmektir. Benimde cezam bütün çocuklarımın ölümü izlemek hem de bir döngü içinde.
-Nasıl bir döngü? Marcus’un anlattıkları şimdi daha mantıklı geliyordu. Yaşlı adam geçmiş ve gelecek ölümleri biliyordu.
-Az önce gözlerinle gördüğün döngü. Her yok oluş başka bir varoluşun başlangıcı oldu. Milyarlarca evladımın ölümünü izlerken, aynı zaman da yeninde var olabilmeleri için onlara yardım ettim. Tabi ki bu yardım tanrının emriydi. Cezamı çekebilmem için bunun olması gerekiyordu. Her döngünün sonunda gelip evlatlarımı felaketler zincirinden kurtardım. Ve artık cezamın tamamlamak üzereyim. Çünkü artık bu, döngülerin sonuncuydu. Ölümünü göreceğim son evlatlarım siz ve sizlerin nesli olacak.
-Bize nasıl yardım edeceksin? Aklım almıyor. Bu kadarı benim için çok fazla, beynimin kafamın içinde eriyip sıvılaştığı hissine kapılıyordum.
-Gözlerimi görüyorsun değil mi? Bunlar tanrının işareti. Beni cezalandırdığı o gün, gözlerime sırrı kazıdı. Evrenin sırrını. Tanrının sırrı gözlerimin içinde. Bu sır sizi bu felaketin içinden kurtaracak olan yegane şeydir.
-Peki bu sır nedir?
-Son döngünün bu kısmında sırrı sana açtığım için doğa insanlığa açtığı savaşı bırakıyor. Depremler, seller , fırtınalar… Bunlar artık yavaş yavaş yeryüzünü terk etmeye başladı bile. Ama asıl önemli olan ve insanları öldüren şey hastalık. İşte bunun dermanı da tanrının gözlerime kazıdığı sırrın içinde gizlenmiş durumda.
-Anlamıyorum bağışla beni. Bunun ilahi bir şey olduğu belli ama ne yazık ki ben pek inançlı biri değildim. Yani bugüne kadar öyleydim. Gözlerinde gizlenmiş olan bu sırrı nasıl öğreneceğiz? Diye sordum. Aslında sormak istediğim binlerce soru vardı ama ne aklımı doğru düzgün toparlaya biliyordum ne kelimeleri bir araya getirip konuşabiliyordum.
-Hadi, beni evladım Burkoff’a götür o ne yapması gerektiğini anlayacaktır, dedi yaşlı adam.
Birkaç dakika daha koltukta oturarak aklımı toparlamaya çalıştım. Son bir saatim adeta fantastik bir dünya da geçmişti. Ellerini tutup, gözlerimi kapattığımda gördüğüm şeyleri görmemiş olsaydım eğer, bu adama inanmam mümkün değildi. Ama bana gerçeği göstermişti. Yaşlı adam ayağa kalkarak yeniden bir şeyler mırıldandı,
-Bu dünyanın kaderinde yazılı olandı evlat. Varoluş gününden yok oluş gününe dek. Artık döngü tamamlanıyor. Tanrı’nın hükmü tamamlanıyor. Adam’ın cezası son buluyor.

Bir Cevap Yazın