Gizli Dehlizler

1919, Osmanlı Devleti…

Papaz Yosi; ellili yaşlarda, beyaz uzun saçları ve yine beyaz kirli sakalı olan, kendi halinde bir insandı. Her zaman yaptığı gibi bugün de daha güneş doğmadan uyanmıştı. Neredeyse bütün hayatı kilisenin bu küçük odasında geçmişti. Odanın bitişiğinde bulunan bir lavabo vardı, o lavaboda yüzünü yıkadı ve odaya geri dönüp dolabını açtı. Resmi papaz üniformasını – en azından o böyle tabir ediyordu – giydi, ardından dolapta bulunan çekmecelerden birini açtı. Çekmecenin içinde bir kutu vardı. Kutu ucuz bir metaldendi; ama üzerinde şık kabartmalar vardı. Papaz Yosi, kutuyu aldı ve açtı. Onun içinde de büzülmüş bir kese vardı. Keseyi açınca içinden altın bir para çıktı. Bu para bir Bizans altınıydı. Parayı tekrar keseye koydu ve keseyi cebine attı. Kutuyu ise aldığı yere koyup çekmeceyi kapattı.

Kilisenin büyük koridorlarında yürürken, Yosi’nin tahta terliklerinin yankısı bütün kilisede duyuluyordu. Birkaç dakika geçmeden sağ tarafta yer alan kapılardan biri büyük bir gıcırtıyla açıldı.  Genç bir rahip elinde siyah bir İncil ile odadan çıkmıştı.

“Dimitri beni takip et,” dedi Yosi, Yunanca.

“Nereye?” diye sordu genç rahip şaşkınlıkla.

“Sadece takip et, soru sorma.”

Yosi hızlı adımlarla yürümeye başladı, Dimitri de arkasından geliyordu. Koridorun sonundan sola dönüp kilisenin ön bahçeye açılan kapısının önünde durdular.

“Bak, Dimitri – bu gece ışıklar söndüğünde burada buluşacağız.”

“Neden?”

Yosi, elini cebine attı ve içinde para olan keseyi Dimitri’ye gösterdi. “Bunun içinde eski bir Bizans altını var. Bu altın ailemde nesilden nesle aktarılmış. Bu altını, İstanbul fethedilirken bir Bizans askeri çalmış. O adam hazinenin nerede saklı olduğunu bilen nadir kişilerden biriymiş; ama imparator konuşmasınlar diye hepsinin dillerini kestirmiş, gözlerini de kör ettirmiş. Daha sonra da bu altın bir şekilde benim büyük büyük dedemin eline geçmiş. O günden beri de ailem büyük hazineyi arayıp duruyor.”

“Eee… Madem nerede saklı olduğunu bilmiyorsun, nasıl bulacaksın?”

“Uzun zamandır araştırma yapıyorum. En sonunda elime eski bir harita geçti. Haritaya göre Çemberlitaş’ın altına uzanan bir tünel var. Eğer oraya yakın bir yeri kazarsak tünele ulaşırız ve hazineyi alırız.”

“Ama yakalanırız. Hem tarihi bir eser o, bunun cezası idamdır.”

“Ülke savaşın içinde, iki papazın yaptıklarını kim önemser!”  Yosi bu sözleri söylerken yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. “Bu gece kazmaya başlayacağız. Sakın döneklik yapma. Şimdi günlük işlerini yap ve sakın şüpheli hareketlerde bulunma.”

Dimitri, Yosi’nin sözlerini onaylayıp kilisenin içine doğru yürümeye başladı. “Gece yarısı burada ol.”  Yosi ileride bulunan Dimitri’ye bunu hatırlatmak için seslendi, Dimitri de başıyla onayladı.

Yosi, bahçeye açılan tahta kapıyı çekerek açtı ve dışarıya çıktı. Güneşten korunmak için sol elini gözüne siper etti ve etrafı seyre daldı. Bir grup insan elinde Arap harfleriyle yazılmış gazeteleri okuyup aralarında konuşuyordu, başka bir taraftaysa İngiliz askerleri kendilerince asayişi sağlıyorlardı. Yosi, ezan sesini duyunca birden irkildi. “Allahu Ekber”  seslerini her duyduğunda içini tuhaf bir his kaplıyordu. Sanki hoca, Yosi’nin kötü bir iş çevireceğini biliyordu da öyle okuyordu, ezanı. Ezanın bitmesini bekledi ve bahçe kapısını itip kiliseye geri girdi. Hiç oyalanmadan odasına dönüp, daha önce Dimitri’ye bahsettiği haritayla oyalanmaya başladı. Haritayı çalışma masasına yaydı ve incelemeye koyuldu. Çemberlitaş haritada net bir şekilde görünüyordu, taşın altında uzanan tüneller özenle parşömene çizilmişti. Yosi, uzun zamandır haritanın üzerinde yer alan bir simgeyi çözememişti ve şimdi onun üzerine odaklanmıştı. Tam Çemberlitaş’ın bulunduğu noktanın önüne siyah bir nokta karalanmıştı. O noktayı daha önce bir lekedir diye geçiştirmişti; ama noktanın altından uzanan ince bir çizgiyle tünel birleşiyordu. “Buradan tünele bir giriş olmalı,” dedi kendi kendine, sonra kağıdı katlayıp cebine koydu ve gece yarısı olana kadar kendine oyalanacak bir şeyler aramaya başladı.

Yosi’nin odasındaki sarkaçlı saat bir kere dong ederek gece yarısı olduğunu haber verdi. Yosi de hemen yatağından kalkıp üzerini değiştirdi ve anlaştıkları üzere ön bahçe kapısına doğru yürüdü. Oraya vardığında Dimitri ortada yoktu; ama birkaç dakika sonra koridordan o da göründü, elinde bir fenerle gelmişti.

“Feneri söndür, ne yapıyorsun?”

“Tamam!” dedi Dimitri ve mumu üfleyip söndürdü.

Bahçeden dışarıya çıkmadan önce Yosi, mezar kazmakta kullandıkları kazma ve küreği alıp geldi.

“Hadi gidelim.”

Bulundukları kilise Çemberlitaş’a çok uzak değildi. On beş dakika kadar yürüdükten sonra oraya varmışlardı. Yosi Çemberlitaş’a iyice yaklaşıp etrafa baktı, etrafta kimsenin olmadığını fark edince Dimitri’ye de gel işareti yaptı. Dimitri de işarete uyup onun yanına geldi.

“Feneri yak,” dedi Yosi, sonra da cübbesinin içinden rulo halindeki kâğıdı çıkardı ve çimlerin üzerine serdi. Fener ışığında haritayı görmekte zorlanıyorlardı; ama Yosi o kadar dikkat kesilmişti ki buna aldıracak durumda değildi. “Bak, tam burayı kazmalıyız!” dedi ve eliyle daha önceden dikkatini çeken yeri gösterdi.

“Haritada göstermek kolay, orayı nasıl bulacağız.”

Yosi o konuyu tam olarak düşünmemişti; ama altınlar konusunda araştırma yaparken bilmece benzeri bir şeye rastlamıştı.

“Yeraltına inmek için ya mezara girersin ya kökleri izlersin.”  Yosi okuduğu satırları ezberden söylemişti.

“Ağaç- ağaçtan söz ediyor,” dedi Dimitri ve etrafa bakmak için feneri havaya kaldırdı. O anda gözüne neredeyse kurumak üzere olan yaşlı bir çınar ağacı çarptı. Eliyle göstererek “ O tarafa!” dedi.

Hemen toparlanıp ağacın oraya koşmaya başladılar. Ellerindeki kazma ve kürekle koşmaları zor oluyordu.  Hızla koşarken Yosi takılıp yere düştü, Yosi’nin düştüğünü gören Dimitri de durup geri döndü. Yosi muhakkak ki otların arasında kaybolmuş bir şeye takılıp düşmüştü,  takıldığı şeyin ne olduğunu anlamak için otları eşelemeye başladı. Ellerini üçüncü kez otların arasına daldırdığında eline sert bir şey geldi. Daha net görebilmek için Dimitri’den feneri istedi ve otların arasına koydu. Mum, metalden yapılmış ve yere monte edilmiş bir tutamacı aydınlatıyordu. Yarım daire şeklindeki tutamaç eski binaların kapı kulplarını andırıyordu.

“Haritada işaretlenmiş yer burası olmalı,” dedi Yosi, var gücüyle kulpa asılıp çekmeye başladı; ama yerinden oynamıyordu.

“Etrafındaki otları temizleyelim,” diye öneride bulundu Dimitri.

Önerinin üzerine hızlıca otları sökmeye başladılar, daha sonra da kürekle toprağı kazmaya koyuldular. Daha ilk kürek darbesiyle tok tahta sesini duydular. Tahtanın üzeri beş on santimetrelik toprakla kaplanmıştı. Toprağı tamamen temizleyince de bunun yer altına açılan bir kapı olduğundan emin oldular. Yosi ikinci kez var gücüyle kulpa yüklendi ve kapak, üzerinde kalan toprak tozlarını yere dökerek açıldı. Yosi feneri yerden aldı ve çukura doğru tuttu; ama dibini görmek imkânsızdı.

“Aşağıya nasıl ineceğiz?” diye sordu Dimitri.

“Merdivenle,” diyerek gülümsedi Yosi, elindeki fenerle aşağıya doğru uzanan merdivenleri aydınlatıyordu.

İlk önce fenerle beraber Yosi aşağıya inmeye başladı, onu tedirgince Dimitri takip ediyordu. Dibi görünmeyen tahta merdivenin her basamağına bastıklarında aşağıya düşme korkusunu artıran çatırdama sesleri duyuluyordu. Üç dört dakika daha aşağıya doğru ilerledikten sonra ileriye doğru uzanan asıl tüneli karşılarında buldular. Yosi duvarda asılı olan meşaleyi fark etti ve onu yakmak için fenerin içindeki mumu kullandı. Yanan meşaleyi duvardaki yerinden, askısından, çıkardı ve artık işine yaramayan feneri söndürdü. Meşale dar, uzun koridoru aydınlatıyordu. Tünelin tavanı yeraltına gizlenmiş bir tünel için fazla yüksekti: Neredeyse üç metreydi.

Meşalenin ışığı, taş duvarlarda Yosi ve Dimitri’nin gölgelerini oluşturuyordu. Ara sıra duvar kenarlarında ölü akrepler, dev örümcek ağları dikkatlerini çekiyordu.

Uzun koridor en sonunda büyük bir odaya açıldı, meşalenin ışığında etraf pek görünmüyordu; ama hafif ışık dalgalanmaları Yosi’ye odanın daire şeklinde olduğu fikrini vermişti. Etrafı iyice görebilmek için meşaleyi ileri doğru tutup sağa sola salladı. Görmek istediği altınlar bu odada olmalıydılar; ama oda gerçekten çok karanlıktı. Meşaleyi sola çevirince duvarda asılı duran başka bir meşale gördü. Kendi meşalesini ona değdirip meşaleyi alevlendirdi. Yanan meşalenin ucundan çıkan ve duvar boyunca uzanan bir ip de yavaş yavaş yanmaya başladı. O ip daha uzakta duran başka bir meşaleye bağlanmıştı ve alev oraya ulaşınca o meşale de yandı. O meşaleden uzanan başka bir ip de başka bir meşaleyi yakıyordu.  Birbirine iplerle bağlı mekanizma bu şekilde devam edip yaklaşık on beş tane meşaleyi yaktı ve dev oda aydınlandı. Tıpkı Yosi’nin tahmin ettiği gibi oda daire şeklindeydi.

Yosi ve Dimitri ağızları açık bir şekilde odayı izliyordu. Odanın içinde hiç altın yoktu. Eski püskü bir yığın zırh, miğfer, parlak gümüşi işlemeli kılıçlar… Ama hiç altın yoktu. Yosi çok sinirlenmişti, buna karşın Dimitri heykel gibi tek bir noktaya bakakalmıştı.

“Şuna bak Yosi!” diye eliyle baktığı yeri gösterdi. O noktada dev bir haç vardı. “Bu Hazreti İsa’nın gerildiği çarmıh olmalı.”

Yosi, daha önce bu konuda da bir şeyler araştırmıştı, Hazreti İsa’nın çarmıhının İstanbul’a saklandığını duymuştu; ama bunun o olduğundan emin değildi.

“Bunun bir önemi yok, bizim altınları bulmamız gerekiyordu!” dedi Yosi hiddetle, sesi dev odada yankılanıyordu.

“Baksana, bu hazine o altınlardan daha önemli, burayı gösterirsek, biz- biz- gerçekten, iyi bir mevkie geliriz,” diye fikrini beyan etti Dimitri.

“Mevki mi? Mevki kimin umurunda Dimitri!”  Sesi daha da çok yankılanıyordu.

Sonra ikisi de sessiz kaldı. Yosi hayal kırıklığına uğramıştı, Dimitri ise bulduğu şeyin sevincindeydi. Koridordan gelen ayak sesleriyle beraber ikisi de irkildi. Tedirgince arkalarını döndüler. Koridorda birileri vardı ve ayak sesleri git gide yaklaşıyordu.

“Neler oluyor? Ne yapacağız?”  diye sordu Dimitri, korkuyla.

Yosi’nin aklına beklemekten başka bir fikir gelmiyordu. Tamamen savunmasızlardı. Belki de hayatı boyunca bulmayı istediği şeye bu kadar yaklaşmıştı ve bambaşka bir şey bulmuştu, şimdi bir de bu ayak sesleri yakalanacaklarının habercisiydi. Oda yuvarlak ve büyüktü; ama saklanacak bir yer yok gibi görünüyordu. Yosi’yi bir anda ölüm korkusu sardı. Gelen kişi muhtemelen silahlıydı ve iki papazın gizli bir tünelin ucundaki gizli bir odada bulunmalarını çok da hoş karşılamayacağı kesindi. Koridordan gelen ayak seslerinin yankısı arttıkça Yosi’nin de kalbinin atış hızı onunla doğru orantılı olarak artıyordu. Yosi sadece odanın girişinden koridora boş gözlerle bakıyordu. Karanlık koridor, en sonunda yaklaşan kişinin taşıdığı meşale ile aydınlanmaya başlamıştı. Kısa süre sonra da kırmızı fesli, giydiği ceketi omuzlarına asmış, beline de beyaz bir kuşak bağlamış biri içeriye girdi. Bıyıklıydı ve birkaç günlük sakalı vardı, boyu da Yosi’nin omuzlarına geliyordu. Elinde tuttuğu meşaleyi odaya doğru uzatırken diğer elindeki şey Yosi’nin tahminlerini doğru çıkarmıştı: Sağ elinde tuttuğu beylik silahını içeriye doğrultmuştu.

Adam, Yosi ve Dimitri’yi tepeden tırnağa süzdü.

“N’apıyorsunuz ulan siz burada?” dedi hiddetle “ Ben biliyordum bu papazların bir haltlar çevirdiğini. Bur’da gizli toplantılar yapıp ülkeyi karıştırmaya mı çalışıyorsunuz lan!”

“Yok vallahi öle bi’sey,” dedi Yosi kırık Türkçesiyle.

“Ulan ite bak bir de vallahi diyor. Sıkayım mı lan kafanıza!”

Yosi tehdidin ciddiyetini fark edince iyice korkmuştu. Aklında bin bir türlü fikir geçiyordu; ama hiçbirini uygulamaya cesareti yoktu.

“Bak- biz burada- ded’in gibi de’il yani…” dedi, en sonunda cebinden kesesini çıkartıp içindeki altını aldı. “Bende bu var- bak. Bizans Altini. Daha çok varmis; ama biz yanlis yeri açmisis. Al bak bu altin senin olsun. Arastirirsan bulursun di’erlerini de.” Altını adama doğru fırlattı, adam da altını havada kapıp incelemeye başladı. “ Bizi öldürme ha.”

“Ulan, Osman Bey’in böyle yaptığını duysalar var ya… Tamam lan gidiyorum; ama bir daha görürsem sizi gebertirim. Gece gece iyi ki de takip etmişim bu papazları,” dedi ve odadan çıkıp koridorda yürümeye başladı. Adamın çıkmasıyla beraber yuvarlak odanın girişi demir parmaklıklı bir kapıyla kapanmıştı. Eski zaman zindanlarında olduğu gibi kapı tepeden aşağı inmişti. Yosi, hemen koşup kapının demir parmaklıklarına tutundu. “Çikar bizi bur’dan!” diye haykırdı; ama Osman Bey çoktan karanlıkta gözden kaybolmuştu.

Yosi, delirmiş gibi odada dönüp duruyordu. Ölmekten son anda kurtulduğuna seviniyordu ki şimdi daha beteriyle karşı karşıyaydı. Bu odadan dışarıya çıkmanın bir yolunu bulmalıydı. Sanki bedeni ile beyni arasındaki bağ kopmuştu, ne yaptığını bilmiyordu: Eski miğferleri fırlatıp atıyor, zırhlardan oluşmuş yığını kazıp bir şey bulmayı umuyordu.

“Ne yapıyorsun?” diye sordu Dimitri.

“Çıkış arıyorum.”

Dimitri çaresiz olduğunun farkındaydı, yere oturmuş, Yosi’yi izlemekten başka bir şey yapmıyordu.

“Orada oturacağına yardım etsene.”

Dimitri, Yosi’nin sözlerine aldırmadı, bu kez de duvara dayalı çarmıhı seyretmeye koyuldu. Gözleriyle yukarıdan aşağıya süzdü. Sonunda çarmıhın dibinde bir kâğıt parçası gözüne çarptı. Kâğıdı almak için kalkıp oraya doğru yürümeye başladı. Yosi, Dimtri’den habersiz kılıçları incelemeye başlamıştı. Dimitri çarmıhın yanına varınca eğilip kâğıdı yerden aldı. Kâğıt, tozlu ve eskiyip sertleşmiş bir kâğıttı. Dimitri katlanmış kâğıdı dikkatlice açtı. Üzerinde bir takım çizimler ve yazılar vardı.

“Yosi, bak bir kâğıt buldum,” dedi ve kâğıdı gösterdi. “Üzerinde bir şeyler yazıyor, sanırım Latince.”

Yosi, hemen Dimitri’nin yanına gelip kâğıdı elinden aldı.  “Sanırım Latince mi? Bir papazsın ve Latince bilmiyor musun?”

“Ben sadece İncil’e yetecek kadar biliyorum.”

Yosi kâğıdı incelemeye başladı. Resimlerin ilkinde boş çarmıh vardı, bir diğerinde ise çarmıha gerilmiş bir insan ve ötekinde de iki küçük “t”  harfinin birleşmesine benzer bir şekil vardı. Yosi bunun çarmıhın açılmış bir hali olduğunu anladı. Son resimdeyse bir sürü altın ve bir kapı resmedilmişti.

Yosi yazılanları okumadan çarmıha doğru yöneldi. Çarmıhın kenarındaki bağlantı noktalarını fark etti. Sanki bir kapakmış gibi menteşelenmişti, yani resimdeki gibi çarmıh açılıp kapanabiliyordu. Yosi, çarmıhı açmak için bütün gücüyle yüklendi; ama bir şey olmadı. Bunun üzerine Dimitri de yardım etti; yine hiçbir hareket olmamıştı. Sonunda Yosi kâğıtta yazılanları okumaya karar verdi.

“Boşuna kapağı açmaya çalışma, çarmıha birini germeden onu açmak imkânsızdır.”  Yosi sözleri Latince söylediği için Dimitri ne dediğini anlamamıştı. “Yardım et, çarmıhı yere yatıralım.”  Dimitri Yosi’nin önerisine uyup ona yardım etti. Yosi’nin içinde inanılmaz bir hırs belirmişti: o altınları almalıydı. Bizans altınlarını almayı umarken daha değerli altınlara ulaşacaktı; ama çarmıha gerilmesi gereken birini bulmalıydı.

Çarmıhı sonunda yere yatırmışlardı. Yosi etrafına bakınmaya başladı. Sol tarafta demir kazıkları ve büyük çekici gördü. Sonra da aklına büyük miğferler geldi.

“Sen şunu açmaya çalış, ben de levye yerine kullanabileceğimiz bir şey bulmaya çalışayım,” dedi Yosi.

Dimitri de başıyla onaylayıp çarmıhı açmaya çalışmaya devam etti. Yosi, eski miğfer yığınına yönelip gözüne kestirdiği bir tanesini kaptı. Ağır adımlarla Dimitri’ye doğru yürümeye başladı.

“Yosi, bu açılmıyor hâlâ.”  Dimitri bu sözleri söyledikten sonra kafasına aldığı sert miğfer darbesiyle bayılıp yere yığıldı. Yosi, baygın Dimitri’nin başucunda ayakta duruyordu; gözleri dönmüştü, yüzünden kötülük akıyordu.

Yosi, Dimitri’nin bedenini çekip çarmıhın üzerine yatırdı. Gözleri tekrar kazıklara ve çekice kaydı. Onları almak için eğildi ve yavaş hareketlerle kavradı. Dimitri’nin sol elini alıp çarmıhta gelmesi gereken yere koydu ve avuçlarını yukarı bakacak şekilde açtırdı. Büyük demir çivinin birini Dimitri’nin avucuna dik gelecek şekilde tutup ilk çekiç darbesini indirdi. Yosi, Dimitri’nin avucundan gelen kemik kırılma sesini duyabiliyordu; ama içinde hiçbir acıma duygusu yoktu. Sol elini bitirince sağ eline geçti,  en sonunda ayaklarına da çivileri çakıp çarmıha germe işlemini bitirdi. Şimdi bunu havaya dikmeliydi.

Yosi, Dimitri’nin başının bulunduğu yerden tutup çarmıhı kaldırmaya başladı. Zorlanıyordu; ama çarmıh tahmininden daha hafifti. Baş kısmını duvara dayayıp ayak kısmından ittirerek daha da dikleştirdi. Şimdi çarmıhın karşısında dikilmiş yarattığı esere bakan bir sanatçı gibi Dimitri’ye bakıyordu. Artık bir şeyler olması gerekiyordu, Yosi her şeyi yapmıştı. Çarmıha gerilmiş Dimitri gözlerini aniden açtı. Yüzü acı içinde buruşmuştu. Ancak Yosi, onun suratını sadece bir saniye görebilmişti, çünkü çarmıhın kapısı savrulup açılmıştı ve Dimitri kapının arka tarafında kalmıştı. Yosi ödülünü almak üzere bir adım ileri attığında çarmıhın açılan kapısının içinden yüzlerce ok fırlayarak Yosi’nin vücuduna saplandı. Acıyla dizlerinin üzerine çöktüğünde yüzlerce altın Yosi’nin dizlerinin dibine şangırdayarak boşaldı. Arka taraftaki kapı da yukarı çekilerek açılmıştı. Yosi dizlerinin üzerinde durmaya daha fazla dayanamadı ve yüz üstü yere düştü. Göğsüne saplanan oklar sırtından başlarını çıkarmıştı; Yosi de Dimitri de ölmüştü.

 

Ozan YILMAZ

Ozan YILMAZ 1990′da Üsküdar’da doğdu. Henüz daha 5. sınıfta öğrenim görürken hayal gücünü kullanmayı keşfederek çeşitli öyküler yazmaya başladı. Orta okula başladığında Robotlara Karşı adlı bir roman yazdı. Liseye başladığında ise bu romanı gözden geçirdi ve ismini Hedef: Klostro’nun Kalbi olarak değiştirerek tekrar yazdı. Daha sonra bu kitabın bir seri olması gerektiğine karar verdi ve Klostro’nun Kalbi kitabını temel alarak Hedef serisini yazmaya başladı. Hedef serisinin ilk kitabı Biznas’ın Sırrı 2009′da ikinci kitabı Kayıp Soy 2011′de iki kitabın birleşik hali ise 2012′de tamamlandı. Ozan Yılmaz şimdi serinin üçüncü kitabı Ölümsüzün Dirilişi üzerine çalışmalarına devam ediyor.

Diğer Yazıları - Website

Takip Et:
TwitterFacebook

7 yorum

  1. Kadim Gültekin

    Temiz bir anlatıma sahip sevimli bir öykü. Merak düzeyi biraz daha artırılsa fena olmazmış ama. Yine de bu haliyle de kurgusal bütünlüğe sahip, okuru karakterlerin kısa macerasının peşinden sürükleyen keyifli bir öykü olmuş. Eline sağlık…

    • Ozan YILMAZ Yazar

      Yorum için teşekkürler. Bu öykü, aslında kayıp Bizans altınlarını konu alan roman çalışmam Hedef: Bizans’ın Sırrı’nın girişiydi. Kitabın bütününden bağımsız olduğu için de öykü olarak paylaşayım dedim.

  2. Yunus Yazıcı

    İmla bakımından temiz bir öykü. Birkaç yer dışında gözüme çarpan hata yok. Fakat kurguda daha derinlere inilebilirdi diye düşünüyorum. Zira her şey bir anda olup bitmiş gibi. Hazinenin bu kadar çabuk ve kolay bulunması hikayenin eksilerinden. Mesela Yosi’nin takılıp düştüğü kapağı nasıl oluyor da onlardan önce -uzun yıllar geçmesine rağmen- kimse bulmuyor? Burası bence olmamış. Olaya biraz daha gizem katılabilirdi.

    Fakat bunlar dışında güzel bir öyküydü. Kalemine sağlık. Gelecek öykülerini okumak dileğiyle…

  3. Ruhşen Doğan Nar

    Dil ve anlatım bakımından iyi bir öykü. Öykü olarak ele alırsak, heyecan-gerilim öğesi yeterli değil derdim; ama yazı, romanın giriş bölümü olduğu için heyecan-gerilimin orta düzeyde olması normal.

    Kurgu bakımından iki şey dikkatimi çekti. Öncelikle İstanbul’u iyi bildiğimi söyleyemem; ama İstanbul’da hem de Çemberlitaş’da gece yarısında ellerinde kazma-kürek olan iki kişi dikkat çeker ve yakalanır, diye düşünüyorum. İşgal zamanları olduğundan ötürü bu tutuklamayı büyük ihtimal İngiliz askerleri yapar. Olay, bir kasabada veya İstanbul’un ücra bir köşesinde gerçekleşse, yakalanma ihtimalleri düşer.

    İkinci şey ise Rum papazların İstanbul’a Konstantonapolis dememesi. Hem de 1919 gibi Megalo İdea’nın tavan yaptığı zamanlar. Bildiğim kadarıyla İstanbul adı, 1930 gibi resmi olarak kullanılmaya başlıyor.

    Son olarak karakterlerin diyaloglarına dikkat etmek gerek. Çok zor bir şey; ama karakterler o zamanın diline uygun konuşurlarsa, roman çok daha etkileyici olabilir. Kalemine, emeğine sağlık, teşekkürler.

    • Ozan YILMAZ Yazar

      Yorumlar için teşekkürler. Bu tarz yorumlar üzerinde çalıştığım romanın daha da gelişmesini sağlayacaktır. Karakterlerin Yunanca konuşmalarını günümüz Türkçesiyle aktardım; ama bunu da göz önüne alacağım.

  4. Çağdaş Yetkin

    Yukarıda söylenenleri tekrarlamaya gerek yok. Ek olarak;

    Bazı küçük bilgiler de verilebilir. Örneğin sikkeler hakkında ek dedikodular : Altınlar Heraklius zamanından kalmaymış. Heraklius ismi ve “Gerçek Haç” zaten paralellik içindedir ve beraber işlense güzel olur.

    Baş kısımda Yunanca konuştuklarını bence belirtmene gerek yok.

    Ortodoksların batılılar gibi latinceye bağlılıkları pek yoktur. Her Ortodoks millet kendi dilinde incilini yazar. Kendi dilinde ibadet olayını M.S. 8-9. yy’da çözmüş geçmiş bu insanlar. Bu hikayede “eski yunanca” kullanmak daha iyi olabilir.

    Tünellere piştollü bitirim bi abi mi girdi çıktı? Roman kahramanı o olacak sanırım. Tebrikler ve başarılar.

Bir cevap yazın