“Gezi”den Doğan Işık!

taksim_5941

Bir bahar akşamı, İzmir’in havası yine bildiğiniz gibi, kevaşelere benzer bir hoyratlıkla kırıtırken karar verdim o şehre gitmeye. Kimsenin benden ummadığı bir cesaret veriyordu bana gideceğim şehrin içindeki kargaşa. Elimde avucumda hiçbir şey olmadan, hiçbir şeye güvenmeden, kalacak yerim dahi yokken geldim bu şehre. Öyle bir maceraydı ki, en mutlu ve en mutsuz günlerimi o şehirde yaşadım. İstanbul sokaklarını ve kapılarını bana açmıştı, artık nefes alabildiğimi hissediyordum. Bir arkadaşımın yanında, Üsküdar’da birkaç hafta kaldıktan sonra, iş buldum, çalışmaya başladım, bir taraftan başka çalışmalarla geçti zaman. Elime yine arkadaşlarım vasıtası ile daha önce hiç görmediğim, sadece işimden ötürü yakınından geçtiğim bir semtte bir oda kiralama fırsatı geçti. Arkadaşlarım bana evin yolunu tarif ederlerken “Taksim meydanından Tarlabaşı’nın ters istikametine doğru yürü, Gezi Parkı’nı geç, Divan Oteli’ni geçtikten sonra, Hilton Oteli’nin tam karşısındaki sokakta ev, çok rahat bulursun.” diye tarif etmişlerdi. Evim Elmadağ, Harbiye arasındaydı! Gezi parkı komşumdu, darmadağın olan starbucks dükkanının personeli masumlar arkadaşlarımdı, Divan Oteli ilk iş toplantılarımdan birini yaptığım salonun sahibiydi. İçim acıdı duyduğumda, düşünmeden koşup gitmek istedim. Evimi, Gezi Parkı’mı korumak, orada olmak istedim. İmkanlar el vermedi, gidemedim. Uzaktan direnmek zorunda kaldığımı zannederken olaylar patlak verdi.

Birkaç gün boyunca parkı sahiplenen, yıkılmaması için direnen dostlara sabaha karşı sinsi ve adice yapılan operasyonun ardından, tüm Türkiye’nin ayaklanması, destek vermesi, gezi parkını korumak istemesi, haklarına sahip çıkması, birlik olmanın, tek bir yumruk gibi şekillenmesi ve güçlenmesi muhteşem bir halk reaksiyonu oluşturdu. Elazığ’dan İzmir’e kadar Türkiye’nin her yerinde, solcusundan sağcısına, liboşundan sosyalistine kadar her siyasi görüşlüsüyle, Beden işçileri, Translardan Cem Boyner gibi kuvvetli iş adamlarına kadar halkın her kesiminden, Türkünden, Kürdünden, Çerkezinden, Arnavutundan, Lazından, Zazasına kadar her milliyetten, Müslümanından Yezidisine kadar her din ve mezhepten tüm halk birlik oldu. Bu bırakın ülke tarihini, dünya tarihinde dahi çok ender görülen bir hareketlenmeyi doğurdu. İnsanlar sıfatlarından kurtuldular bu direnişte, ari insan olduklarını, dayatmaların tümünün kendi doğal özgürlüklerine zarar vereceklerini anladılar, birleştiler.

Peki bir koyun misali yemlenmeyi kabul etmiş, geçirilen onca askeri darbe sonrası-sürüsüne bereket!- apolitikleştirilmiş, bir tas yemeğe kanan millet neden tam şu anda, üstelik binlerce yangınla katledilmiş ormanımıza rağmen çok da büyük sayılmayan bir park için bu kadar ayağa kalktı? Ne oldu da, bu denli büyük bir sosyal hesaplaşmanın içine girdi?

Sayamayız, son hükümet döneminde, ne kadar nefret verici ve üzücü olsa da, sayamayacağımız kadar anti demokratik siyaset güdüldü ki, o kadar çok rant pazarları kuruldu ve nefret suçu işlendi ki, tüm olayları saymak benim aciz bedenim ve zihnim için imkansız. Ancak akla ilk gelenlerden biraz bahsedersek; Kadınlara yönelik şiddetin artması, ikinci sınıf vatandaşlığa doğru itilmeleri, istismarı, kürtaj kanunu, açtıkları yaralar sayesinde onlarca kat artan suç oranı, yandaş ve satın alınmış medyanın sansür uygulamaları- ki buna en büyük örneklerden biri yağdanlık lakabını alan Habertürk gazetesi ve televizyonu başta geliyor-, orta direğin kaybolması, kendi adamlarını kayırıp, kalan halkını ötekileştiren siyaset güdümü, bilinçsiz ve etkisiz muhalefet ve daha niceleri… İnsanlık ayıplarını söylemeye bile gerek yok, uludere ki bu ayıpların en büyüğüdür.

Halk şişti, halk nefes alamaz hale geldi, halk kendini umursamayan siyasetçilerden bıktı, sokaklara döküldü, nefesini ve nefsini adadı. Faşist duruş halkın(güya!) silahlı kuvvetleri ile halkın üstüne geldi, canlar aldı, insanları tartakladı, yaraladı, faşist duruşun tüm gerekliliklerini yerine getirdi. Kendi yandaşlarından aldıkları biber gazlarını halka sıktı, yetinmedi, biber gazı fişeklerini insanlara doğrulttular, etkisiz hale getirmek yerine öldürücü darbeler vermeye çalıştılar.

Olmadı.

Evet, direniş gezi parkı ile başladı. Ama artık durum değişti, bu mukavemet gezi parkından büyüdü, faşizan duruşa, baskıya, dayatmaya, aç kalmaya, farklı görüşlere saygısızlığa, dirayetsiz görülen bir halkın kendini bulup, uyanışına döndü. Duyulmamanın verdiği sanrılardan kurtuldu halk, gücün kendinde olduğunu anladı. Bu halkı boşuna bölmediler, birleştiğinde, kolkola girdiğinde hiç bir kuvvetin karşısında duramayacağını biliyorlardı çünkü.

Olmadı, halk yılmadı. Yıldıramadılar, yıldıramayacaklar da. Nişantaşından, Elazığ’daki Postane Meydanına kadar, sanatçısından işçisine kadar kenetlendik. Yalan vaadlere kanmıyoruz, silahından, polisinden, gazından, biberinden, potakalından, armutundan korkmuyoruz. Çarşı’da kazan kaldırıp, Boğa’da sesimizi inletiyoruz, Mecidiyeköy!de diktiğin “avm”lere girmiyoruz. Sevişirken, içerken, anne baba olmaya karar verirken, mini etek giyerken, marjinal takılırken hiç kimseye sormadık, sormayacağız.

Sokaklarda olmaya devam edeceğiz, hakkımızı arayacağız ve alacağız. Hayatımızı sokaklardan toplayacağız, karşımızda duran kimseye boyun eğmeyeceğiz. Şerefle, haysiyetle hayatlarımızı ve özgürlüklerimizi yeniden bulduğumuzda, o zaman güçlerini yitirmiş olacak olan tüm “mesnetsizler” cezalarını bulacak.

Diren Türkiye’m! İşte sana tekrar hayat verecek pencerenin aralığı! İşte o aradan sızan ışık!

Berk Payat

İzmir doğumlu, seyyah olarak yaşıyor. An itibari ile yaşadığı yeri seçmeye çalışırken kafası karışıyor. Yazmak ve müzik yapmak hayat manası. Okuyor, yazıyor, dinliyor, şarkı çalıyor, yaşıyor ve en sonunda da ölecek. Dünyaya ölmek için gelindiğine inanıyor.

Diğer Yazıları - Website

Takip Et:
TwitterFacebook

Bir Cevap Yazın