Gerçek

Elindeki kazmayla küreği eski kamyonetin kasasına yerleştiren genç adam, son kez etrafı kolaçan edip kamyonete bindi. Üşümüş, yorulmuş olsa da av buna değerdi. Önceleri avlanmaya hobi olarak başlamıştı. Ancak bu hobi, genç adam için zamanla alkol, uyuşturucu, kumar gibi vazgeçilmez bir bağımlılığa dönüştü.

Üzerine çöken tatlı bir rehavetle sürücü koltuğunda otururken, dağlarda yankılanan gök gürültüsünün sesiyle yerinden sıçradı. Duruma bakılırsa hava daha da kötüleşecekti. Saatlerce kazma-kürek sallamaktan su toplamış elini uzatıp kontak anahtarını çevirdi; tık yok. Marş basmıyordu. Kamyonetten inip kaputu açtı, marş motoruna birkaç kez vurdu ve kamyonete binip tekrar çalıştırmayı denedi, tekrar, tekrar ve tekrar… Kamyonet bir türlü çalışmıyordu. Muhtemelen aküsü bitmişti ve takviye yapmak gerekiyordu. Fakat bu dağ başında, sık ağaçların gizlediği orman yolunda başka bir araç bulmak –hele de böyle yağmurlu bir havada- imkânsızdı.

Saat sabahın altısı olmasına rağmen gri bulutlar o kadar yoğundu ki arada bir çakan şimşekle aydınlanan tepeler dışında etraf hala karanlıktı. Genç adam, bir yandan şanssızlığına küfür ederken bir yandan da ne yapacağını düşünüyordu. Cep telefonunun bile çekmediği bu ıssız dağ başından kurtulmanın bir yolunu bulmalıydı ama nasıl?

Bir çözüm bulabilmek için öncelikle kafasını toplamalıydı. Dolayısıyla alkole ve nikotine ihtiyacı vardı. Aklına, içinde bir şişe votka ve sigara olan kamp çantası geldi.  Çantaya rahatça ulaşabilmek için kamyonetin kasasındaki brandaları kenara çektiğinde, kocaman bir yılan brandaların arasından tıslayarak genç adamın üzerine atıldı. Panik içinde geriye doğru sendeleyen genç adam, dengesini yitirip eğimli yolda, çamurun içinde metrelerce yuvarlandı.

Kalın bir ağaç kütüğüne tutunup ayağa kalkarken okkalı bir küfür savurdu. Elleri, yüzü ve tüm kıyafetleri çamura bulanmıştı. Ne olup bittiğini anlayabilmek için kamyonetine doğru yaklaşırken, “Uykusuzluktan hayal görmüş olmalıyım. Bu gerçek olamaz.” diye söylendi.

Ama hayır, hayal görmemişti. Kamyonetin kasasında kafasını dikleştirmiş, kuyruğundaki çıngırağı titreştiren o yılan tamamen gerçekti. Ve şimdi orman, çıngıraklı yılanın çıkardığı mide bulandırıcı sese tepki veriyormuş gibi, çalılardan oluşan midesinde barındırdığı onlarca irili ufaklı yılanı kamyonetin üzerine doğru kusuyordu.

Genç adam, refleks olarak belindeki tabancayı çekti ve eski kamyonetin üzerine akın eden yılanlara doğrulttu. Fakat tabancasındaki üç beş kurşunun onca yılan karşısında pek de etkili olamayacağının farkındaydı. Hissettiği şey öfkeden ziyade şaşkınlıktı. Şimdiye kadar farklı türlerdeki yılanların birlikte hareket ettiklerini ne görmüş ne de duymuştu.

Kalbi deli gibi çarparken alnında biriken ter, saçlarından süzülen yağmur damlalarıyla birleşip gözlerini yakarak yanaklarına doğru süzülüyordu. Her zaman soğukkanlılığıyla övünen genç adam, içinde bulunduğu panik haline inanamıyordu. Derin ve uzun soluklar alarak kalp atışlarını kontrol altına almaya çalıştı ve tabancasını tekrar beline takıp dağın yamacına doğru tırmanmaya başladı.

Yorgun bedeni yaşadığı şokla titreyen ve kendisini hiç hissetmediği kadar çaresiz hisseden genç adam, başını gökyüzüne doğru kaldırdı. Eğer inançlı biri olsaydı bu durumdan kurtulmak için dua ederdi. Oysa kurtulmak için dua etmenin faydasız olduğuna avlanırken defalarca şahit olmuştu. Bu durumda ya bir İlah yoktu ya da vardı fakat yarattıklarını zerre kadar umursamıyordu. Genç adam şundan emindi ki eğer oralarda bir yerlerde dualara karşılık veren bir İlah olsaydı, çıktığı her avdan eli boş dönerdi.

Bir süre daha yamaca doğru tırmandıktan sonra durup etrafına bakındı. Giderek şiddetlenen yağmurun altında iç çamaşırlarına kadar ıslanmıştı ve yakınlarda sığınacak bir yer bulamazsa eğer zatürreye yakalanacaktı. Derken ilerideki kayalıkların arasında belli belirsiz seçilen bir mağara girişi gözüne çarptı. En azından yağmur dinene kadar bu mağaraya sığınabilirim diye düşündü.

Mağaranın dar olan ağzı ilerledikçe genişliyor, içerisi insanın midesini kaldıracak kadar ağır küf ve rutubet kokuyordu. Biraz daha ilerleyince içeride küçük bir kamp ateşi ve ateşin başında oturan, arkası dönük birini gördü. Böylesine ıssız bir yerde başka bir insanla karşılaşmak genç adamı tedirgin etmişti. Elini yavaşça belindeki tabancaya götürüp; “Merhaba!” diye seslendi ve hiç tereddütsüz, sakin bir sesle karşılık buldu selamı; “Merhaba.”

Genç adam, elini tabancasından çekse de hala karşısındakinin bir tehdit oluşturup oluşturmadığından emin olamıyordu. Yavaş ve temkinli adımlarla ilerleyip ateşin başına oturdu. Şimdi uzaktan gördüğü o siluet, alevlerin yarattığı loş ışıkta iyice belirginleşmişti. Eski ve kirli elbiselerin içinde oldukça çelimsiz görünen yaşlı bir adamdı bu.

“Hayrola babalık, bu ıssızda tek başına?”

Yaşlı adam kafasını kaldırıp sesin geldiği yöne doğru çevirdi; “Issız dediğin bu mağara benim evimdir. Peki ya sen delikanlı?”

Yaşlı adamın bir bez parçasını, gözlerini tamamen kapatacak şekilde başının etrafına sardığını gören genç adamın içi biraz olsun rahatlamıştı. Belli ki adam kördü.

“Ava çıkmıştım fakat yağmurun azizliğine uğradım. Tam dönmek üzereydim ki kamyonetim bozuldu. Ben de yağmur dinene kadar buraya sığındım.”

“Kamyonette beklemek yerine içinde ne olduğunu bilmediğin bir mağaraya kadar tırmanmanın sebebini merak ettim doğrusu.”

“Anlatacaklarım kulağa çılgınca gelebilir, hatta muhtemelen bana inanmayacaksın.”

“Bir dene bakalım.”

“Kamyonetim yılanlar tarafından istila edildi. Büyük, tıslayan, kıvrılan bir sürü çirkin yılan…”

“İlginç…”

“Sanırım avladığım hayvanların kan kokusunu aldılar.”

“Bir şeylerin kokusunu aldıkları muhakkak…”

“Peki, sen niye böyle ıssız bir mağarada tek başına yaşıyorsun?”

“Yılanlar.”

“Anlayamadım?”

Yaşlı adam içini çekip; “Anlatacaklarım kulağa çılgınca gelebilir, hatta muhtemelen bana inanmayacaksın.” deyince genç adam tiz bir kahkaha attı; “Bir dene bakalım.”

“Sene 1953. Bir dakika, yoksa 52 miydi?”

Genç adam, bunun nereye varacağını anlayıp yüzünü buruşturdu. Belli ki yaşlı adam, diğer tüm yaşlılar gibi sonlanmakta olan ömrünü boşa geçirmediğini ispat edercesine uzun uzun geçmişinden bahsetmeye meyilliydi.  Bu haliyle fiziksel bir tehdit oluşturmuyordu belki ama sürekli anılarını anlatarak onu sıkıntıdan öldürebilirdi.

***

Her şey uzun yıllar önce, ben daha 14 yaşlarında bir çocukken başladı. Köyden arkadaşlarım Sedat, Hasan ve İrfan’la birlikte her hafta sonu yaptığımız gibi o hafta sonu da köyümüzün yakınlarındaki dereye balık tutmaya gitmiştik. O gün ufak da olsa üç-beş balık tutmayı başardık.

Tuttuğumuz balıkları pişirmek için ateş yaktığımız esnada, ağaçların arkasına küçük su dökmeye giden Sedat’ın sesini duyduk. Elindeki ağaç dalıyla bize doğru gelirken, “Hey çocuklar! Bakın ne buldum?” diye bağırıyordu. Dalın ucundan sarkan yılanı görünce hepimiz çok heyecanlandık. Ne de olsa hiçbirimiz daha önce canlı bir yılan görmemiştik. Hasan, bir anda ağaç dalını Sedat’ın elinden kapıp ateşe doğru savurdu. Ateşe düşen yılan, alevlerin içinde kıvranıyor, tıslıyor, can çekişiyordu.

Onlar, yılanın acı içinde kıvranışını büyülenmişçesine izlerken ben, bu duruma daha fazla dayanamadım ve bir kova suyu dökerek ateşi söndürdüm. Tabi arkadaşlarım eğlencelerini bozmamdan pek hoşlanmamış, sonrasında beni köye kadar kovalamışlardı. Ama olsun, en azından vicdanım rahattı.

O gece uykuya dalmakta zorlandığım için yatakta dönüp duruyordum ki bir tıslama sesiyle irkildim. Kafamı yorganın altından çıkarıp doğrulduğumda karanlığın içinden uzanan bir çift el beni boynumdan yakaladı. Korkudan donup kalmıştım çünkü bu ellerin sahibi belden yukarısı insana benzemesine rağmen belden aşağısı tamamen yılan gibi olan bir yaratıktı.

Tüm bedeni gümüş renginde olan yaratığın yanlara doğru genişleyen kafası, kobra yılanı gibi ahenkle sağa sola sallansa da yüz hatları yılandan ziyade insanı andırıyordu. Küçük birer delikten ibaret burnunun altındaki ağzı, keskin bir usturayla tek hamlede açılmış yara gibiydi. Ve gözleri… Onları bir anlığına bile olsa perdeleyecek göz kapakları olmayan birer karadelik gibiydiler. Geriye doğru kavislenen uzun boynu ile antik tanrıların heykelleri gibi pürüzsüz ve kaslı olan göğsü dışında her yeri büyük, parlak pullarla kaplıydı.

Yaratığın, etrafımda dolanıp vücuduma kenetlendiğini fark edince dehşete kapıldım. Tam çığlık atmak için ağzımı açtığım anda yüzünü yüzüme yaklaştırıp üfledi. Buhar gibi sıcak nefesi ciğerlerime doldukça beni hareketsiz ve de sessiz bırakıyordu. Artık ne hareket edebiliyor ne de konuşabiliyordum. Hatta korkudan her ne kadar kapatmak istesem de gözlerimi bile kapatmaktan acizdim. Buna rağmen bilincim tamamen açıktı. Görüyor, duyuyor ve hissediyordum.

Yaratık, beni evden dışarı çıkardı. Önce ormana sonra da sık ağaçlıkların arasındaki bir oyuktan yerin yüzlerce metre altına kadar sürükledi. Yeraltına indikçe hava giderek ısınıyor, artan nem yüzünden nefes almak da aynı oranda güçleşiyordu.

Yeraltının derinliklerinde, zifiri karanlığın içinde dakikalarca ilerledik. Tıpkı şelaleden akan su gibi hızlı ve kesintisiz… Bir süre sonra zifiri karanlık yerini koyu bir kızıllığa, ardından da loş bir ışığa bıraktı. Pervaneler gibi ışığa doğru çekilirken, yaratık bir an yavaşlayıp ıslık çalar gibi; “Işık Şehri” dedi.

O yer altı şehri bugün hala tüm canlılığıyla aklımda… Şehir, simetri hastası birinin elinden çıkmış gibiydi. Birbirleriyle uyum içinde ve birbirlerini tamamlar nitelikte, sivri köşelere ve keskin hatlara sahip yapılardan oluşmuş bir labirent. Her yer adeta mücevherlerle kaplanmış gibi ışıl ışıldı. Fakat mücevherler sadece ışığı yansıtırlardı oysa yeraltında yansıtılabilecek herhangi bir ışık kaynağı yoktu. Bu yer adeta saf enerjiden oluşmuştu, canlıydı ve nefes alıyordu.

Yaratıkların kıvrımlı vücut hatlarıyla tezat oluşturan yapıların arasından geçerek ilerlemeye devam ettik. Nihayet durduğumuzda, diğerlerinin arasında yükselen oldukça ihtişamlı bir yapının girişindeydik. Piramit şeklindeki yapı, tepesindeki tuhaf kubbesiyle piramitten ziyade devasa bir mantarı andırıyordu.

Kapıda, beni kaçıran yaratığa benzeyen iki yaratık daha vardı. Çatallı dillerini dışarı çıkararak tıslar gibi; “Efendimiz huzurunda sizi bekliyor.” deyip kapıları açtılar.

İçeride sayamayacağım kadar çok yarı insan yarı yılan yaratık vardı. Aralarından kıvrıla kıvrıla geçip ilerlerken beni de beraberinde sürükleyen yaratık, devasa büyüklükte bir tahtın önüne geldiğimizde beni yere bıraktı.

Tahtta, kuyruğunun üstünde yılan gibi çöreklenmiş bir başka yaratık oturuyordu. Fakat bu yaratığın diğerlerinden farklı olarak başının üstünde ren geyiği gibi çatallı boynuzları vardı ve gümüş rengi boynuzlarının her bir dalında da bakışları insanın ruhuna işleyen birer çift göz… Bu, onların efendileri olmalıydı.

Kafamı hafifçe kaldırıp etrafıma bakındım. Bir de ne göreyim, arkadaşlarım Sedat, Hasan ve İrfan da benim gibi yerde boylu boyunca yatıyor, korku dolu gözlerle sağa sola bakınıyorlardı. Bu bir kâbus muydu? Ya da karabasan? Bu yaratıklar da neyin nesiydi böyle? En önemlisi de ne istiyorlardı bizden?

Efendileri, sanki aklımdan geçenleri okumuş gibi cevap verdi; “İnsanoğlu çağlar boyunca bizi farklı isimlerle efsaneleştirdi hatta tanrılaştırdı; Aşertu, Mithra, Bachue, Ungud, Uraeus… Siz Türkler ise Maranlar dedi bize.”

Ardından tahtın yanında duran, kuyruk kısmı feci şekilde yanmış yaratığa dönüp; “Seni ateşe atan bu insanlar mıydı?” diye sordu.

Yaratık, bakışlarını arkadaşlarıma doğru çevirdi, “Evet, şu üçüydü.”

“Peki ya bu?” derken eliyle beni işaret ediyordu.

“Hayır, efendim. O insanın bu işte hiç bir suçu yok. Hatta ateşe su döküp söndüren ve beni alevlerin içinde can vermekten kurtaran da oydu.”

Efendileri, tahttan inip sürünerek bize doğru geldiğinde hem çok korkmuş hem de etkilenmiştim. Daha önce hiç bu kadar ürkütücü, aynı zamanda da hayret verici bir şey görmemiştim. İşte oradaydı. Tüm dehşetiyle, heybetiyle ve de görkemiyle karşımızda parıldıyordu.

Arkadaşlarıma yaklaşıp; “Bazı efsanelerde bizlerden ölümün nihai temsilcileri olarak bahsedilir.” dedi. Sonra da boynunu bir yay gibi gerip dişlerinin arasından üzerlerine yemyeşil bir sıvı püskürttü. İlk önce arkadaşlarımın kıyafetleri köpürerek yeşil sıvının içinde çözündü. Ardından derileri gerilip delik delik açıldı. Yumuşayan etleri pembe bir bulamaca dönüşüp döküldüğünde ise geriye sadece iskeletleri kalmıştı.

Arkadaşlarım, kızgın tavaya atılmış tereyağı gibi cızırdayıp küçülerek kemiklerine kadar erirken Efendileri, uzun kollarını omuzlarıma dolayıp beni havaya kaldırdı. O an korkudan nefesim kesilmişti.  Derken yüzünü yüzüme doğru yaklaştırıp ağzını açtı ve çatallı dilini uzatarak gözbebeklerime dokundu. Önce büyük bir ışık patlaması ve ardından gelen sonsuz aydınlık…

“Bazı efsanelerde ise bizlerin ışık getiren, bilginin ve gerçeğin koruyucusu olduğumuz söylenir.” derken sesi, hiçbir canlıya ait olamayacak kadar büyülü ve hipnotize ediciydi.

Gözlerimin içinden süzülerek dalgalar halinde tüm hücrelerime nüfuz eden ışık, beni yavaşça ele geçiriyordu. Artık ne içinde bulunduğum durumun, ne mekânın, ne de zamanın bir önemi yoktu benim için. Ve ben, beni kuşatan aydınlıkla bütünleşip onun bir parçası oluyordum.

“Oğlum. Oğluuum, sabah oldu kalk artık bak yoksa okula geç kalacaksın.” diyen annemin sesini duyunca yavaşça gözlerimi açıp etrafıma bakındım. Ne taht, ne yaratık ne de iskelete dönüşmüş arkadaşlarım vardı. Evimde ve kendi yatağımdaydım.

***

Yaşlı adamın anlattıkları bir masal gibi genç adamın uykusunu getirmişti. Mağaraya geldiğinden beri üçüncü kez esniyordu. “Desene babalık esaslı bir kâbus görmüşsün.”

Yaşlı adam başını iki yana salladı; ”Ben de önceleri senin gibi bunun bir rüya olduğunu düşünmüştüm fakat sonra işler giderek daha fazla garipleşmeye başladı.”

“Nasıl yani?”

“Öncelikle rüyayı gördüğüm gecenin sabahında üç arkadaşımın da o gece hastalanarak öldüğünü öğrendim. Ailelerinin dediğine göre gece yarısına kadar hiçbiri hasta falan değilmiş.”

“Gerçekten tuhafmış.”

“Dur daha bu hiç bir şey… Gerçekten tuhaf olan şey ise o geceden sonra çevremdeki tüm insanların giderek garip davranmaya başlamalarıydı.”

“Garip derken?”

“Bir akşam beni erken yatmaya zorlayan babama nedenini sorduğumda annenle halvet olacağız anla işte demesi… Fazla ders çalışmadığım ve ödevlerimi asla zamanında yapmadığım halde yüksek notlar veren öğretmenimin, ablamdan hoşlandığı için bana iltimas geçtiğini itiraf etmesi… Alışveriş yaptığımız bakkalın, gazyağı ile sigarayı depoladığını ve satmak için gelecek zammı beklediğini açık açık söylemesi gibi… Hal böyle olunca etrafımdaki tüm insanların, sonucu her ne olursa olsun daima gerçeği söylediklerini anlamam fazla uzun sürmedi.”

Genç adam tekrar esneyerek; “E sonra ne yaptın?” dedi ve o anda buna pişman oldu. ‘Konuşmasını istemediğin, çenesi düşük birine asla soru sorma’ kuralını bildiği halde nasıl böyle bir hata yapmıştı?

“En akla yatkın şey, o gece yaşananların bir rüya olmadığını kabullenmekti. Anlaşılan o yaratıklar gerçekti ve suçlu olan arkadaşlarım ölümle cezalandırılırken ben gerçekle ödüllendirilmiştim. Gerçi çevremdeki insanların sürekli gerçekleri söylemesi bazen dezavantajlı olabiliyordu ama bunu bir avantaja dönüştürmek de benim elimdeydi. Ben de bana verilen bu hediyeyi avantaja dönüştürebileceğim en doğru mesleği seçtim ve savcı oldum.”

“Savcı” kelimesini duyan genç adamın uykusu bir anda kaçıverdi; “Ne yani babalık, şimdi sen savcı mısın?”

“Artık değilim tabi… Ama bir zamanlar Türkiye’nin en başarılı savcılarından biriydim. Bir düşünsene, benim olduğum tüm sorgu odalarında ve mahkeme salonlarında sadece gerçekler dile getiriliyordu. Mesela bir hırsız sorgudayken, suçüstü yakalandığı suçu kabullenmekle kalmıyor gözlerimin içine bakıp o zamana kadar işlediği büyük küçük tüm suçlarla beraber gelecekte işlemeyi planladığı tüm suçları da teker teker itiraf ediyordu.”

Genç adam, ihtiyarı şöyle bir süzdü ve boşu boşuna endişelendiği için kendine kızdı. Şimdi “Kör bunak, eskiden değil savcı, Adalet Bakanı dahi olsa bu haliyle nasıl bir tehdit oluşturabilir ki” diye düşünüyordu.

Yaşlı adam anlatmaya devam etti; “Fakat kırklı yaşlara geldiğimde sürekli gerçekleri duymaktan epeyce bir yorulmuştum. İnsan arada sırada pembe yalanlar duymak ister; sizi görmek ne kadar güzel, yeni arabanıza bayıldım, bu kravat size ne kadar da yakışmış, aldığınız terfiyi sonuna kadar hak ediyorsunuz gibi… Ama nerede?”

“Vay be!” diyen genç adam, bunu şaşkınlıktan değil dalga geçmek için söylemişti. Duydukları kulağa çılgınca geliyordu ve açıkçası yaşlı adamın söylediklerinin tek kelimesine bile inanmamıştı. Fakat kendisini, yalnızlıktan kafayı sıyırmış yaşlı bir bunağın saçmalıklarını can kulağıyla dinliyor hatta ona inanıyormuş gibi yapmak zorunda hissediyordu. En azından buradan kurtulmanın yolunu bulana dek…

“Hele ellili yaşlarda işler benim için iyice dayanılmaz bir hal aldı.  Sadece sosyal statüm için benimle evlendiğini ve alıştığı rahat hayattan mahrum kalmamak için boşanmak istemediğini söyleyen bir eş, beni sevmedikleri halde sırf harçlıklarını zamanında almak ve her istediklerini kolayca yaptırmak için suyuma gittiklerini söyleyen çocuklar, dostluklarının çıkarlar üstüne kurulu olduğunu her defasında belirten arkadaşlar… “

Yaşlı adamın söylediklerini yarım kulak dinleyen genç adamın aklı hala bozulan kamyonetindeydi. Birden kafasında bir ışık yandı; yaşlı adamın muhakkak yakınlarda bir yerlere gizlediği bir aracı olmalıydı. Öyle ya, buralara kadar yürüyerek gelecek hali yoktu sonuçta. Bir dakika dedi içinden, adam belli ki kördü. Peki, o zaman aracı kim kullanmıştı? Etrafı inceleyip mağarada başkalarının da yaşıyor olabileceği ihtimalini destekleyen bir iz aradı ama bulamadı.

“Peki,  buralara nasıl geldin?”

“Yıllarca salt gerçekleri duymak haliyle beni insanoğlundan soğuttu. Ben de her şeyden ve herkesten kaçabildiğim kadar kaçtım, ta ki bu mağarayı bulup yerleşene kadar…”

“Gözleri görmeyen bir ihtiyar için dağ yamacında yaşanabilecek ıssız bir mağara bulmak büyük başarı doğrusu.”

“Gözlerim görüyor delikanlı, kör değilim.”

“Ya o bandajlar? Kör değilsen neden gözlerini sardın öyle?”

Yaşlı adam gülümsedi; “Her ne kadar burası insanoğlundan uzak ve ıssız bir yer olsa da fazladan tedbir almanın bir sakıncası olmaz diye düşündüm ve gözlerimi kapattım. Sonuçta işin sırrı gözlerimde… Hiçbir insanoğlu bu gözlere bakıp da yalan söyleyemez ve gerçek demek delikanlı, çoğu zaman bela demektir.”

Genç adam, sönmekte olan ateşe odun atan yaşlı adamı izlerken bir yandan da onun ağzından nasıl laf alacağını düşünüyordu. Sonunda en iyisinin doğrudan sormak olduğuna karar verdi.

“Aracın nerede?”

“Bir aracım yok.”

“Ne yani, buraya kadar yaya mı geldin?”

“Evet.”

“Yalan söyleme babalık. Bak sadece ödünç istiyorum. Şehre kadar gidip kamyonetimi tamir etmek için gerekli alet edevatı aldıktan sonra aracını geri vereceğim.”

“Doğruyu söylüyorum, gerçekten de bir aracım yok.”

Genç adam iyiden iyiye sinirlenmeye başlamıştı; “Demek doğruyu söylüyorsun seni yaşlı bunak! Hadi diyelim ki deminden beri sıktığın palavralara inandım, ama asla buraya kadar yürüyerek gelebileceğine inanmamı bekleme benden.”

“Sana asla palavra sıkmadım. Söylediklerimin hepsi gerçekti.”

“Seni kaçık herif!”

Yaşlı adam ayağa kalkıp sırtını mağaranın nemli duvarına yasladı; “Sana gerçeği söylediğimi kanıtlayabilirim.”

Genç adam da ayağa kalkmış, elleri belinde, yaşlı adamın tam karşısında dikiliyordu; “Öyle mi? Nasıl kanıtlayacakmışsın merak ettim.”

“Burada ne aradığını sorduğumda ne cevap vermiştin?”

“Avlanmak için geldiğimi, yağmura yakalandığımı ve kamyonetimin bozulduğunu söylemiştim. Ne olacak?”

“Bir de böyle deneyelim.” diyen yaşlı adam, gözündeki bandajı çıkarıp genç adamın gözlerine baktı. Alevlerin aydınlattığı iri gözleri maviden yeşile, yeşilden griye sürekli renk değiştiriyordu; “Burada ne arıyorsun söyle bakalım.”

“Tecavüz edip öldürdüğüm küçük çocuğu gömmek için gelmiştim. Tam çocuğu gömdüm dönüyordum ki kamyonetim bozuldu. Ardından şiddetlenen yağmur ve kamyonetimi istila eden şu yılanlar da cabası…”

Genç adam, gerçeklerin tüm çıplaklığıyla seslere dönüşüp boğazından kayarcasına geçmesine inanamıyordu.

“Demek küçük çocuğa tecavüz edip öldürdün ve buraya gömdün.”

“Evet, aynen öyle…”

“Çocuğu nereden kaçırdın?”

“Parktan…”

Yaşlı adam, yılların verdiği tecrübe ve mesleki alışkanlıkla; “Peki, neden öldürdün?” diye sordu.

Genç adam dehşet içindeydi. Ruhunun en derinlerine hapsettiği gerçekler birer birer saklandıkları yerden kopup dudaklarından öylece dökülüveriyordu ve o hiçbir şekilde buna engel olamıyordu.

“Daha önce tecavüz edip sağ bıraktığım bir çocuk beni neredeyse teşhis edecekti. Hapse girmekten son anda paçayı kurtardım. Ama dersimi almıştım, bir daha asla kaçırdığım çocukları sağ bırakmadım.”

Yaşlı adam, genç adamın itiraflarından fazla etkilenmişe benzemiyordu. Ne de olsa yıllarca bir sürü cani, sapık ve katil o gözlere bakıp işledikleri suçları tüm gerçekliğiyle itiraf etmişlerdi. Kim bilir onca yıl neler duymuştu o kulaklar ki artık duyduğu hiçbir şey şaşırtmıyordu yaşlı adamı.

“Kaç çocuk?”

“Sekiz çocuğa tecavüz ettim, yedisini öldürüp buraya gömdüm.”

“Neden?”

Genç adam terden sırılsıklam olmuştu; “Çünkü…” derken nefesi kesildi. Susmak istiyordu artık fakat içinden kopup günışığına çıkan gerçeklere engel olamıyordu; “Çünkü onları görünce dayanamıyorum anlıyor musun, kendime hâkim olamıyorum. Onları avlamak ve masumiyetlerini ellerinden alıp sonra da yok etmek istiyorum.”

“Gördün mü bak! Sana gerçeği söylediğimi kanıtladım.”

“Nesin sen böyle?”

“Bir lanetle kutsanmış sıradan bir insanım. Ya sen? Asıl sen nesin böyle?”

“Ben bir avcıyım.”

“Avcı mı? Sen aşağılık bir sübyancı ve de bir katilsin sadece.”

Rüyadan uyanmak istermişçesine elleriyle yüzünü ovuşturan genç adamın şaşkın bakışları silinip yerini çarpık bir gülümsemeye bıraktı; “Duyduklarından sonra yaşamana kesinlikle izin veremem ihtiyar. Umarım beni anlıyorsundur.” Ardından belindeki tabancayı çekip yaşlı adama doğrulttu.

Yaşlı adam soğukkanlılığını koruyordu; “Anlıyorum ama sen de şunu anlamalısın ki duyduklarımdan sonra asıl ben senin yaşamana izin veremem.”

Genç adam ateş etmek için tabancanın horozunu kaldırdığında mağaranın tavanından sarkan kocaman yeşil bir yılan, onu boynundan soktu. Bir anda neye uğradığını şaşıran adam can havliyle tetiği çekse de kurşun yaşlı adama isabet etmedi.

İkinci saldırı tabancayı tutan eline, üçüncüsü ise sağ omzuna gelince genç adam dizlerinin üzerine yere yıkıldı. Zehrin etkisiyle vücudu istemsiz olarak titriyor, görüşü giderek bulanıklaşıyordu. Son bir gayretle etrafına baktı. Yüzlerce yılan bir anda mağaranın içini doldurmuştu. Etrafında kıvrılıyor, vücuduna dolanıyor ve ani hareketlerle kollarını, bacaklarını, göğsünü sokuyorlardı. Acı içinde kıvranan genç adamın ölüme doğru yürürken gördüğü son şey; maviden yeşile, yeşilden griye sürekli renk değiştiren bir çift gözdü.

***

Yaşlı adam, kendisine yol veren yılanların arasından aynı soğukkanlılıkla ilerleyerek mağaradan dışarı çıktı. Başını gökyüzüne kaldırdığında nihayet yağmur durmuş, güneş ışığı, yavaş yavaş dağılan bulutların arasından sızarak etrafı aydınlatmaya başlamıştı. Sırtındaki eskimiş paltonun yakasını kaldırıp ellerini ceplerine soktu. Bulunduğu yamaçtan aşağı doğru inerken en sevdiği türküyü mırıldanıyordu.

“Uzun ince bir yoldayım

Gidiyorum gündüz gece

Bilmiyorum ne haldeyim

Gidiyorum gündüz gece

Dünyaya geldiğim anda

Yürüdüm aynı zamanda

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece…”

Derken ormanın ıssızlığında, giderek sıklaşan ağaçların arasında gözden kayboldu.

SON

Bir Cevap Yazın