Gece Yarısını Çok Geçe

Gecelerin sessizliği içime her zaman huzur doldurmuştur. Ne bir ses çıkar, ne de karşılaşmayı beklemediğin birkaç kişi ile karşılaşırsın. Bu yüzden de geceleri uyumayı pek sevmem. Bazı araştırmalar geceleri uyumayan insanların IQ’sunun daha yüksek olduğunu belirlemiş. Gerçeklik payı ne kadar var bilmiyorum ama sanatçıların zamanın içindeki sessizlikte daha rahatladıklarını düşünüyorum. Tıpkı benim gibi… Peki ben sanatçı mıyım? Güldürmeyin beni! Ben sanatın t’sinden anlamam. Aklımda her kadının düşündüğü şeylerden vardır. Yeni sezon kıyafetler çıkmadan indirimdekileri toplamak, sevgilimin bir gün bana evlenme teklifi edeceğini umut etmek, erkeklerin kadınları karmaşık bulup anlatırlarken;  son derece basite indirgeyip tek tip düşündüğümüzü sanmaları… Bunlar belki de beynimdeki paradoksun hiç çözümlenemeyecek soru işaretleri olarak evrende yerlerini sonsuza kadar alacaklar.

Sanatçılara geri dönersek, onların çoğunluğunun evde yalnız başlarına bir nevi beynen istifra edişlerini düşününce, sanatçı olmadığımı bir kez daha anlıyorum. Neden mi? Şu an evde olmak için birisini öldürebileceğimi düşündüğümden olsa gerek. Üzerimde kalın denemeyecek bir ceket, ince bir diz üstü etek ve hepsinden ince bir külotlu çorapla, bir havaalanında, yalnız başıma bir bankta oturuyorum da ondan. Havaalanının gece yarısını epeyce geçtikten sonraki halini bilir misiniz? Özellikle de o saatte fazla uçuş olmadığını düşünün. Kendi uçuş zamanını bekleyip yerlerde, duvar kenarlarında telef olan insanların, birbirleriyle konuşmadan uykunun yollarına teslim olmaya çalışmalarını izlemek her zaman keyifli olmuyor. Çünkü uykusuzluk çeken her insanda olduğu gibi gözlem kabiliyetiniz gereksiz zamanlarda çok fazla çalışıyor. Açıkçası ben bu olayı geliştirmeyi pek seven birisi değilim. Ancak istemeden refleks olarak vuku bulan bu işlev, geceleri aktif olarak beynimin çalışmasına neden oluyor.

Özellikle de şehirdışı yolculuklarının fazlaca yapıldığı havaalanlarında, aktarmasını bekleyen insan sayısı fazlacadır. Farklı ülkelerden, aynı perişanlıktaki insanları görmek, beni her zaman diğer ülke vatandaşlarına yakın hissetmeme neden olmuştur. Bulunduğum mekânda uyumak son derece sancılıdır. Özellikle de otomatik açılan kapının yakınlarındaysanız. Aniden en ufak hareketli şeye duyarlı olduğundan, kimse kapıdan geçmese de zırt pırt açılan bu aygıt, zaten uyku halinde savunmasız olan bu insanların en büyük belalarından biridir. Bir insanın vücut ısısı ne kadar yüksek olursa olsun, buz gibi banklara ya da duvarlara temas etmesiyle, oluşan sıcaklığın erimesine vesile olan bu üşümeye giriş dersi; otomatik kapıların aniden açılması sonucu, içeriye süzülen yoğun soğuk kütlesiyle birlikte, tüylerin diken diken olmasıyla üşümenin başlangıcını oluşturur. Bu uzun ama hızlı etki gösteren sürece yenik düşen insan, her zamankinden acınacak hale gelir. Ve evet! O dünyanın en iyi uykusu zannedilen uyku bir anda bölünür ve tahammül edilemeyen gerçekliğe birkaç saniye de olsa dönüş sağlanır.

Şu an karşımdaki manzara da bu anlattıklarımla paralel bir görüntü oluşturuyor. Etrafa kıvrılan insanların hiçbir şey umurlarında değil. Yaşayan insan sayısı son derece az… Hatta bilir misiniz bilmem ama insanların bir kısmı zombileşmeye başlar. Hani valizleri taşımaya yarayan bir el arabası vardır. Banklarda yatan insanlar, gece üşüyüp kıvrılacak yer aradıklarında, titreyerek, bu el araçlarını zar zor sürükleyerek yeni bir yer arayışına girerler. Bu aşamada görüntü çok açık bir şekilde bana evsiz insanları hatırlatır. Normal hayatında belki de inanılmaz konforlu bir hayat sürse de, burada o evsizden başka bir şey değildir. Tıpkı Amerikan filmlerindeki evsizlere benzeyerek, ellerinde alışveriş merkezinden kaçırılmış duran alışveriş arabalarıyla, üşüyerek yürüyen evsizler gibi, oradan oraya savrulurlar. Kıyamet sonrası bir dünyada yokluğun üst seviyede olmasıdır sanki.

Bugün de öyle bir günün içindeyiz. Yaşayan sadece üç kişi var. Bunlardan biri ileride yalnız başına kitap okuyan yaşlı adam… Belli ki o da geceleri uyumayı sevmiyor. Uykuya karşı koymayı okuduğu yeni fikirlerle başarıyor. Yaşlanmasından dolayı belki de zamanının çok fazla kalmadığını düşünüyor. Bu yüzden zamanını uyuyarak boşa harcamaktansa, sevdiği şeylerden birini, yani yeni dünyalara seyahati gerçekleştiriyor. Bu zihin yolculuğu için ona kızmak hiç de mümkün değil. Hatta takdir etsek yeridir. Yanındaki küçük çantadan çok fazla seyahat ettiği belli oluyor. Bilmiyorum farkında mısınız ama az seyahat eden insanların çantaları her zaman daha büyük olur. Çoğunlukla ihtiyaçlarından fazlasını yanlarına alırlar. Kullanmayacakları tonla eşyanın, kısa yolculukları sırasında gerekli olacağını düşünürler ve tahmin edin, evet, -tam üzerine bastınız, ayağınızı kaldırın- o eşyaları hiçbir zaman kullanmazlar. Tabii bu bir mazeret değildir. En kısa zamanda ilk yolculuklarında o gereksiz objeleri tekrardan çantalarına sokuşturmaktan çekinmeyeceklerdir.

İkinci sırada ben varım. Benim ne durumda olduğum da, düşündüğüm saçma anekdotlardan da belli değil mi? Hayır onlara saçma demeyelim. Ne de olsa gerçeklik payları çok yüksek… Evet ben tek başıma oturmuş etrafı gözlemliyorum. Uzun süredir uykusuzluk beni ele geçirmiş durumda… İlk birkaç gün, yorgun düşersem, bir yerlerde uyuyup kalacağımı düşünmüştüm. Ancak tahmin ettiğim gibi olmadı. Zaten tahminlerimin her zaman çıktığını söyleyemeyiz.

Uykusuzluk hakkında birkaç makale okudum. Kimi makale felaket tellalı gibiydi. Bir insan beş gün boyunca uyumazsa delirmeye başlarmış. Onuncu günün sonunda da ölürmüş. Bu yüzden biraz endişensem de bir şey yapmamayı tercih ettim. Tabii yedi gün boyunca uyuyamayınca ben de ciddi şeylerin olduğunu düşündüm. Sonra doktora gittiğimde bana birkaç uyku ilacı verdi. Bu uyku ilaçları sorunuma çare olacak diye düşünürken, uykumun daha da açıldığını fark ettim. Belki de vücudum, sahip olduğum bazı şeyler fazla geliştiğinden dolayı, artık uykuya ihtiyaç duymuyordu. Ben bir süper kahraman mıydım? Zannetmiyorum. Bildiğim tek bir gerçek var. O da tam yirmi bir gün, üç saat, on iki dakika ve otuz dört saniyedir uyuyamadığım… Tuhaf öyle değil mi? Üstelik bunca uykusuzluğa rağmen sağlıklı ve zindeyim. Rahmetli anneannem uykuyu elektrikli cihazlara benzetirdi. Uyumazsak şarj olamayız derdi. Onu haksız çıkartmak istemezdim ama ben böyleyim. Duracell pil kazanına düşmüş bir kadınım. Magazin yazmak için bolca seyahat eden, partilerde sınırsızca alkol tüketen, kaymak tabaka olarak tabir edilebilecek hayat süren kadınlardan biri sayılırım. Bulunduğum rahat konuma rağmen, ille de birinci sınıf uçma tutkum yüzünden en abuk saatteki uçuşlardan birine bilet almak zorunda kaldım. Bu dönemler bilet bulmak gerçekten de zor. Benim gibi tanınan bir magazin yazarına bile ekstradan bilet ayarlayamıyorlar. Belki de son dönemlerdeki yazılarımda uçak şirketlerini fazlaca eleştirmemden kaynaklıdır. Kim bilir, belki de sevilmeyen bir insana dönüşmüşümdür.

Son kişi ise üçlü banka uzanan şu yakışıklı adam… Oturur bir vaziyette zamanını geçirmek yerine, vücudunu gerdirerek tutulmalarını en aza indirmeyi hedefliyor. Açık gözlerinden uykusuzluğunu görebiliyorsunuz. Bir keş gibi göz altları morarmaya başlamış. Uykunun ağırlığından kaynaklı şişmeye başlayan gözlerine rağmen, onları bir an kırpmayı düşünmüyor. Belki de bir görevi olduğunu düşünüyor. Aklında kaçırmak istemediği uçağı olabilir mi? Hayır, bence olamaz. Bu kafadaki insanlar, her zaman uçak biletlerini birileri çalacakmış gibi hissettiklerinden, bileti güvenli ellerinden ayırmazlar. Bu adam öyle biri değil. Sanki farklı bir işi var gibi. İşin tuhafı, yanında herhangi bir el çantası ya da valiz de yok. Ya aniden günü birlik bir seyahat peşinde, ya da yanında geçmişinden hiçbir şeyi getirmek istemeyen bir kaçak… İlki olamaz gibi. Bu tip insanlar genelllikle acelelerinden dolayı, daha hızlı yolculuğu tercih ederler. Bu yüzden de gidecekleri yer tıkalıysa yakın yerlere yolculuk edip, farklı yollarla işlerine bir an önce ulaşmayı çabalarlar. İkinci fikrim ise daha uygun gibi ama oturmayan bir şeyler var. İnsan kaçak bile olsa, vücut direnci için güç toplamak amaçlı dinlenmeyi tercih eder. Aksi halde daha fazla uzaklaşamaz. Bilmiyorum bu adamın derdi başka… Belki de içinde bir vicdan azabı gizlidir. Gözlerini kırpamayacak kadar zor bir durumla karşı karşıyadır. Kimsenin aklına getirmek istemeyeceği bir şey… İlk akla gelen şey, her zaman kan dondurucu olsa da, evet bir insanı öldürmüş olabilir mi? Hayır, bunu düşünmek istemiyorum. Yoksa nasıl dayanabilirim ki buraya? Düşünsenize koca havaalanının bekleme salonunda uyanık üç insandan biri katil, diğeri kitap kurdu bir moruk, diğeri ise ben… Hayal etmesi bile ürkütücü…

Tam o sırada bankta oturan yakışıklı uzandığı yerden doğrularak ayağa kalktı. Boynunu hareket ettirip birkaç omurgasını çatırdattıktan sonra yürümeye başladı. Belki de tuvalete bırakacağı birkaç bomba vardı. Fakat tahmin ettiğim gibi tuvalete yönelmedi ve tam benim üzerime doğru yol aldı. Çok geçmeden oturduğum bankta yanıma oturdu. Delici bakışlarıyla bana birkaç saniye baktıktan sonra, karizmatik ses tonuyla ağzından birkaç kelime döküldü:

“Çok fazla düşünüyorsun?”

O an ne yapacağımı şaşırdım. Ağzımdan aniden bir kelime çıktı:

“Pardon?”

“Şaşırmana hiç gerek yok. Demek istediğimi sen de anladın.”

Bu adam acaba neyi ima ediyordu. Yoksa içimden söylediğim her şeyi duymuş muydu? Sesli düşünmüştüm ve bunun farkında bile değil miydim?

“Hayır, farkındaydın.” Dedi adam kendinden emin bir şekilde. Ben ise korkmaya başlamıştım.

“Neyin farkındaydım?”

“Söylediğin her şeyi dinlediğimi biliyordun.”

Adamın yanından hafifçe kendimi yana doğru iteleyerek uzaklaştım. Şu an oturduğumuz bankın en ucunda ben, diğer ucunda da o adam vardı. Sağ elimi kalbime koyarak cevap verdim:

“Beni korkutuyorsunuz? Sesli düşündüysem de özür dilerim. Öyle demek istememiştim.”

“Korkmana gerek yok. Sen hiçbir şey söylemedin.”

“Söylemediysem neden bana böyle ithamlarda bulunuyorsunuz ki?”

“Söylemedin dediysem de, düşündüklerini duymadım diyemem.”

Bu nasıl olabilirdi ki? Bu adam gerçekten de benim zihnimi mi okumuştu? Bu çok saçmaydı. Ancak adamın yüz ifadesinden dalga geçmediğini anlayabiliyordum. Bu yüzden kendimi savunmalıydım.

“Ama bu nasıl olabilir? Siz beni yanlış anlamışsınız. Ben öyle demek istemedim. Geceyarısını bu kadar geçmişken, beyin ister istemez saçmalamaya başlıyor. Sizin hakkınızda…”

“Benim hakkımda haklıydın. Ben bir katilim. İnsanları öldürürüm.”

O an yutkunduğumu hissettim. Aklımda oradan uzaklaşmak vardı. Adamın dediklerinden sonra artık orada kalamazdım. Ya çığlık atacaktım ve bunca uyuyan insanı uyandırıp, oluşan karmaşadan faydalanıp kaçacaktım ya da…

“Ya da ne yapacaktın? Bana mı saldıracaktın. Hala düşüncelerini duyabildiğimi anlayamadın mı? Bunu sana daha nasıl ifade edebilirim ki?”

O an düşünmeyi bırakmam gerektiğini düşündüm. Bir süre sadece konuşsam daha iyi olacaktı.

“Demek istediğini anladım galiba…”

“Bu güzel oldu. Kendimi anlatmaktan hiç hoşlanmam.”

Başımı çevirerek kitap okuyan adama baktığımda, adam adeta kitaba gömülmüş sessizce kitabını bitirmek için kasıyordu. Bizi fark etmemişti bile…

“Evet o adam sıradaki kişi…”

“O adam derken?”

“Bana anlamadığını söyleme. Sen akıllı bir kadınsın. Bir sonraki kurbanımın o olduğunu anlamışsındır diye umuyorum.”

“Neden o? Ne yaptı ki sana?”

“Bir şey yapmadı. Bu sadece iş benim için. Bu saatte evimde olabilmek için bir adam öldürmem gerekiyor.”

Tam bu esnada adam uzun pardösüsünün iç cebinden ucunda susturucu olan bir tabanca çıkarttı. Tabancaya bakarak konuşmaya devam etti.

“Bu aleti görüyor musun? Kolay mı zannediyorsun? Soğukkanlı bir şekilde tetiği çekip, o adamı öbür dünyaya havale etmek her zaman benim için zor olmuştur. Zaten bu işe girmem de tesadüfi olmuştu. Bazen ne hayaller kurarsan kur, istemediğin işi yaparsın. Ben de bu pis işin içinde sıkışıp kaldım.”

“Bırakmak çok zor olmamalı…”

“Emin ol zor… Başlarda ben de senin gibi düşünüyordum. Ancak bir süre sonra bu bir tutku gibi oluyor. Sigara içiyor musun?”

“Efendim?”

“Sigara içmiyor musun?

“Burada sigara içmek yasak.”

“Demek içiyorsun. Bu işi de sigara içmek gibi düşün. Bir kere başladın mı bırakamazsın. İlk başlarda sadece dumanlarla oynadığını zannedersin. Hâlbuki sonra o boğazında biriken leş kokuya alışırsın. Hatta sana zevk verir. İnsanları dahi umursamazsın ve sigaranın dumanını yüzlerine üflersin. Ben de mermimi hiç umursamadan vücutlarına boşaltıyorum işte.”

“Peki bana ne yapacaksın?”

“Arkamda görgü tanığı bırakmayı sevmem. Hedef genelde iştir. Gördü tanıkları ise benim hobim sayılır. Onları sırf zevk için öldürürüm.”

“Herkesin ortasında beni öldürürsen, yakalanırsın.”

“Peki sen ne önerirsin?”

“Gitmeme izin ver yeter. İnan bana kimseye bir şey söylemem.”

“İnanmayı çok isterim ama senin gibi boşboğaz bir magazin yazarının, bu olayı anlatmak için ne kadar da can attığını anlayabilirim. Bu yüzden de o şansı sana vereceğimi zannetmiyorsun öyle değil mi?

“Hayır, sadece şansımı denedim.”

Adamın soğuk yüz ifadesinde aniden yumuşak bir gülümseme belirdi. Bir an kendimi ona yakın bile hissettiğimi söyleyebilirim.

“Bana ne yapmayı düşünüyorsun?”

“Buradan uçup gitmeni sağlayacağım.”

“Yani beni serbest mi bırakacaksın?”

“Tahmin ettiğin anlamda değil ama evet. Seni serbest bırakmayı düşünüyorum. En azından…”

Yavaşça adamın yanına yaklaşıp işaret parmağımı dudağına dayadım.

“Sus… Şşşşhhhh… Sakın söyleme… Söylersen bu benim sonum olabilir.”

Parmağımı dudaklarından çektiğimde, o an yakınına fazla sokulduğumu fark ettim. Adam kısa bir süre bana öylece hayran hayran baktı. Sonrasında ise sessizce konuşmaya başladı. Fısıldıyor gibiydi ama kelimeleri keskin bir şekilde duyulabiliyordu.

“Bana çok da uzak olmadığını biliyorsun değil mi? Belki de bu sonundan öte, yeniden doğuşun olabilir.”

“Ama…”

“Sakın reddetme beni. Biliyorum bana yakınlık besliyorsun. Belki de kendinden bir parça buluyorsun.”

Tam o sırada aniden adam sol eliyle ağzımı kapattı. Diğer elindeki silahı da başıma dayayarak konuşmaya başladı.

“Sakın bağırayım deme. Bu işi sessizce halledebiliriz. Eminim ki, benim seni hissettiğim gibi sen de beni hissediyorsun. Bana karşı koymaya çalışma ve kendini öylece serbest bırak. Özgür olmana çok yakınsın. Bunun için tek bir engel var. O da hiç uygulamak dahi istemediğin kuralların… O kuralların dışına çık. Artık benimsin…”

Yavaşça gözlerim kapandı. Adam boynumdan tuttuğu gibi beni havaalanın bekleme salonundaki camların üzerine doğru fırlattı. Havada aciz bir şekilde uçtuğumu hissettiğim anda, camların kırılacağı anı bekledim. Ancak uzun süren bir yolculuk gibi, havada sadece süzüldüğümü hissettim. Yere düşmedim. Cama çarpacağım sırada bir hayalet gibi olduğum yerde yok oldum.

Adam tabancasını pardösüsünün altına gizleyip olduğu yerde oturup beklemeye başladı. Bacaklarını üst üste atmış ortalığa bakınıyordu. Kitap okuyan yaşlı adam gözlüğünü çıkartıp oturduğu bankın diğer oturağının üzerine koydu. Kitap ayracını, kitapta kaldığı sayfanın arasına koyduktan sonra saatine baktı. Kitabı da gözlüğün yanına bıraktıktan sonra ayağa kalktı. Tek eliyle boynunu ovuşturduktan sonra tuvalete doğru yürümeye başladı. Yaşlı adamın uykusunun geldiği yüzünden belliydi. Birkaç saniye sonra pardösüsünün altından tabancasını çıkaran adam, yaşlı adamın peşinden yürümeye başladı. Yüzündeki ifadenin donukluğundan hiçbir şey anlaşılmıyordu. Yaşlı adamın tuvalete girdiğini gören tabancalı diğer adam da peşinden tuvalete daldı. Yaşlı adamın sidik kokusu boş tuvaletin geneline yayılmıştı. Katil kısa bir süre yaşlı adamın bulunduğu kabinin önünde bekledi. Yaşlı adamın işini bitirmesiyle beraber kabinin kapısı açıldı. Katil silahını doğrulttuğu gibi iki el ateş etti. Susturucunun da etkisiyle tabancadan çıkan ses, sessizliğin içinde eridi. Yaşlı adam tuvaletin duvarına doğru yığılıp kalırken, duvarda gelişi güzel kan lekeleri oluştu. Katil kabinlerin olduğu bölümden ayrılıp, lavaboların olduğu bölüme geldiğinde aynaya baktı. Adam aynaya baktığında o an dudaklarımın kuruduğu fark ettim. Hafifçe eteğimi düzelttim. Tabancamı omzumda asılı olan çantamın içine koydum. Çantamın sağ iç gözünden kırmızı bir ruj çıkarıp, dudaklarıma sürmeye başladım. Kurumuş dudaklarım kırmızı rengin verdiği ahenkle aniden renklendi. Parıldayan dudaklarımla aynaya bakarak gülümsedim. Ne yani yoksa hikâyeme inandınız mı? Valizim dahi olmadan gece yarısını kaç geçtiğini dahi bilmeden burada neden beklediğimi zannettiniz ki?

 

*Bu öykü, yazarı tarafından Kasım 2013 Uykusuzluk Öykü Teması için yazılmıştır.

 

Haktan Kaan İçel

George Orwell'ın meşhur kitabının ismindeki yılda doğdu. Kısa öykülerinde, kısa filmlerinde, yazdığı tüm metinlerde hayalcilikle uğraşıyor. Muhtemelen yayınlanırsa 5 çocuk kitabı olacak. Yayınlanmazsa da antolojilerdeki yerini sürdürecek. Yazar, Yönetmen, Senarist ve Hayalci.

Diğer Yazıları

2 yorum

  1. Mümin Can

    Kadın karakterin zihninde dolanıp tespitlerine odaklanırken betimleme üzerine yazılmış bir öyküyle karşı karşıya olduğumu zannettim ve öykünün aynen bu şekilde sakince bitip gideceğini düşünüyordum ki cümbüş başladı, iyi de oldu, öykünün sonundaki sürprizi de başarılı buldum, özellikle öykünün ikinci yarısı film tadındaydı, tabi bu filmin zeminini hazırlayan ilk bölüme de haksızlık etmemek lazım, kısacası kalemine sağlık diyorum.

Bir cevap yazın