Garip Adamın Sıradışı Hikâyesi

Gecenin sıkıntısı o kadar büyüdü ki omuzlarında, nefes alamaz duruma geldi. Serin yaz akşamının havasını derin bir nefesle içine çekti. Yerinden kalkıp kitaplığa doğru yürüdü. Uzun zaman önce satın aldığı ancak okumaya fırsat bulamadığı kitaba doğru uzandı. Kitabın kapak tasarımı çok ilginçti. Siyah, koyu kırmızı ve koyu mavinin bütünleştiği gizemli bir hava ile tasarlanmıştı. Üzerinde ise küçük, tipik bir uzaylı resmi vardı. Kitabın adı ONLAR GERÇEK. Bu kitabı neden aldığını dahi bilmiyordu ama almıştı ve aradan uzun bir zaman geçmiş olsa da bu gece okumaya niyetlendi.

Çalışma odası olarak düzenlediği evinin küçük odasından çıkıp terasa doğru yürüdü. Serin yaz akşamlarını bu terasta geçirirdi hep. İki direk arasına gerdiği hamakta uzanmak en büyük keyfiydi. Çalıştığı işin yorgunluğunu ve stresini bu hamakta atmak artık değişmezleri arasına girmişti.

Her zaman yaptığı gibi hamağa uzandı, kitabı eline aldı ve okumaya başladı. Her ne kadar tarzı olmasa da sayfalar ilerledikçe iyice kendini kaptırdı. İlgisini çekmeyi başarmıştı. Kitap genel olarak dünya dışı varlıkların gerçekliğinden bahsetmekteydi. ‘Uzaylılar’ la iletişime geçen insanların deneyimlerine de yer verilmişti. Kimi olay fantastik bir hikaye olarak gelse de bazı olayları okuduğunda acaba sorusu canlandı zihninde.

Tecrübe yaşayan insanların –ve ilgisini çekenler- birleştiği bir konu vardı. Farklı ağızlardan çıkan neredeyse aynı cümle. “Bana bu hediyeyi verdiler.” Kitapta bir kadının kürek kemiğinin üstünde bulunan değişik bir dövme resmi vardı. ‘’Bu hediye ile güçlendim.’’ Aynı tarz hikayeyi anlatan insanların hemen hemen hepsinin cümlesiydi bu.

“Güç derken nasıl bir güçten bahsediyorlar?  Yaşamın zorlukları altındaki duruşları mı değişti?” diye içinden geçirip, belli belirsiz gülümsedi. Bir süre daha kitabı okumaya devam etti ancak ağırlaşan göz kapakları daha fazla okumasına fırsat vermedi. Esnemeye başlamıştı bile. Tatlı tatlı esen rüzgara kendini bıraktı ve ince ince sallanan hamakta gözlerini kapattı.

Gözlerini kapatır kapatmaz bir rüya aleminin içinde buldu kendini. Uyumadan önce okuduğu kitap bilinç altına öylesine sızmıştı ki rüyasında hemen ortaya çıktı.

Kömür karası bir gece de adını bilmediği bir çölde tek başına yürüyordu. Hava açık olmasına rağmen tek bir yıldız bile görünmüyordu. Ay ise sönmeye yüz tutmuş bir kor parçası gibi son demlerini yaşar gibiydi. Karanlık, her yer karanlık…Sonra tiz bir ses duydu. Bir kadın sesi. Zayıf bir ışık eşliğinde yakınlaşmaya başladı ses. Artık daha da yakından geliyordu. Elinde eski usul bir meşale ile genç güzel bir kadın tam karşısında duruyordu.

Kadın, adamın kişisel sınırları içerisine girip meşaleyi yüzüne doğru tuttu. “Ne arıyorsun burada,” diye sordu genç kadın. “Bilmiyorum sanırım yolumu kaybettim,” dedi adam.
Kadın, “Birazdan burada olurlar gitsen iyi olur,” dedi.
“Kim burada olur. Birilerinden mi kaçıyorsun?” diye sordu şaşkınlıkla.
“Hayır kaçmıyorum bilakis onları bekliyorum, burası sadece benimle buluştukları yer eğer seni burada benimle birlikte görürlerse ikimiz içinde iyi olmaz bu yüzden git artık daha fazla soru sorma.’ dedi kadın kendinden emin bir tavırla.
“Dediklerinden hiçbir şey anlamıyorum hem ben şeye gidiyordum.” Gideceği yeri hatırlamaya çalışırcasına alnını kaşımaya başladı.
Kadın araya girerek, “Dediklerimi anlamana gerek yok sadece hemen buradan uzaklaş,” dedi ve arkasını dönüp yürümeye başladı.
Adam kafası karışmış bir şekilde ne yapmalıyım diye düşünürken kadına seslendi, “Peki ne tarafa gitmeliyim? Buraları tanımıyorum,” dedi.
Kadın omzunun üzerinden başını çevirdi, “Arkanı dön ve geriye bakmadan dosdoğru git yolunu bulacaksın,” dedi.

Kadının arkasını dönmesiyle omzunun hemen altında beyaz askılı elbisesinin kapatmadığı açıkta ki dövmeyi fark etti . Bu şekli daha önce görmüştüm diye içinden geçirdi. Hafızasını zorlayıp nerede gördüğünü hatırlamaya çalıştı. Hatırla hatırla..

Ve hatırladı dünya dışı varlıklarla iletişme geçenleri anlatan kitap da gördüğü dövme. Uzaylıların hediyesi. Birden soğuk terler boşalmaya başladı vücudundan. Gerçekmiş, gerçekmiş diye fısıldamaya başladı . korkuyordu. Hemen gitmeliyim diye düşündü. Kadının söylediğine göre burada bulunması yanlıştı. Kadının gittiği yönün tam zıttı yönde hızla koşmaya başladı. Daha önce hiç bu kadar hızlı koşmamıştı..

Yine aynı tiz çığlık birden durmasına neden oldu. Bir daha aynı çığlık ‘evettt’…Orgazm olurcasına çıkan haz dolu bir çığlık. Dönüp arkasına doğru baktığında beyaz bir ışık kümesinin kadının tam üzerinde konuşlandığını gördü. Kadın ellerini iki yana doğru açmış duruyordu. Ve kadın ışığın içine doğru çekilmeye başladı. Yükseldi, yükseldi ışığın içerisini girene kadar yükselmeye devam etti ve gözden kayboldu. Çöl eski karanlık ve sessizliğine geri döndü.

Sessizlik o kadar kısa sürdü ki genç adam ne olduğunu anlamadan, seslerinden üç tane olduklarını anladığı vahşi köpekler kendine doğru koşup üzerine atladılar. Ancak çok geç kalmışları. Dakika da yüz atmış atan kalp ve terden sırılsıklam olmuş tişörtü ile uyandı genç adam.

Gözlerini açtığında evin terasındaki sallanan hamakta olduğunu fark etmesi birkaç saniyesini aldı. Nerede olduğunu fark edince derin bir nefes aldı. Sanırım uyumadan hemen önce bu tarz kitaplar okumamalıyım diye düşündü.

Sigarasını almak için hamaktan kalkıp içeri girdi. Birkaç dakika sonra dudaklarının arasında yanmakta olan sigara ve elinde dolaptan yeni çıkarıldığı şişenin yüzeyini kaplayan damlacıklardan beli olan soğuk bira ile tekrar terasa döndü. Sigaradan derin bir nefes çekti, yanan tütünün çatırdaması gecenin sessizliğini böldü. Bir nefes daha…Ancak sigaranın yanmasıyla çıkan sesten çok, çok daha şiddetli bir gök gürültüsü gecenin sessizliğini yarıp geçti.

Birasını ağzına götürüp başını kaldırınca gökyüzünde tek bir bulut bile göremedi onun yerine hava da süzülürcesine hareket eden yıldızı gördü. Kayan yıldıza bakınca çocukluk anıları canlandı gözünde. Küçükken yıldız kayınca birisi öldü derlerdi. Çocukluk işte deyip gülümsedi. Bir süre yıldızı izlemeye devam etti. Daha önce ki gördüğü yıldızlara benzemiyordu. Aslında kayan yıldızlar birkaç saniye görünür kaybolurdu nedense bu yıldız hala kaymaya devam ediyor. Garip…

Bir süre sonra gariplik daha da garip olmaya başladı. Bu ‘’yıldız ‘’ giderek yaklaşmaya başlamıştı. Ve doğrusal bir hareketle tam üzerine doğru geliyordu. Hayır hayır hala rüyanın etkisinde olmalıyım diye söylendi. Bir nefes daha çekmek için sigarasını dudaklarına götürdü. Ve gözünü kapatıp sabah olmasını diledi. Karanlık, gecenin karanlığı içerisinde ki bilinmezlik, çocukluk korkusuydu. Bitmesini diledi. Gözlerini açtığında ışığın otuz metre kadar üzerinde durduğunu görünce aklına gelen ilk şey kalbinin bu kadar hızlı çarpmasını kaldırıp kaldıramayacak olmasıydı. Ağzının kuruduğu fark etti. Tüm hücreleri koş emri verirken olduğu yerden bir adım bile kıpırdayamadı. Az önce rüyasında gördüğü kadının üzerinde duran ışık şimdi gerçekten de kendi üzerinde duruyordu. Tüm hissiyat içerisinde hissedebildiği sadece korkuydu. Ayaklarının titremesine hakim olamıyor ancak hareket de ettiremiyordu. Ve rüyasında ki kadın canlandı gözünde yeniden. Kadının yaptığı gibi kollarını iki yanına doğru kaldırıp bir anlığına gevşemeye çalıştı. Tam o sırada ışık huzmesi genç adama doğru yol oluşturdu. Ve ışığın tenine dokunmasıyla bütün korkularının yerini dinginlik alıverdi. Büyük bir ağacın gölgesinde rüzgarı yüzünde hissediyor, yanından akan nehrin şırıltısını duyuyor, toprak kokusunu ciğerlerine çekiyor gibi haz alıyordu. Cennetten bir bahçedeydi sanki. Az önce titremekten laktik asit birikmiş olan kasları şimdi bir o kadar gevşemiş, zihninde dolaşan endişenin yerini huzur kaplamıştı. Hiç bitmesin istedi. Huzur…

Yavaşça yukarı doğru süzüldüğünü hissetti bacaklarında ki ağırlık tamamen ortadan kalkmıştı. Onca yıl bedenini taşıyan bacaklarına binen yükün ne kadar da acımaz olduğunu fark etti. Ve ışık topunun içinde kaybolana kadar bu haz devam etti. Kısacık bir zaman olmasına rağmen sanki doğduğu günden buyana ışık topunun içinde bu duyguyu yaşadığını düşündü.

Gözlerini açtığında ışık topu kaybolmuştu. Ve kendisi de. Daha önce görmediği bir yerde buldu kendini. Sanki bir bilim kurgu filminin içindeydi. Ne işe yaradığını bile bilmediği makineler aletlerle doluydu oda. Daha da ilginç olanı bedeni yatay bir şekilde havada duruyordu, kuş tüyü bir yatakta yatarcasına.

Doğrulmanın zor olacağını düşünse de denemekten çekinmedi. Ve düşündüğü kadar da zor olmadı. sanki kendi evinde ki yataktan kalkar gibi kolayca kalktı. Çok büyük sayılmayan oda genel olarak parlak turkuaz rengi duvarlara sahipti. Odanın en gerisinde ayakta dikilirken tam karşısında cam kapıyı gördü. Her iki yanında ki duvarlar da pencere yerine ekranlar duruyordu. Sol tarafında ilk bakışta dişçi koltuğunu andıran ama daha dikkatli bakıldığında aslında dişçi koltuğu kadar ürkütücü almadığını fark ettiği bir koltuk gördü.
Bir an kendine şaşırdı. Esir alındığını yada hapsolduğunu düşündü. İçini endişe kapladı ama bir o kadar da rahat hissediyordu. Duyguları iç içe girmişti. Aslında böyle bir durumda altına kaçırması çok da absürt olmazdı ama aksine o kadar sakindi ki kendi sakinliği içinde boğulabilirdi. Karşıya doğru ilerleyip cam kapının önüne kadar geldi. Kapıyı açmak için herhangi bir kol, düğme vb. bir şey göremedi. Ellerini cam kapının üzerine yerleştirince aslında kapının cam olmadığı bir çeşit manyetik alan kullanılarak yapılmış bir sistem olduğunu fark etti.

Kısa bir süre sonra dışarıdan ayak sesleri geldi. Sesleri dikkatle dinledikten sonra koridordan gelen ayak seslerinin iki farklı kişiye ait olduğunu anlaması uzun sürmedi . Ve saniyeler sonra iki ‘insan’ manyetik alanın diğer tarafında karşısında duruyordu. İkisi de uzun boylu olan adamlardan sağda ki kulaklarına kadar uzanan koyu saçlara ve parlak mavi gözlere sahipti. Sol tarafta duran adam ise diğerine göre biraz daha kısa boylu, açık kahverengi göze sahip ve kısa saçlıydı. Teni güneşte yanmışçasına bronzlaşmış görünüyordu. Üzerine yapışan kıyafetinin altından kaslı vücut hatları kendini belli ediyordu.

Genç adam, iki adamı bir süre süzdükten sonra “Bunlar da kim,” diye içinden geçirdi. Uzun saçlı adam genç adamın gözlerinin içine bakarak, “Endişelenme bizler sana zarar verecek değiliz, öncelikle dostun olduğumuzu bilmelisin James,” dedi. Genç adamın gördüğü ve duyduğu manzara karşısında nereyse dili tutulmuştu. Uzun saçlı adam konuşmuştu ancak dudaklarının kıpırdamadığına yemin edebilirdi James. Ayrıca adımı nasıl biliyorlar diye düşündü.

“Evet konuşmak için ağzımızı kullanmamıza gerek yok buna şaşırmamalısın dünya da telepati yapabilen insanların varlığını duymuş olmalısın. Evet adını biliyoruz çünkü buraya tesadüfi bir seçimle gelmedin James,” dedi yine dudaklarını hareket ettirmeden.

“Evet duymuştum telepati yapabilen insanları ama gerçek olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Bana zarar vermeyecekseniz eğer neden beni burada kilit altında tutuyorsunuz o halde,” dedi James.
“Kimse seni kilit altında tutmuyor James,” dedi uzun saçlı adam.
“Öyleyse bu manyetik zımbırtı da ne?” diye sordu James.
“O senin zihninin önüne çıkardığı bir engel ilk başta burada hapsedilmiş olabileceğini düşündün ve zihnin seni hapsedilmiş gibi göstermek için bu manyetik kapıyı üretti. Elleri uzatırsan bunu kendinde görebilirsin,” dedi karşıdaki adam

James ellerini manyetik kapıya doğru uzatınca gerçekten de hiçbir manyetik etkinin olmadığını dolayısıyla kedisini odaya hapseden bir kapı da olmadığını anladı. “Yine rüya görüyorum değil mi? Çünkü bunlar gerçek olamayacak kadar saçma görünüyor. Evet kesinlikle yine bir rüyanın içinde sıkışıp kaldım,” dedi James, şaşırmıştı. Işığa çekilirken duyduğu huzur, dinginlik yerini tamamen içinde bulunması gereken duygulara bırakmıştı. Korku.Heyecan. Endişe. Şaşkınlık.

“Hayır kesinlikle gerçeğin de ötesinde asıl gerçekliktesin James, seratonin adını verdiğiniz hormon, mutluluk hormonu olarak bilinir ancak henüz insanoğlunun kendi vücudunda dahi keşfedemediği öyle muazzam sistemler var ki. Işığa çekilirken ışığın içinde ki uyarıcı etki insan vücudunda serotoninden bin kat daha fazla mutluluk verebilen bir hormonu uyardı ve bu hormon da huzurun tam içine doğru seni çekmişti artık etkisi geçtiği için normal insani duyguları yaşıyorsun. Bırak daha fazlasını sana açıklayalım,” dedi uzun saçlı adam kendinden emin bir ses tonuyla.

James, “Şu anda ne hissetmeliyim onu bile bilmiyorum,” diyebildi sadece.
“Benim adım Gassara ve bu da arkadaşım Throçe,” dedi uzun saçlı adam. “Bizi takip et lütfen James.”
Odadan çıkınca sağa ve sola iki koridor uzanıyordu koridor duvarlarının rengi, tıpkı oda da ki gibi turkuazdı. Solda ki koridorda yürümeye başladılar. Geldiğinden bu yana sessiz olan Throçe tıpkı Gassara gibi dudaklarını hareket ettirmeden ilk kez konuştu.
“Sana kim olduğumuzu neden burada olduğunu anlatabiliriz elbette ama buna ne bizim nede senin zamanın yeter,” dedi.
“Madem anlatmayacaktınız neden beni buraya alıp dostuz dediniz,” dedi James sert bir çıkışla. James sesinin yüksek çıktığını fark edince biraz korku biraz da saygısızlık yapmış hissiyle bir adım geriye çekildi.
Gassara araya girdi, “Dur korkmana gerek yok. Evet anlatmamız uzun sürer ama bu anlatmayacağımız anlamına gelmiyor. Sadece sabırlı ol,”dedi. Her üçü de sessizce yürümeye devam ettiler.

Dar koridorlardan geçip geniş bir odanın kapısının önüne geldiler. Kapının önüne geldiklerinde önce Throçe kapının ağzında durdu. Gassara kapının yanında bulunan dijital bir ekranda ki değişik şekiller içeren bir dizi kod türevi şeyleri ekrana girdi. Kapının tam üzerinden açık beyaz dikdörtgen prizması şeklinde ışık aşağı doru inip Troçe’nin içinden geçti ve ayaklarına ulaşınca yeniden yükselerek kapının üzerinde kayboldu.

Gassara, “Hadi şimdi sıra sende,” diyerek James’e baktı. “Korkmanı gerektirecek bir şey değil güven bana.”
James bir iki adım atarak kapının eşiğinde durdu. Gassara yine ekranda bir takım şekillere dokundu ve aynı beyaz ışık yeniden bu sefer James için yukarıdan aşağıya doğru indi. Başından vücuduna doğru ilerlerken beyaz ışık turunculaşmaya başladı ve ayaklarına kadar ulaştığında tamamen kırmızı bir renk almıştı. Şimdi kırmızıya dönüşen ışık indiği gibi yükselerek kapının üst kısmında kayboldu. James ışığın neden renk değiştirdiğini sorarcasına Gassara ya dönüp şaşkınlıkla baktı.

Gassara “Geçmiş olsun.” dedi.
“Geçmiş olsun mu? Ne için,” dedi James.
“Epilepsi hastası olduğunu sanıyordum,” dedi Gassara.
“Evet ama nasıl biliyor… Bugün bir kez daha şaşırmayacağım. Bir dakika neden geçmiş olsun dedin.”
“Bu kapı bizim dış dünya ya karşı korumamız dünya ile irtibatta olduğumuz için halkımızı her türlü tehlikeden korumamız gerekiyor ve bu kapıyı da antivirüs olarak düşünebilirsin, ışık üzerinden geçtiği anda hastalığını tedavi etmeye başladı ve ayaklarına ulaştığında seni tamamen temizlemişti,” dedi Gassara
“Yani şimdi bundan sonra epilepsi nöbetleri geçirmeyeceğimi mi söylüyorsun?’ inanmakta güçlük çekiyordu bir yandan rüya olması için dua ederken bir yandan da gerçek olma ihtimalini içten içe diliyordu. ‘ sanırım bugün şaşırmam gereken daha bir sürü şey yaşayacağım,” dedi James.

Son olarak Gassara da kapıdan geçerek büyük odaya girdiler. İçeride onlarca insan vardı hepsi de gayet normal görünüyorlardı. Geniş oda bir şirketin personelleri için oluşturduğu çalışma alanını andırıyordu. Herkes bir işle meşgul görünüyordu. James içerde ki insanları izlerken birden odanın orta kısmında bir masanın başında, ellerinde bir takım aletlerde ayakta duran kadını gördü. Bu o kadındı gece rüyasında gördüğü kadın. Çölde tek başına, elinde meşale ile dolaşan ve sonra ışığın içine çekilen kadın. “Kafayı yiyorum sanırım. Bu gece hayatımda ki gerçeklik örgüsü tamamen bozuldu neyin gerçek neyin gerçek olmadığını artık ayırt edemiyorum yardım et tanrım,” diye içinden geçirdi ve tam o sırada Gassara ve Throçe aynı anda dönüp James’e bakarak gülümsediler.

Gassara, büyük odanın tam köşesinde, cam bir masanın başında elinde küçük metallerle oturan yaşlı adamı göstererek, “İşte tüm cevapları bulacağın yer orası,” diye işaret etti. Ve hep birlikte yaşlı adamın bulunduğu yöne doğru yürümeye başladılar. Yaşlı adamın önüne geldiklerinde James, yaşlı adamın neredeyse beş yüz yaşında olabileceğini düşündü. Throçe “Hayır beş yüz değil altıyüz yetmiş altı,” dedi. James telepat olduklarını biran unuttuğunu fark etti ve adamı incelemeye devam etti.
Gassara, yaşlı adama “Yeni geno-aparat hazır değil mi?” diye sordu.

Yaşlı adam başını evet anlamında öne eğerek cevap verdi ve masanın sağ köşesinde küçük zümrüt yeşili bir kutuyu Gassara ya uzattı. Gassara kutuyu alarak teşekkürler Whunte dedi. Ve sonra hep birlikte büyük odadan daha küçük bir odaya açılan kapıdan geçtiler.

Odanın tam ortasın da daire şeklinde, metal, yaklaşık bir metre yüksekliğinde bir bölüm vardı. Duvar da bir büyük ekran ve sayamadığı kadar küçük ekranlar bulunuyordu. Gassara, James’e dönerek, “Aklında ki tüm sorulara cevap bulmak için hazır mısın?” diye sordu. James hafifçe başını salladı.
“Üzerindeki tişörtü çıkar ve dairenin üzerinde geç,” dedi.
“Tişörtümü neden çıkarıyorum?” dedi James.
“Daha fazla soru yok James, sadece sabret ve dediklerimi yap,” dedi Gassara.

James tişörtünü çıkarıp bir metre yüksekliğinde daire şeklinde ki metal yapının üzerine çıktı ve ardından Throçe de James’in karşısına geçti. İkisi dairenin üzerinde bir birlerine yüzleri dönük şekilde beklediler.
Az sonra yukarıdan bir çeşit makine aşağıya doğru iniverdi. Throçe ve James’in ortasında durdu. Throçe, az önce yaşlı adamdan aldıkları zümrüt yeşili kutuyu açarak içinde ki metal benzeri aparatı makinenin içine yerleştirdi ve dairenin üzerinden aşağıya inerek James’i yalnız bıraktı.

Yukarıdan inen makine James’in vücuduna dokunana kadar yaklaştı ve kısa bir sessizlikten sonra James acı bir çığlık atarak geriye doğru savruldu. Savrulduğu yerden kalkmaya çalışırken göğsünde ki acıyı fark etmesi uzun zamanını almadı. Önce elini göğsüne götürdüğünde kabarıklığı fark etti sonra kafasını eğip göğsüne bakınca tam kalbinin üzerinde, az önce Throçe’nin makinenin içine yerleştirdiği aparatın derisiyle bütünleştiğini, derisinin içinde neredeyse eridiğini gördü. Aparatın derisinde eriyişini izlerken Gassara ve Throçe yanına gelerek James’i yerden kaldırdılar.

Geno-aparat derisinde tamamen eridikten sonra tanıdık bir fotoğraf canlandı James’in gözünde. Gece uyumadan önce okuduğu kitapta gördüğü, kadının omzunda ki dövme. Şimdi kendisinin göğsünün üzerinde duruyordu. Ve ani bir flash patlamasıyla zihni bir anda kendini yeniledi. Evet aradığı cevapları bulmuştu. Bu geno-aparat kendi dna sına özel olarak hazırlanmış ve içerisinde bilmesi gereken her şeyin kayıtlı olduğu bir harici bellekti. Şimdi her şeyi anlayabiliyordu.

Gassara’ kendi geno-aparatının ne kadar kıymetli olduğunu sakın unutma James. Kısa süreli bir amnezi yaşayacaksın ama sonra tüm gerçeklik zihninin derinlerinden yüzeyine çıkacak, “Artık sıradan bir insan değilsin,” dedi.

James gözlerini ufku tarar gibi boşluğa dikmiş kendi düşünceleri arasında kaybolmuştu. Hala yüksek dairenin üzerinde duruyordu. Gassara ve Throçe aşağıya inmiş James’ i izlerken yüksek dairenin üzerinden beyaz ışık topu aşağı doğru alçalarak James’ i içine aldı. Ve yeniden o huzur…

Gözlerini açtığında kendini hamakta yatarken buldu. Serin yaz akşamında vücudu buz kesmişti, neredeyse bedenini hissedemez olmuştu. Başı şiddetli bir ağrıyla zonklarken net olarak hatırlayamadığı ancak karmaşıklığından şüphe duymadığı rüyalara verdi ağrının sebebini. Artık yatağıma yatsam iyi olur diye düşündü ve sallanan hamaktan güçlükle kalkıp yatak odasının yolunu tuttu.

Sabahın ilk ışığıyla gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey uzun zamandır bu kadar yorgun bir şekilde uyanmamış olmasıydı. Neredeyse sürünerek yataktan kalkıp her zaman yaptığı gibi günün ilk rutini olan sabah duşu almak için banyoya yöneldi. Büyük banyo aynasının karşısına geçip gözlerinin altında ki minik torbacıkları gördü. İki eliyle gözlerini ovaladı ve musluktan akan buz gibi suyu avuçlarına doldurup yüzüne çarptı. Soğuk su biraz daha kendine gelmesine neden oldu. Duş suyunun sıcaklığını ayarladıktan sonra aynanın karşısında tişörtünü çıkardı ve gördüğü manzara nefesinin kesilmesine çoktan yetmişti.

Kafasının içinde yaşadığı parlak bir ışık patlamasıyla bilinç altında ki her şey bilincinde cirit atmaya başladı. Göğsünün üzerinde gördüğü bir çember içinde ki DNA’nın çift spiral yapısı andıran ve çemberin ortasında buluşan yedi spiral çifti. Spirallerin buluştuğu yerde bir ağacın yaprağına benzeyen bir şekil. çemberin kenarlarından gelen spiraller yaprağın çevresinde buluşuyorlardı. Tıpkı dün gece uyumadan önce okuduğu kitapta gördüğü dövme resmi gibi ve rüyasındaki kadının omzunda gördüğü dövme gibi..tamamen aynısı..
Ve artık amacını biliyordu. Yedi dostu ve yedi düşmanı. Koruması gerektiği kutsallığı. Tüm nedenlerine zihninde bir cevap buluyordu. James yedi hayattan seçilen yedi kişiden biriydi.

Az önce yataktan kalkmakta zorlanan uyuşmuş bedeni şimdi patlamak için tüm enerjisiyle bekleyen bir nükleer santral gibiydi. Kendini ılık duşun altına bıraktı. Ve bir gece de değişen hayatını gözlerinin önünden geçirdi. Gözlerini her kapattığında içinde büyüyen gücü hissediyordu.

Vücuduna yerleştirilen kendi DNA’sı ile uyumlu aparat göğsünün üzerinde bir dövme şeklinde iz bırakmıştı. Bu aparat bir nevi harici bellek görevi görüp kafasında ki tüm sorulara cevap bulmasını sağlıyordu. Ve şimdi ılık suyun altında enerji dolu vücudunda ki kaslarını gevşetirken her şey bir bir gözünün önünde bir video gibi oynayıp duruyordu.

Evet dünya dışı yaşam gerçekti ve şimdi o gerçekliğin içindeydi James. Yaşamın var olduğu gezegenler de ki halklar bir savaş içindeydi. İşin korkutucu tarafı bu savaş dünya halkının kapısına dayanmıştı. Ve James’e verilen görev bu savaşta dünyaya liderlik etmesiydi. Yedi dost, içinde dünyanın da bulunduğu farklı galaksilerde ki FREBRUD, ALBANERT, TEWSLANC, KNOBHELYA, BELTHERİL ve NEWGALATON gezegenlerinde yaşayan halklar, yedi düşman ise THEOTH, KWARK, KALON, SEDİON, AZLADİM, ZYREMYA ve KYOTRAHE gezegenlerinde yaşayan ve evrende ki yaşanabilir tüm gezegenleri sömürü haline getirmek için birleşmiş bir ittifaktan oluşmaktaydı.

Yedi dost ittifakı bu sömürüleştirmeye karşı direnmeyi amaçlıyorlardı. Ve bu direniş için bir takım hazırlıklar gerekiyordu. Düşman ittifakına en uzak noktada bulunan dünya gezegeninin bu ittifakta bulunması şarttı. İnsan ırkını diğer ırklardan farklı kılan tek özellikleri duygularının uç noktalara ulaşabilmesiydi. Ve bu sayede beyaz ışığın içinde ki uyarıcının etkisiyle ortaya çıkan muazzam haz gibi diğer duyguların da en uç noktaya ulaşması bu savaşta alınacak stratejik kararların etkisini en üst seviyeye çıkaracaktı. Dünya halkının bu savaşa katılması daha çok stratejik üstünlük sağlamak, doğru yerde doğru kararları alabilmek içindi.

James ve diğer insanlarla iletişime geçen, dünyaya konumsal açıdan en yakın ve fiziksel açıdan en çok benzeyen TEWSLANC gezegeninden Tewslans lılardı. Tewslanc’lılar fiziki açıdan insandan ayırt edilemese de insanlardan farklı olarak iki tane kalbe sahiplerdi. Kalplerden biri insanlarda olduğu gibi işlev görürken diğeri sadece beyinle arasında oluşturduğu yapı ile beynin çalışma kapasitesini arttırarak hem üst düzey bir zekaya hem de telepati, telekinezi gibi yeteneklere sahip olmalarını sağlıyordu. Ve bu sayede James ile dudaklarını hareket ettirmeden telepati yoluyla iletişime geçebilmişlerdi.

Tewslanc’lı dostlarından James’e verilen en büyük hediye de şüphesiz telepati yeteneği olmuştu. Çocukluğundan bu yana hep insanların suskun oldukları zaman da ne düşündüklerini merak etmişti. İnsanların kendi iç dünyalarında yaşadıkları düşünce keşmekeşinin arasına dalmak çoğu zaman etik gelmese de kendini bu meraktan bir türlü alıkoyamamıştı. Ve şimdi verilen bu yetenekle çocukluk merakını giderebilecek olması ayrı bir haz vermişti.

Ilık suyun altında derin düşüncelerle beraber kendi dünyasının içinde kayboldu. .
…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………
Bayan Walker ve Bay Taylor eski yapı büyük taş binanın geniş ağaçlıklı bahçesinde konuşarak ilerlerken, Bay Taylor, “Şimdi nerede?” diye sordu.
“Her zamanki yerinde,” diye cevap verdi Bayan Walker Avrupalı aksanıyla. “Birazdan göreceksiniz.”

Bayan Walker uzun zaman önce Amerika’ya gelmiş olmasına rağmen dilindeki Avrupa aksanını bir türlü düzeltememişti. Ellili yaşlarda, kısa sarı saçı ve gözlerindeki yuvarlak çerçeveli gözlükler daha ilk bakışta bile bir bilim insanı olduğu izlenimini veriyordu.

Otuzlu yaşların sonundaki uzun boylu mavi gözlere sahip adam, “Uzun zamandır bu anı bekliyorum heyecanımı mazur görün,” dedi gülümseyerek.
“Sizden önce de bir çok araştırmacı geldi. Onlarda tıpkı sizin gibi genç ve yakışıklıydılar ancak buradan kafası karışmış birer insan olarak ayrıldılar. Önceden sizi uyarmalıyım,” diye karşılık verdi profesör bayan Walker.

Her iki yanı ağaçlarla kaplı yolu geçerek ortasında küçük bir süs havuzu bulunan her tarafı çiçeklerle kaplı bir bahçeye geçtiler. Bayan Walker kafasıyla küçük süs havuzunun içinde uzanan genç adamı işaret ederek, “İşte orada,” dedi.

Bay Taylor yavaş adımlarla ilerleyerek havuzun başına geldi. Bir süre su dolu havuzun içinde, küvette uzanmış edasıyla, gözleri kapalı olmasına rağmen düşüncelere dalmış olduğu yüz ifadesinden anlaşılan genç adamı izledi.

Arkasından gelen profesör havuzun başında durup, “Merhaba James, bugün kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordu şefkat dolu bir ses tonuyla.

Su dolu havuzun içinde ki genç adam gözlerini açarak başında dikilen insanlara baktı. Profesörü ilk defa görüyormuş gibi bir ifade vardı yüzünde. “Teşekkür ederim ama şuan meşgulüm hanım efendi’ dedi genç adam.
“Seninle tanışmak isteyen bir bey var konuşmak ister misin?” dedi profesör.
James gözlerini yabancı adama dikip bir süre bekledi ve sonra havuzdaki suyu etrafa sıçratacak bir hızla ayağa kalktı. Siyah takım elbiseli genç adamın gözlerine bakarak, “Sakın konuşma. Seni anlayabilmek için konuşmana ihtiyacım yok. kim olduğunu ve neden geldiğini biliyorum. Ancak senden önce gelenlere de söylediğim gibi sizinle işbirliği falan yapmayacağım. Dünyanın ve diğer gezegenlerin sonunu getirmenize izin vermeyeceğim. Ve liderine söyle benimle anlaşma yapmak için bir daha kimseyi göndermesin,” dedi ve koşarak büyük binanın kapısında girip gözden kayboldu.

“Senden önce gelen araştırmacılarla saatlerce oturup konuşmuştu sanırım bugün sohbet etmek için doğru zaman değilmiş,” dedi profesör.
“Kahretsin aylardır bu konu üzerinde çalışıyordum…” Genç adam hayal kırıklığına uğramıştı. En azından kısa bir süre konuşma fırsatı bulurum diye düşünmüştü ancak o kadar hazırlıktan sonra elinde sadece hiçlik kalmıştı. “Siz ikna edemez misiniz acaba?” diye sordu çaresizce.

“Hiç sanmıyorum, onu gerçekten tanımıyorsunuz. Eğer birazcık tanısaydınız bunun imkansız olduğunu bilirdiniz,” dedi bayan Walker ve devam etti, “ama sizin için bir şeyler yapabilirim.”
“İkna edebilir misiniz yoksa?” gözleri bir anda titreyen sesini destekler biçimde heyecanla parladı genç adamın.
“hayır hayır tam olarak anlamadınız beni sanırım. Eğer kendisi konuşmak istemiyorsa artık ikna bile edilemez. Ama size birkaç dosya ve uzun yılların verdiği birikimi kendim verebilirim. Sizde biliyorsunuz ki uzun zamandır onunla birlikteyiz,” dedi genç adama asılır gibi göz kırparak gülümsedi profesör.
“Çok mutlu olurum anlatacağınız şeyler çok değerli olmalı,” dedi genç adam heyecanla, “Peki ne zaman?” diye sordu

“Hemen.. Ofisime geçelim dosyaları vereyim ve bir fincan kahve eşliğinde anlatayım,” dedi profesör.
Bahçeden geçip büyük binaya girdiler. Profesör önde genç adama arkasında profesörün ofisine doğru yola koyuldular. Bay Taylor şimdiden vücudun da salınan adrenalini hissediyordu. Kan basıncı yükselmiş, mide asidi artmış ayak kasları neredeyse titremeye başlamıştı. Uzun zamandır üzerinde çalıştığı konunun bilgilerini birinci ağızdan olmasa da onu en çok tanıyan kişiden alacaktı.

Profesörün odasında masanın tam karşına oturup bayan Walker’ı tüm algılarını açarak dinlemeye başladı.
Bayan Walker, “Uzun zaman oldu buraya geleli,” diyerek söze başladı ve devam etti: “O günü hiç unutamadım, yedi yıl önce güneşli bir yaz günü buraya getirildi. Her iki yanındaki, kollarına giren görevlileri ikna etme çabaları hiç bitmeyecek gibi geldi. Ve evet bitmedi de…Çok güzel bir kız arkadaşı vardı. İlk zamanlar sıklıkla gelip giderdi ama sonraları oda gelmekten vazgeçti. Sanırım artık James’in eskisi gibi olamayacağını düşündü. Kız arkadaşının geldiği zamanlar uzun uzun konuşurduk James’in eski hayatına dair bilgiler alıp neler yapabileceğimize bakardık. James epilepsi hastasıymış ve bir akşam evinin terasına kurduğu hamakta uzanırken nöbet geçirmiş. Nöbetin etkisiyle hemen yan tarafta duran küçük masanın üzerine yuvarlanmış. Masanın üzerinde ki bardak göğsünün üzerinde ki kesi izine neden olmuş. Onu ilk bulan kız arkadaşı Andrea olmuş ve hemen hastaneye kaldırılmış. Kendine geldikten sonra önce hiçbir şey hatırlayamamış hatta Andrea’yı bile tanımamış. Daha sonra bu amnezi ortadan kaybolmuş ama yerini daha kötü bir hal almış. James dünya dışı varlıklardan bahsetmeye başlamış, seçilmiş insan olduğundan savaşın yaklaştığından yedi dost ve yedi düşman gezegenlerden konuşmaya başlamış. İşte James ile karşılaşmamız bu durum sonucunda gerçekleşti. Kazadan kısa zaman sonra James’i bu akıl hastanesine getirdiler.” Derin bir nefes aldı.

Taylor tüm dikkatini profesöre vermiş ağzından çıkacak kelimeleri hava da kapmaya çalışırcasına dinliyordu.

Profesör devam etti: “James’e şizofreni tanısı kondu. Tüm terapilerinde bizzat bulundum ve hiçbir terapi bir adım bile ileriye taşımadı. Geldiği günden bu yana durumu daha ilerlerdi. Senin de bugün şahit olduğun gibi uyandıktan sonra bahçede ki süs havuzuna girip uzun uzun düşünür.”

Taylor bilgi almak istediği konudan uzaklaştığını fark edince araya girerek, “Uzaylılar hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz,” dedi. Taylor’un asıl öğrenmek istediği uzaylılar hakkında söyledikleriydi.
Profesör bir an duraksadı, “Üzgünüm, dünya dışı varlıklar konusunda araştırma yaptığını biran göz ardı ettim sanırım,” dedi. “Nöbet geçirdiği akşam gökyüzünde beyaz bir ışık fark ettiğini ve bu ışığın üzerine kadar yaklaşıp kendini içine çektiğini söyledi. Işığa çekilirken çok büyük bir haz duyduğunu bu hazzı daha önce hiçbir zaman yaşamadığını söyledi. Sonra, daha önce hiç görmediği aletlerin eşyaların bulunduğu bir yerde uyanmış ve iki uzaylının kendisiyle telepati yoluyla iletişime geçtiğini ve ona hediye olarak -göğsünün üzerinde ki yara izini göstererek- bu dövmeyi verdiler dediğine şahit oldum.” Arkadaki dosyaların bulunduğu dolaptan bir dosya çıkarıp Taylor’a uzattı. “Burada daha detaylı bilgiler bulunuyor. Yedi dost, yedi düşman gezegenlerin isimleri de dahil,” dedi.

Taylor dosyayı açıp göz gezdirmeye başladı. Merak ettiği bir çok sorunun cevabının dosyanın içinde olduğunu gördü. Sayfaları teker teker çevirirken aniden durdu ve kafasını kaldırıp profesöre bakarak, “Bu gezegen isimleri,” dedi duraksayarak.

“Evet,” dedi profesör. “Her okuduğumda tanıdık gelen bir yanı oluyordu ve sonra şizofren insanların kelime oyunları geldi aklıma ve oturup çözümlemeye çalıştım ve sonunda her gezegenin hayranı olduğu bir bilim adamının adından oluştuğunu gördüm.”

‘‘frebrud, sigmud Freud
albenert, albert eishtein
tewslanc, nikola tesla
newgalaton,isaac Newton
knobhel, alfred Nobel
beltheril, alexander graham bell’’

Taylor, “Peki neden dünyaya karşılık bir bilim adamı ismi vermedi sizce?” diye sordu
“Bence dünyayı temsil eden kendisi ve bu yüzden başka birisinin ismini vermedi,” dedi profesör.
“Bilim adamlarından oluşan bu isimler dost gezenleri temsil ediyorsa düşman gezegenleri kimler temsil ediyor peki,” dedi kendi kendine konuşan Taylor.
Profesör bu soruyu üstüne alınarak cevap verdi. “Onları da araştırdım ama ne bir bilim adamı ismi ne de başka dillerde bir karşılık bulamadım,” dedi . “Sanırım onlar tamamen kendi ürettiği dünyadan sıçrayan kelimeler,” diye devam etti.

Taylor sayfaları çevirmeye devam etti, bir sayfaya daha gelince tekrar profesöre dönerek, “Telepatiyle iletişim kurabildiğinden söz etmiş,” dedi soru sorar bir ifade ile.
“Evet dünya dışı varlıkların ona hediye ettiği bir özellik olarak bahsediyor,” dedi.
“Peki sizce,” dedikten sonra cevap bekler gibi sustu Taylor.
“Oww hadi ama buna inanmıyorsunuz değil mi Bay Taylor,” dedi gülerek profesör.
“İnanın profesör gerçek olamayacak kadar kulağa saçma gelen ama bizzat tecrübe ederek öğrendiğim o kadar çok şey var ki,” diye küstah bir tavırla cevap verdi Taylor.
“Bu konuda uzman olan sizsiniz ama inanın bende burada kulağa saçma gelen ve gerçek olmayan binlerce şeyle karşılaştım James ve telepati konusuna gelince, hayır hiç sanmıyorum,” dedi sert bir tavırla.
Taylor sayfaları devam ederken yeni bir soru sormak için yeniden kafasını kaldırıp profesöre baktı. “Buradaki tarih nedir? otuz mayıs,” dedi
“Nöbet geçirdiği akşamın tarihi,” dedi profesör. “Çoğu zaman bu tarihi tekrarlayıp durur sadece otuz mayıs her hangi bir yıl içermeden otuz mayıs.”
“Bugün de mayısın otuzu değil mi? İlginç bir tesadüf,” dedi Taylor.
Taylor’un lafı henüz sonlanmışken aniden ofisin kapısı açıldı ve James içeri girdi. Soluk soluğa kalmış daha iyi nefes alabilmek için öne doğru eğilmiş ellerini dizlerine koyup bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Profesör ve Taylor ayağa kalkıp yanına gidince ne söylemeye çalıştığını daha iyi anladırlar. Nefesi biraz daha düzelince ‘otuz mayıs, otuz mayıs, otuz mayıs’ diye tekrar ettiği sözcükler daha belirgin hale geldi.
“Sakin ol James, otur hadi,” diyerek oturmasına yardımcı oldu profesör.
“Otuz mayıs otuz mayıs…” James’in ağzından çıkan tek şey.
“Ne oldu otuz mayısta anlatmak ister misin James,” dedi bayan Walker.
“Söz vermişlerdi bana, bana söz vermişlerdi,” dedi başını iki elinin ortasına alarak.
Taylor araya girerek, “Kim söz verdi James? Ne için söz verdiler sana?” dedi
“Tewslanc’lılar,” dedi Taylor’a bakarak.

Profesör Walker önce Taylor’la göz göze geldikten sonra James’e dönerek, “James Tewslanc diye bir yer yok, daha önce de söyledim bunları sana. O gezegenler sadece kendi dünyanda oluşturduğun yerler. Hayranı olduğun bilim adamlarının isimlerini kullanarak kurguladığın yerler,” dedi

“Bunları uydurduğumu düşünüyorsunuz ama haklı çıktığımı gördüğünüz zaman hepimiz pişmanlık duygusuyla özür dileyeceksiniz,” dedi James kızgın bir ses tonuyla.

Dışarıdan gelen şiddetli gök gürültüsü dikkatlerini bir anda dağıttı. James aniden ayağa kalkarak pencerenin önüne doğru yürüdü. Bir şeyler arar gibi gök yüzüne doğru bakıyordu. Profesör ve Taylor, James’in yanına gelerek dışarıya göz attılar. Taylor, “Yağmur yağacak sanırım,” dedi.
Profesör, “Ama gökyüzünde hiç bulut görünmüyor,” dedi.
James hala gök yüzünü inceleyip dururken, Taylor, “Peki o ses neydi o halde,” dedi.
“Sanırım gökyüzü de bugün bir acayip,” dedi profesör.
James, “Evet hissedebiliyorum, hissediyorum,” diye konuşmaya başladı.

Taylor, tanrım acaba ne hissediyor diye içinden geçirdi. James bir anda Taylor’a dönerek, “Sen bunu hissedemezsin,” dedi. Taylor ne diyeceğini bilemeden içinden söylediği şeye James’in cevap vermesini tesadüf olarak yorumladı. “Artık gitmeliyim burada zamanım doldu,” diyerek ofisin kapısına doğru yürüdü James. Tam kapıdan çıkacakken birden dönüp Taylor ile göz göze geldi. Dudağının kenarında oluşan küçük bir gülücükle, “Tesadüf ha!’ dedi. Ve arkasını dönüp odadan çıktı. Taylor’ı yaşadığı ikilemle kendi başına bırakarak…

Bir Cevap Yazın