Edebiyatta Korkunun Temelleri

Mitler, Kurtadamlar, Vampirler

Yazarlar ve yönetmenler yokken de hikâye anlatıcıları vardı. Keşiflerin, teknolojinin bir sır olduğu dönemde neredeyse herkes bir hikâye anlatıcıydı ve mitleri yapanlar da doğayla başbaşa kalmaktan başka yapacak bir şeyleri olmayan aynı kişilerdi. Edebiyat veya sinemada kullanılan korku öğelerinin başlangıcı ve geneli, çeşitli kültürlerde ortaya çıkmış mitlerden elde edilir. Modern zamanlara ait korkuları da işin içine dâhil edebiliriz, ancak hepsinin kökünde insana bahşedilmiş bir güdüden daha fazla, ilkel zekânın yaşadığı sürecin bir yansımasını görmek mümkündür.

John Fiske, mitlerle ilgili yazdığı bir kitapta, kurtadamların ve vampirlerin Ortaçağ’dan beri insanların bilinçlerinde nasıl yer ettiğinden, bu tip metamorfozların ilkel insan için doğal ve gayet sıradan bir düşünce ve haliyle korku öğesi olduğundan söz eder. Geçtiğimiz yüzyıllarda sinema ve edebiyattan farklı olarak, birtakım olaylarla insan yaşamının korkutucu bir parçası olmuş bu metaformozlar, insan doğayı keşfettikçe yerini başka korkulara bıraktı. Kurtadam ve vampirler ise sinema ve edebiyatta kendine yer bulmaya devam ediyor.

Karanlık yazının kökeni Batı’nın daha maddesel olan korku öğelerinde aranabilir. Cin ve perilerle bezeli Doğu’nun korku öğelerinin ise daha metafizik olduğunu söyleyebiliriz. Kurtadam ve vampirlerin, yazından önce, Ortaçağ insanının yaşamına korku saldıklarını ve onlarla ilgili mitler yaygınlaştıkça hikâye edildiklerini düşünecek olursak, bu iki metaforun da her şeyin başlangıcında yer aldıkları çıkarımını yapabiliriz. Onları dinlerle değil, ilkel insanla bağdaştırmak ise daha doğru olur. İnsan ve hayvanlar arasında kurulduğu varsayılan yakın ilişkinin, doğaüstünü tam olarak kavrama yetisinden uzak olma durumunun, kurtadam ve vampirlerin önünü açtığı belirgindir.

 

Karanlık Yazın ve Köken

Birbirleriyle alakasız, iletişimsiz, kopuk yerleşim birimlerinden ortaya çıkan bazı mitler vardır, sanki beraber yazılmış gibidirler. Mesela, ünlü William Tell miti bu duruma uygun bir örnektir; John Fiske’in de ifade ettiği gibi, bu ve diğer mitlerin çoğu hem Doğu’da hem de Batı’da farklı karakterlerle ama benzer sebep-sonuçlarla ortaya çıkmıştır. Karşılaştırmalı mitoloji tam da bunun için vardır. Hangileri daha önce uyduruldu ve kim kimden beslendi belli değildir; ama mitlerin işlenmesini sağlayan şey, Doğu’da da Batı’da da insanların ortak bilincidir.

1800′lerin ortalarına kadar Amerika ve Fransa gibi ülkelerde, farklı kıtalarda hâlâ bu tür yaratıkların varlığına ciddi ciddi inanıldığını biliyor olmak bizi şaşırtabilir. Ne var ki masalların batılları, batılların da korkuları doğurması kaçınılmazdır. Yaşadığımız toplumda benzer korkuların hâlâ yer aldığını söyleyebiliriz.

Örnek olarak, akşam vakti bir sohbette sıklıkla cinlerden söz edildiğinde, çoğunluğun bundan rahatsızlık duyduğunu gözlemleme şansını yakalamak hiç de zor değil.  Zaman ne kadar akarsa aksın, her doğumun bir ilkelliği de beraberinde getirdiğini düşünecek olursak, aradan geçen zaman binlerce yıl olsa da insanın özü ve ilkelliği aynı kalıyor.

Birçoğuna göre ise korku edebiyatı Homeros’un iki büyük destanıyla başlar. Bunlardan biri olan İlyada’da Akhilleus’un Hektor’u kovaladığı, öldürdüğü, cesedini savaş arabasına bağlayıp sürüklediği sahnenin korkunçluğu ise, savaşan tanrılardan kaynaklanır. Burada hissedilen korku, tanrının gazabına uğrama korkusudur. Homeros’un eseri korku haricinde aslında gerilim ve aksiyon açısından dünya yazınının mihenk taşıdır. Bir edebiyat eserinde olması gerekenler de bunlardır.

Homeros’tan sonraki yakın dönemde artık sahnelenmeye başlayan ve kaynağını yine mitlerden alan tragedyalar da korku edebiyatının yavaş yavaş doğmasında etkili olur. Tüm bu doğal olgular, bir edebiyat alanının doğmasına katkı sağlamıştır. Artık çeşitli olguların birer mit olduğunun farkına varsak da, modern zamanlarda hâlâ cazibesini kaybetmemesi korkunun ayrıca bir kültürel aktarım olduğu yönünde görüş oluşturabilmemizi sağlayabilir.

 

Modern Zamanlarda Karanlık Yazın

Şu zamanlarda korku, bilimkurgu, fantastikkurgu, gerilim, polisiye gibi türler direkt olarak hayalgücünden ilham alan, hayalgücünden beslenen yazın türleridir. Hayalgücünü sınırlayan bazı toplumsal gerçekler vardır. Hayalgücünü üreten bireylerin yaşam tarzları, yaşadığı yerin ona verdikleri vs. Toplum olarak çeşitli sebeplerden dolayı tüm bu edebi türlerden uzak olsak da korkuyu işleten mekanizmalar dünyanın her yerinde aynı şekilde hayat bulmuştur.

Modern edebiyatta korku ve polisiye, genel kanıya göre,  Edgar Allan Poe ile düzlüğe çıkmıştır. Gerçekten de Poe öyküleri korku ve polisiye edebiyatının sağlam temelleridir. Poe’da konunun garip kısmı şudur ki, onun yüksek dozda ürpertiyle ördüğü öyküler hayalet, cin veya kurt adamlardan yoksundur. Müthiş bir zekâ ve yalınlıkla yazıldığı için okur, doğaüstü hiçbir öğenin kullanılmadığı bu öykülerden nasıl olur da böylesine etkilendiğini çoğunlukla düşünebilir.

Korkuya ait olan her şey neden böylesine cezbedicidir? Sebep korkmaya şartlanmak mıdır, yoksa hazırda bekleyen uyarıcı-tepki-etki eylemlerinin çabucak ateşlenebilmesi midir? Veya en yalın ifadeyle, sebep, bilinmeyenin çekiciliği ve ilkel benliğin karanlık içgüdüleri anlamlandırması mıdır?

Serdar Yıldız

İllet (roman), Karanlık Gökkuşağı (öykü)

Diğer Yazıları

Takip Et:
Twitter

Bir Cevap Yazın