Duvar Surat

Biliyorum, anlatacaklarım kulağınıza çılgınca gelebilir ama lütfen beni yargılamadan önce bir kez olsun inanmayı deneyin. Ömrü boyunca rasyonel olan ve bilimin ışığında yürüyen bir adam olarak böylesi çılgın bir şeyi anlatmaya karar vermenin bile benim için ne kadar zor olduğunu tahmin edemezsiniz. Kaldı ki böylesi tarifsiz bir çılgınlığı her gece, başınızı bir parça huzur bulabilmek için yastığa koyduğunuzda yaşamak… Merak etmeyin, deli olmadığımı da pek ala biliyorum, aynı şekilde ne gördüğümü de. Bir rüya da değildi bu, kâbus hiç değildi, çünkü biliyorum ki kâbusların bile bir sonu vardır. Kişi kan ter içinde olsa da er ya da geç yeni bir güne uyanır. Hatta keşke kâbus olsaydı da en azından her gece aynı kâbustan uyanacağımı bilerek huzur içinde yatsaydım…

Bir kaç haftadır her gece odamın farklı köşelerinden uzun boylu, iyi giyimli fakat garip biçimde yüzü olmayan bir adam bana bakıyordu. Siyah, jilet gibi bir takım elbiseli, fötr şapkalı, fakat yüzünün olması gereken yerde ne göz, ne ağız, ne de burun olan bir adam. Nasıl izah etsem bilemiyorum, suratının olması gereken yerde sadece pürüzsüz, tüysüz bir insan cildi hayal edin. Kimi zaman yatağımın biraz uzağında, kimi zaman çalışma masamın yanında, bazen duvarların dibinde, kimi zamansa sanki dışarı kaçmaya hazırlanıyormuş gibi kapımın etrafında oluyordu. Kulağa zırva geleceğinden eminim ama yüzü olmasa bile bana baktığından emindim. Zira kendisine sırtımı dönüp, odamın duvarını izlemeyi tercih ettiğim gecelerde bile olmayan yüzünün anlamsız bakışlarını üzerimde hissediyordum. Biliyordum, kesinlikle bana bakıyordu. Lakin yattığım yerden doğrulup orada kimin olduğunu sorguladığım vakitlerde ise derhal ortadan kayboluyordu, çoktan gitmiş oluyordu.

İlk günlerde basit bir hırsız, zamanla da fiziği onu anımsattığı için ölmüş babam olduğunu düşündüm onun. Belki de öyle olduğuna inanmak istedim, tam olarak bilemiyorum. Fakat koskoca adamın ta ölüler diyarından (tabi öyle bir yer var ise) sadece oğlunu sapık gibi sessizce izlemek için gelmesi kara mizah unsuru oluşturacak kadar saçma geldiğinden bu anlamsız düşünceyi kısa sürede kafamdan attım. Üstelik son hatırladığımda da babamın gayet bir suratı vardı, üstelik takım elbiseden de pek haz etmezdi. Cevabı bulamadığımdan yaşadığım dehşeti çevremdeki insanlarla paylaştığımda ise bu “hayali” yoğun olarak çalışan insanların göz yorgunluğuna bağlı bir yanılsama olarak nitelendirenler oldu. Fakat gerçekten böyle bir şey olsa, her sıkı çalışan vizyonlar görmeye başlasa dışarısı deliler ordusuyla dolup taşmaz mıydı?

Çevremden medet bulamamıştım, o yüzden bu saçmalığın kaynağını kendi içimde aramak sanırım doğru bir başlangıç olurdu. Lakin bu kişisel sorgu pek de kolay değildi, çünkü başkasını suçlarken amansızca kılıç darbelerini savuran insan kışı kendisine geldiği zaman fanatik bir duruş sergiliyor.

Nitekim Duvar Surat’ın -ona bu ismi ben takmıştım- nezaretinde korku ve düşünceyle geçen uzun gecelerin ardından nihayet sağlığını korumaya çalışan zihnimde bir şeyler şekillenmeye başladı. Hayatını batıl inançlara ve mucizelere emanet eden, daha da fenası onlardan medet uman ev arkadaşımın şu meşhur falcısının sözleri çınladı kulağımda: “Birine bir kötülük yapmaya niyetlenmiş fakat yapmamışsın sen” demişti yaşlı kadın birkaç ay önce. Açıkçası fala zerre kulak asmam, bu saçmalığa da arkadaşımın zoruyla alet olmuştum zaten. Ne de olsa geleceği gördüğünü iddia eden bir kişinin buna rağmen sefalet içinde yaşaması fikri bana fena şekilde komik geliyor. Fakat katı bir inkârla reddettiğim o sözleri asla unutmuyorum üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin. Pek güzel söylemişler, ne kadar bilinçaltınıza atmaya çalışırsanız çalışın, ne kadar zihninizden silmeye denerseniz deneyin, geçmişin bir kopyası hep orada, içinizde bir yerlerdedir.

Gelgelelim ne hikmetse sadece falcının bulabildiği bu gerçek, bir beyefendi olarak sıfat kazandığım kimliğime darbe almayı yediremediğim sürece benim için bir yalandan ibaret olacaktı. Hem “kötü” olarak adlandırılan bu şey, sadece niyetle sınırlı kaldıysa bunu hemen kara leke olarak nitelendirmek, hemen kişinin üzerine sürmek ne kadar doğru sayılır? Tartışma kapısı açmak istemem ama açıkçası gerçeğin bu olduğuna inanıyorum. Zaten insanın aklına gelen her kötü temelli fikir suç olarak sayılsa çoğumuzun ömrü ölüm döşeğinde değil darağacında son bulurdu.

Nihayetinde harekete geçmeye karar verdim. Beklemenin artık bana hiçbir faydası yoktu. Zira her akşam Duvar Surat’ın gözetiminde uyumayı kabullenmek, artık doğal karşılamak pek çok insanın gözünde de delirdiğimin de ispatı olacaktı. Kendisi uyku yavaş yavaş üstüme çökmeye başladığında musallat olurdu, ama bu sefer sadece uykuyu değil, onu da bekleyecektim. Kafamı yastığa koydum ve uyumaya çalıştım. Açıkçası aylar sonra ilk kez huzur içinde yatıyordum.

…Derken onu gördüm. Gelmişti. Ayakucumda dikiliyor, hiç kıpırdamadan gene bana öylece bakıyordu. Varlığına artık tahammül edemiyorum. İçimi bir öfke dalgası kapladı ve ok gibi doğruldum yatağımdan: “Eğer bunun için geldiysen peşin peşin söyleyeyim, hiç de pişman değilim, hem de hiç anladın mı beni?” diye haykırdım. Ben karanlığın içinde deli gibi bağırırken o ise sessizce bana bakmaya devam ediyordu, adeta bir duvarla konuşuyor gibiydim. Bu inatçı sessizliği beni deli ediyordu. “Ne var yani, sen hep mi iyilerin yanında oldun ömrün boyunca? Bu kadar kolaysa mükemmel olmak nedir bu dünyanın hali?” diye sordum öfke selinde boğulmuş bir halde.

Tek cevabı hiç değişmeyen sessizliği oldu…

Derken odam aniden aydınlandı. Evin ta öteki ucundan sesimi duyan dostum koşarak odama gelmiş ve bütün ışıkları yakmıştı. “Kiminle konuşuyorsun sen?” diye sordu dehşet içinde. Doğaüstü bir durumla yüz yüze olan kişi ben olmama rağmen benden çok daha fazla dehşete düşmeyi başarabilmişti bir şekilde. Ellerimi gözlerime siper ettim ve birkaç saniye sonra gözlerimin ışığa alışmasının ardından odama bir göz attım. Ev arkadaşım hala buradaydı ama o gitmişti.

“Hiç” dedim sakin bir ses tonuyla, “Kendi kendime konuşuyordum”.

Ev arkadaşımın odayı terk etmesini beklemeden sırtımı dönüp tekrar yattım. Kendisi nelerin olduğuna dair birkaç korku dolu soru sorsa da cevap vermedim, tek istediğim bir nebze olsun uyuyabilmekti sadece. Benden cevap alamayınca ışıkları kapatıp gitmesinden kısa süre sonra da Duvar Surat’ın bakışlarını tekrar üzerimde hissetmeye başladım ama bu artık uykuma mani olan bir durum değildi. Bundan böyle hep sırtımı dönerek yattığım için de Duvar Surat gerçekten geri dönmüş müydü bilmiyorum. Açıkçası pek de umurumda değil, zira artık gecelerim bir aynaymışçasına duvara bakarak gerçekten hangimizin yüzsüz olduğunu düşünmekle geçiyor…

Emre Sümer

Oyungezer dergisinde serbest yazar, blog karalayan, E.A.Poe hastası, kısa öykü gönüllüsü, fantastik ve korku edebiyatı delisi, sinemakolik, motto'su "Hayal etmeden bilemeyiz" olan kişi.

Diğer Yazıları

Takip Et:
TwitterFacebook

2 yorum

  1. Ahmet Boyraz

    Kısa ve güzel bir öyküydü. Anlatımınız biz okuyucuları öykünün içine çekecek tarzda. Ayrıca Duvar Surat’ı anlatımın biraz ona sempati duymamı sağladı. Bu güzel yazı için teşekkürler.

    • Emre Sümer Yazar

      Genelde öykülerim aşağı yukarı bu uzunluklarda oluyor zaten. Ama buna rağmen sizi içine çektiyse ne mutlu bana. Çok teşekkür ederim değerli yorumun için 🙂

Bir cevap yazın