Düşünsel Renkler

Kompozisyon X, Kandinsky.

Seneler evvel elime geçmiş bir kitapta yazan cümleydi: “Çok düşünsel ifadeye sahip olan bu kişinin aslında herhangi bir şey düşünmüyor olduğunu söyleyebilir miyiz?” Tahmin edeceğiniz gibi bir fotoğraf altı cümlesi ve tahmin edilebileceği gibi fotoğraf hakkında bir kitap olması da muhtemel. Hatta ‘muhtemel’ yerine ‘kesin’ ifadesini de kullanabilirim; zira o senelerde fotoğraf ile oldukça ilgiliydim.

Çoğu insanın müzik, edebiyat, fotoğraf üçlüsünden en az biriyle muazzam bir haşır neşirliği olur zaten. En azından etrafımdaki insanların ‘rahat’ hayatlarında böyledir bu. Her ne kadar bu insanlar azınlık olsalar dahi, diğer insanlara nispeten sokakta daha görünür hale getirirler kendilerini ve hele ki aralarından biriyseniz dünyayı böyle insanlardan ibaret sanmaya başlarsınız. Çünkü esas çoğunluk olan ‘diğerleri’ kendilerini görünür kılmazlar. Bu ‘diğerleri’ de işin tuhaf yanı, biribirinden tamamen ayrı, aralarındaki uçurumun tasavvur edilemeyeceği denli devasa olduğu iki ayrı kesim olarak sınıflandırılabilir kısaca. Yapmaya çalıştığım şey sokağın sosyolojik tahlili veya toplumdaki sınıfsal ayrımın ne raddede tarafımdan anlaşıldığının ifadesi değil. Sadece, aklımdan geçenleri aktarabilmek için örnekler vermek, açıklamalar yapmak durumunda hissediyorum. Çünkü; iletişim kurmakla ilgili temel problemler yaşar haldeyim. Neyin nasıl aktarılacağını, kimin ne kadarını algıladığını bilemiyorum. Muhakkak ki kimse bilmiyor. En kaba tabiriyle yukarıda bahsettiğim görünmez olan zengini de, görünmez diğer kutuptaki fakiri, evsizi, işsizi de… Ve devamlı gördüğümüz ‘yeni orta sınıf’ı da. Bohemiyle, sözde ‘entel’iyle, sanatçısı sepetçisiyle…

***

Hayatımda temel olarak iki şey vardı: Görüntülerin dilini anlamaya çalışmam ve zihinlerin dilini anlamlandırmaya çalışmam. Görüntülerin dili, ışık ile yazılan yazı idi ve bir şekilde bu konuda aşama aşama bir şeyler düşünüyor, üretiyor, ortaya koyduklarımla en azından içimdeki ‘sözde’ sanat aşığını tatmin ediyordum. Dediğim gibi tek sorun gözlerimi kaybetme korkumdu. Niyeyse. Kör olan bir mimar ile ilgili bir yazı okumuştum bir yerde – belki ondan sonra başlamıştı bu düşünce silsilesi neticesi vuku bulan ‘korku.’ Korku öyle bir şeydir ki… İnsanın en bilinmez, en ulaşılmaz, karanlık taraflarından biri. Sanırım bunun nedeni korkunun insani mantıktan bütünüyle uzakta oluşu. Tamamen bir içgüdü. Aşk, şehvet, öldürme dürtüsü, hayatta kalma dürtüsü gibi. Bütün bunlar da korkuyu içeren, korkuyu doğuran veya korku ile paralellik gösterebilen şeyler.

Gelgelelim ‘zihinlerin dili’ dediğim kısma; ki kendisi bu ‘korkma’ hadisesiyle birleşecek şeylerin başlıcası. Hayatımı da değiştiren temel mesele burada başlıyor belki de. Her şey birbirine giriyor işte – tam da ‘korktuğum’ üzere!

İnsanların en büyük korkularından birisi kendi düşüncelerinin okunması iken, en çok arzu ettikleri şey de başkalarının düşüncelerini okumak olabiliyor. İnsanlar birbirlerinin gözleri içine dalıp giderken, birbirleriyle iletişim kurdukları bir alanın hayaliyle içlerini rahatlatıyor; mesela ‘aşk’ addedilen o hissiyat işte böyle anlarda peyda oluyor.

Ben aşkı fotoğraf makinemle yaşıyordum. Deklanşöre basmaktı hayatta en keyif aldığım iletişim. Görüntüleri yakalamak, zamanı durdurmak, dünyanın gerçekliğini kadrajlar yaratıp orada yeniden yorumlamak benim için her şeye bedeldi. Ve bir gün gelir de gözlerimi kaybedersem ne yaparım düşüncesinden başka beni korkutan, üzen, rahatsız eden bir şey yoktu. Aslında bunun bir kuruntu olduğu, durduk yere kendime problem yaratıp acı çektirdiğim ortadaydı; bunun ben de son derece ayırdındaydım. Fakat elimden bir şey gelmiyordu. Etrafımdaki insanları anlatmaya çalıştım ya, işte ben de o insanlar ‘güruh’una dahildim bir şekilde. Ben ve benim gibiler, çok sorunsuz hayatlarımızda dert edecek, takıntı haline getirecek meseleler ararız ve o meseleleri veya sadece ihtimallerini, düşüncelerini büyütür büyütür, iç acıtıcı hale getiririz.

Aşkı ilk defa bir kadınla yaşamaya karar verdiğim gün Ferda ile tanıştığım gündü. Ferda tam olarak bildiğim, tanıdığım bir insandı. Bana yeni gelen tek yanı verdiği histi. Onu görür görmez sevmiştim. Bir şekilde ona çekiliyordum. Devamlı yanında olmak, ona bakmak, kokusunu içime çekmek, sesini dinlemek, sıcaklığını hissetmek… Hikayelerde okuduğum, arkadaşlarımdan duyduğum o ‘aşık olma’ durumunun ne olduğunu ilk defa deneyimliyordum. Bir daha da deneyimlemeyecektim zaten.

Ferda, orta-üst gelire sahip bir ailenin evladıydı, annesiyle yaşıyordu; babası ise başka bir şehirde yeni bir aile kurmuştu kendisine. Babasından olma kardeşleri vardı; pek sık görüşmeseler de arada telefonlaşır, birbirlerinden haber alırlardı. Yani görünürde son derece sorunsuz bir aile hayatı vardı Ferda’nın. Kişisel yaşantısı da gayet normal ve keyifli gözükmekteydi. Müzik öğretmeniydi. Liseli öğrencileriyle aynı yaşta görünecek denli genç gösteriyordu ve dünya güzeli bir kadındı. Yetenekliydi, inanılmaz sesiyle söylediği şarkılar yeri göğü inletirdi. Üniversiteden birkaç arkadaşının kurmuş oldukları caz grubunda bazen solistlik de yapardı.

Peki Ferda’nın problemi neydi? En çekilmek istediğim anlarda beni iten, en fütursuz davranmaya meylettiğim zamanda beni çekingenleştiren… Ortada hiçbir şey yokken gözleri dolardı mesela bir anda. Öyle bir ifade belirirdi ki yüzünde, bütün iç organlarının sızladığını sanırdı insan. Dokunup iyileştirmek isterdim, dokunamazdım bile, buz kesmiş olurdu gözleri. Hayatımda en yakınım sandığım bu kadına neden hiç yaklaşamıyordum? Neydi bu aramızdaki uzaklığın nedeni?

Bilemedim. Duyma yetimi kaybedene kadar bilemedim…

***

Trafiğin gürültüsünden, şehrin uğultusundan tiksindiğim günün ertesi tam anlamıyla bir sessizliğe uyanmıştım. Hiç bilmediğim bir sessizliğe. Çünkü bir ormanda dahi cırcır böceğinin, rüzgarın sesi gelir insanın kulağına. İşitme duyusunu harekete geçirecek şeyler öyle ya da böyle bulunur.

O sabah bulunmuyordu. Doktordan öğrendiğim kadarıyla da bir daha bulunmayacaktı. Doktorla yazarak kurduğumuz iletişimin akabinde, bir daha yazı ile iletişim kurmama kararı almıştım. Mademki onca korkumun aksine, görme değil işitme yetimdi kaybettiğim (sakınan göze çöp batmamasıydı şükrettiğim); o halde ben de bundan böyle gözüme verecektim bütün yaşam kaynağımı, bütün becerilerimi, zamanımı, özverimi… Tabii her şeyi kontrol altında tutamayacak olmam da tamamen insani özelliklerimin bir sonucuydu.

Ferda ile buluştuk. Hayatımdaki yegane değerli insanın durumumu bilmeye hakkı vardı. Mesajlaşarak randevulaştık, bir araya geldiğimizde beceriksizce dudağını okuyup duymadığım kelimelerimle yanıtladım anlamadığım cümlelerini. Derken iletişemez hale gelmeliydik ki; tam tersi bir şey oldu: Ferda’nın tam da son derece kederli görünüp pencereden dışarıya doğru dalıp gittiği, bakışlarının buğulandığı bir anda iki şey oldu daha doğrusu.

Birincisi benim aklımdan geçen cümle gözlerimin önünde ışık gibi yanıp sönmeye başladı. Zihnimdeki düşünceyi biliyordum. Bu düşünce, daha doğrusu merak ettiğim şeyin ifadesi ‘Ferda’nın canını bu denli sıkan şeyin ne olduğu’ idi. Ve gözümün önünde parlak, canlı renklerle ışıldayan kelimeler şeklinde, düşüncemi görüyordum. Aslında gördüğüm kelimeler sadece ‘Ferda- sıkkın- neden- sevdiğim- kadın- uzak’ idi fakat birleştiklerinde onları düşüncemin kendisi olarak okuyor veya anlıyordum. Sonraysa gördüğüm şey bir anda kırılıp parçalara ayrıldı sanki; ve yerinde başka renklerde başka parlaklıklarda yeni bir kelimeler sıralaması vardı:

“Tuvalet. Şimdi. Çay. Sonra. Hepsi.”

Bu kelimeler birleştiğinde ne yazık ki Ferda’nın düşüncesini okumuştum: “Şimdi tuvalete gitmeyeyim, bir çay daha içtikten sonra hepsini birden yaparım; iki defa tuvalete gitmeme gerek kalmaz.”

Ferda’nın sırrı buydu. Uzaklara dalıp gittiği esnada aklından geçenler bunlardı işte. Benim düşünceli, melankolik, merak uyandıran derinlikte bakan, bakışları delip geçen sevgilim; aslında insana dair basit, gündelik düşüncelerle dolu herhangi bir beyne sahipti. Herhangi birisiydi. En az benim kadar herhangi birisi.

Başka bir şey beklediğim yoktu elbette; ancak bu bana o an çok acıklı gelmişti. Dudaklarından dökülen cümlelerle kafasından geçenler arasındaki tutarsızlığı gördüğüm (gerçek anlamıyla dudakların dökülen kelimelerle gördüğüm) dakikalardan sonra ise, kızcağıza hiçbir açıklama yapmadan terk ettim orayı.

Eve gitmek istiyordum. Odama kapanıp durmak. Hiçbir şey yapmadan öylece oturmak. Sessizliğin içinde ses olmak, duymadığım sesler çıkarmak. Çığlık atmak istiyordum, kendi çıkardığım seslerin renklerini görmek.

Eve gitmek istiyordum; fakat eve gitmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Yürürken bütün insanların dudakları bana doğru yaklaşıyordu sanki. Arabadan el kol hareketiyle bir şeyler söyleyen adamın kornasının sesi belki başkasının kulağını sağır ederken, benim hali hazırda sağır kulağım kornaya tepki vermiyordu. Ancak adamın dudağının her hareketinde, ağzından çıkan ışıkları, renkleri, dokuları görüyordum. Adamın küfürlerine gözlerimle tanıklık ederken, küfürlerin arasından adamın trafik sigortası olmadığı için gerginlik yaşadığı gerçeği parlak bir morla adeta patlayarak etrafa yayılıyordu.

Eylem yapan bir grup aktivist ellerinde dövizlerle önümden geçerken, aslında yaptıkları eyleme olan inançsızlıklarını anlatan kelimeler beliriyordu dövizlerin üzerinde. Gerçekte yazanlarla benim gördüğüm yazılar arasındaki tezat içimi acıtırken, kaldırımda oturan dilencinin çocuk yaşta bir kızı gözleriyle taciz ettiğine tanık oluyordum.

Eve gitmek istiyordum, herkesin kendine yalan söylediği bu boktan caddeden, sokaktan toz olup kaçmak; ancak attığım her adımda içimdeki acı hareket etmemi güçleştiriyordu. Evimin de artık çok daha uzaklarda olduğunu, hiçbir hızda ona erişemeyeceğimi düşünmeye başlamıştım.

Sonra birden kafama bir darbe aldığımı hissettim. Sert bir cisim değil ama güçlü bir ışıkla beynimden vurulmuştum sanki. Beynimin içi gürültüyle doldu fakat bunlar yine sesler değil de, parıltılar gibiydi. Bir anda herkes sağa sola koşturmaya başlamıştı. Bir şey olduğu belliydi ancak olan biteni anlamıyordum. Birinin dudağından okudum sonra: Bir ses bombası atılmıştı. Ben sesi duymuyor ancak beynimde titreşimini algılıyordum belki de. Sonradan sağır olan insanlarda yaşanabilir bir belirti de olabilirdi, durumu büyütmedim.

Ancak bildiğim sokakta karşılaştığım her etkinin –bombaların atılmasını gerektirmeyecek denli- benim kafamın içinde depremler yarattığı, beni insanlığımdan utandıracak denli gerçeklikle yüzleştirdiğiydi. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi önemsemez olmuştum; çünkü hepsinin ve her şeyin en temeldeki dolaysız ve anlamsız, çiğ halini biliyordum. Bilmek acıtıyordu bazen. Bazen düşünceden veya histen çok daha boktan bir hal alıyordu bilmenin kendisi. Belki gerçekten bilgi en büyük zehriydi insanın. Ben zehirlenmek istemiyordum. Öğrenmek, görmek, iletişim kurmak… Hepsi acı veriyordu.

Neredeyse ölüp gitsem üzülmeyeceğim, içimde hiçbir pişmanlığın olmayacağı, zaten inançsız bir insan olduğum için yok olup gitmenin verilecek en doğru karar olduğunu düşündüğüm bir anda – aklıma takılan tek bir şey vardı: Hala fotoğraf çekmek isteyip istemediğim. Daha doğrusu yıllar içinde fotoğraftan nefret ettiğimi biliyordum, makinemi ulaşamayacağım bir yerlere kaldırmıştım bile çoktan. Fakat görmeye başladığım renkleri ve ışıltıları, bu sinestezik nesneleri fotoğraf makinesiyle kaydetmem mümkün olursa; bu şekilde yeniden insanlar arasına karışabilir, onlarla iletişim kurmaya istekli olabilirdim. Tek başıma taşıyamadığım bu yükü, sokaktaki diğerleriyle taşırsam belki yeni bir dünyada hep birlikte nefret ettiğimiz, içimizi acıtan şeylerden arınırdık; yerine güzellikler koyardık…

İşte bu umutlarla bulup çıkardığım makinemi astım boynuma. Hiç öyle kendi kendime çığlık atıp kırmızı dalgalar halinde yayılan ses titreşimimin fotoğrafını çekmeyecektim. Direkt olarak beni rahatsız eden, lanet ettiğim bir şeyin fotoğrafını çekerek başlayacaktım; belki böylece ben olsun tutarlı davranmış olurdum.

Bankta oturan sarmaş dolaş çiftin birbirlerini aldattığı gerçeğini gri sevimsiz dumanların arasına karışmış ‘kusmuk yeşili’ diyeceğim tonda, bakılamayacak kadar iğrenç bir renkteki yarıklar anlatıyordu. Deklanşöre bastığım anda gördüğüm renkler kaybolmuştu, diyaframın açılıp kapandığı esnada çıkardığı sesin de sonuna yetişmişti kulaklarım.

Sonradan üstüme yapışan yeteneğim beni yok etmeden, ben yeteneğimi yok etmiştim. Gerçeklikten uzak, samimiyetsiz ve iç acıtıcı iletişimin her türlüsüne kaldığım yerden devam edebilirdim.

Saçma sapan bir düşünceye yoğunlaşıp, çok ciddi ve düşünceli gözükerek başlamalıydım. Hatta tam şu anda Ferda’ya gidip özür dilemeliydim. Düşüncelerimizin sığlığında beraber yok olmamız, derin düşünceler arasında tek başıma yok olmamdan iyiydi hem. Yalnızlığa karşı tek silahım samimiyetsizliğimdi bundan böyle.

Seran Demiral

1989 İstanbul doğumlu, hala doğduğu şehirde yaşıyor. Roman ve hikayeler, çocuk kitapları, denemeler yazıyor. Bilimkurgu yazını konusunda kendini geliştirmeye çalışıyor.

Diğer Yazıları

Takip Et:
TwitterFacebook

7 yorum

  1. Funda Özlem Şeran

    Bazı kendine has kelimeler, tabirler vardır ve onları kullanan kendine has insanlar; işte bir Seran öyküsü okuduğumu daha yazarına bakmadan anlamamı sağlayan şey budur 🙂 -aynı şey sitenin hakkımızda kısmındaki metinde de geçerli ;)- Bu öyküde de kullandığın dilin yanısıra, seçtiğin konu, özgün ayrıntılar, araya serpiştirilmiş eleştiriler hem senin imzanı taşıyor, hem de hikayeyi ilginç hale getiriyor. En çok görme kaybı korkusu ilgimi çekti -okuyan yazan insanlar olarak ortak fobimiz sanırım- ve duyma yetisinin yerini alan düşünce okuma yeteneğini harika buldum. Keşke hemen vazgeçmeseydi(n) de okuma keyfimiz biraz daha uzun sürseydi :))

  2. Seran Demiral Yazar

    🙂 Senden yorum almak ne güzel. Bu aralar ben görme engelli/işitme engelli karakterler üzerine bir şeyler yazmaya odaklandığım için, bu hikaye ufak bir deneme oldu aslında benim için. Evet, biraz sonunu tak diye kesmişim gibi geliyor okuyunca. (Umarım görme engelli karakterlerimin olduğu romanı seversiniz – onu bitirmek için eve kapandım da… :))

  3. Serdar Yıldız

    Düşünsel bir öykü. Kısa ama anlatmak istediği bir şeyler var, üzerinde düşünmek gerek, okudum ve bitti öyküsü değil. Değerli yazarımızın öykülerinde böyle bir içerik her zaman var, bir yerlere temas etmeyi seviyor:) Düşünceli ve kuramsal bir yazar, evet. Karakterin sıkıntılı halinden, varoluşunu sorgulamaya doğru gidebileceğini düşündüm ancak öykü bitti. Görme engellilerle ilgili bir projen olduğunu bildiğim için öykünü bir ön alıştırma gibi algıladım başta. Bu arada, insanın sahip olduğu işi aşkla yapması nedeniyle görme yetisini kaybetmesi konusu, herhalde, en tesirli haliyle Benim Adım Kırmızı’da, renkleri dokunarak, koklayarak tanıyan o nakkaşlarla dile getirilmiştir. Diğer düşünsel öykülerde buluşmak üzere, tebrikler:)

    • Seran Demiral Yazar

      Serdarcığım, öncelikle yorumun için, öyküyü okuyup fikirlerini paylaştığın için teşekkür ederim. Veee; Benim Adım Kırmızı’yı hatırlattığın için ayrıca sağ ol:) Okuyalı uzun zaman oldu, tamamen çıkmış aklımdan Nakkaş Osman, yakın zamanda yeniden bir göz atmakta fayda olabilir hakikaten 🙂

Bir cevap yazın