Düşler Kesat Ülkesi

Omuzlarım düşük, bedenim yorgun, başım önümde çaresizce yürüyorum. Bizim buralarda herkes böyledir, hiç kimsenin yüzü gülmez, hiç kimse kendi derdinden başını kaldırıp da karşısındaki insanın derdine deva olmayı bilmez. Düşler Kesat ülkesi burası. Hayal kırıklığına uğramış, sevmiş aldatılmış, karşılıksız aşkın derdiyle kara sevdanın tozunu yutmuş, dost kazığını yemiş de yemek yemeyi unutmuşların ülkesi… Hiçbirimiz gülmeyiz. Kahkaha atmayı unuttuk sanki. Çocukken böyle değildik. Çocukluğumuzu arıyoruz. Onu da bulamayınca şimdiki ânın sarhoşluğuna küfrediyoruz. 

Bir tek hava çok güzel! Masmavi bir gökyüzü, çok sıcak olmasa da ilkbaharı anımsatan bir hava hâkim…

İş yerinden çıktım, ellerim cebimde, cadde boyu yürüyorum. Beni sevenlerin yüzlerine bakmayı da unutmuş gibiyim. Bakarken gözlerimi kaçırıyorum, ara ara gülümser oluyorlar, benden biraz daha sıcakkanlılar. Yüzüm kızarıyor. Ben kim miyim? Düşler Kesat ülkesinin aşkları kesat, dostlukları kesat, imkânları kesat olan Emir kulu Emir’im. Gerçek adımı unuttum, gerçek kimliğimi unuttum. Karamsarlık çukuruna düştüğümden beri, soyadımı bile unuttum. Kimsem yok, tek yaşıyorum.

Bir gün bir kedi beslemek istedim, sokak kedisiydi, acıdım da aldım. Onun da ruhu karışmıştı belli ki, evi talan etti, yanımda uyusun istedim, birbirimize dost, birbirimize eş, birbirimize sadık olalım; istemedi, onun bir yuvaya değil; karnını doyurmaya ihtiyacı vardı. İhtiyaçlar değişiyordu. Herkesi kendim gibi sanıyordum. Bir yuvanın özlemiyle yanıp tutuşan ben, bir sokak kedisinin kaderi de aynı çizgide gider sanıyordum. Ne büyük yanılgı, kahretsin!

Oturduğum evin altında bir bakkal var. Küçük bir kız babasıyla birlikte işletiyor. Ben onun yaşındayken evden dışarı adımımı atmazdım. Oyun arkadaşlarım bile yoktu. Ekmek parası nedir onu bile bilmezdim. Bir tek hayallerim vardı, şimdilerde kurmayı unuttuğum; adımı, soyadımı, kim olduğumu hatırlatan… Çalışıyorum, ekmek parasının ne anlama geldiğini bilecek kadar para kazanıyorum. Hayal ettiğim işin çok daha dışında bir iş bu. Hangimiz hayallerimizi birebir yaşıyoruz ki?
Birdenbire yere kapaklandım, hay Allah! Üstüm başım toz duman içinde. Hava da güzeldi hâlbuki. Bir kibrit kutusuna çarptım, düştüm. Ne komik, öyle değil mi? Küçücük bir kibrit kutusu nasıl olur da tepetaklak olmamıza neden olur? Söve söve yerimden kalktım, kibrit kutusunu aldım, tam ta ileriye, en ileriye atacaktım ki içinden sesler geldiğini duydum. Şimdiki zamanımı, di’li geçmiş zamanımı, miş’li geçmiş zamanımı karıştırdı bu hadise. Hangi zamanda olduğumu unuturcasına derin bir nefes çekerek kutuyu açtım. Ama o da ne?!

“Merhaba!”

“Merhaba, sen de kimsin?”
“Beni bu kibrit kutusunun içine hapsettiler. Çok teşekkür ederim, beni buldunuz, çıkardınız.”
Karşımda bana bakan, masmavi gözlerini gözlerime diken bir kız var, üstelik bir kibrit kutusundan çıktı. Gözlerime inanamıyorum!
“Olamaz böyle şey! Sen gerçek değilsin, bir hayalsin.”
Tam arkamı dönüp gidecekken peşimden geliyor ve omzumdan tutup beni kendisine doğru çeviriyor.
“Burası düşler kesat ülkesi değil mi?”
“Evet de, sen nereden biliyorsun? Mademki bir kutunun içine hapsoldun, buranın düşler kesat ülkesi olduğunu nereden biliyorsun?”
“Yüzün her şeyi anlatıyor dostum… Beni kibrit kutusunun içine hapsettiler; çünkü ben umutlar bol ülkesinden geliyorum. Tam yarı yolda beni yakalayıp, mutluluğun anlamını bilemeyen senin gibi mutsuz ama yüce gönüllü olmasını bilmeyen zalim insanlar beni bu kutunun içine hapsettiler. Kibrit kutusu deyip bakma. İnsanların kendilerini hapsettikleri nice kutular var aslında. Yüreğinizin bir yerine çivilemiş de kalmışsınız sanki.”
Söylediklerine şaşırmamak elimde değil. Adını soruyorum, ‘Umut’ olduğunu söylüyor. Önceki adı ona yakışmadığı için adını umut olarak değiştirmiş. Birdenbire caddenin ortasında ellerini iki yana açarak:
“Hey! Beni dinleyin ‘Düşler Kesat’ ülkesinin fesat insanları! Sadece siz mi acı çekiyorsunuz, sadece siz mi yaralandınız, sadece siz mi ananızdan, babanızdan, yârinizden ayrıldınız? Hangi dert yükünü tek bir insana verir ki? En umut dolu insanın bile içi kan ağlamaz mı ki?”
İnsanlar şaşkınlar ve şaşkın gözlerle onu seyrediyorlar, ben de tabi… Sözlerine devam ediyor.
“Hayat devam ediyor cümlesinin anlamını bile bilmeyen, hayatını sadece devam ettirmekle sınırlandıran, hayatın anlamını bilmeyen sevgi düşmanı, hayallerine sırt çevirmiş, kendine acıyan zavallılar…! Hayatım çocuk esirgeme yurtlarında; benim gibi olan çocukların yanında, annemi çocuk esirgemedeki müdiremiz sandığım, oyun arkadaşlarımı da kardeşim bildiğim o günlerden ibaret geçti. Çocuk Esirgeme yurdundan ayrıldığımda nereye gideceğimi bilemeden yollara düştüm. Yılmadım, okudum, çalıştım, dünyanın sayılı zenginlerinden biri olamadım ama; umutları sağlam bir birey oldum. Kendinize acımaktan vazgeçin, acımak; acıları beraberinde getirir. Duyuyor musunuz beni? Ağlayın, açılın, bağırın, çağırın ama küsmeyin. Hayat kendisine küsenleri affetmez.”

Kanatlanmış bir melek, bir peri gibiydi. Sözlerini bitirirken, Düşler Kesat ülkesinin Düşleri Kesat olan insanları, Umut’u alkışlamaya başladılar, tabi ki yine ben de… Hepimiz gözlerimiz dolu dolu alkışladık. Hayallerimizden vazgeçtiğimiz, başımız önümüzde yürüdüğümüz, tek bir umudu; gönül penceremizi açıp almadığımız o günleri silercesine doymadan, bıkmadan alkışladık.

Birdenbire tek bir bulut geldi gökyüzüne, ‘Güneşin yanında elbet yağmur bulutu olmasa dahi, bir bulut olacaktır. Her mutluluğun yanında bir hüzün olacaktır’ dercesine…

Gözlerimi kapattım, ‘Umut’ gitmişti, içimdeki kara bulutlar da gitmişti. Artık içimle dışımla umut kokuyordum. Düşler Kesat ülkesi kendi yalnızlığını bir başkasının yalnızlığıyla örtmüştü. Gerçekleri bulmuştu. Bir başka ülkenin, bir başka yalnızlığın çağrısı bizi kendimize getirmişti.

‘Düşler Kapısı Ülkesi’ne’ hoş geldiniz, tabelasını görebiliyorum. Başım dik, omuzlarım da düşük değil artık. Düşler Kapısı ülkesi; gerçeklerin farkında olan, kendine acımayan, tek bir acıyla hayata küsmeyen umut dostlarının ülkesi… Yaşam boyu, ölene dek umutlar bâki kalır ve hayaller de… Yeter ki biz bunları görmesini bilelim ve seslerini duymayı…

Ne vakit bir kibrit kutusu görsem geçmişimden utanırım. Umutlarımı yakaladığım için de o umuda hep ama hep duacı kalırım…

Dilara Aksoy

19 yıldır Edebiyat'la ilgileniyorum. Şiir, öykü, deneme yazmaktayım. Yazmış olduğum, henüz basılmamış olan bir romanım var. Yazmak benim için adeta bir tutku; yazmadığım günü yaşamdan saymıyorum. İnönü Üniversitesi'nin düzenlemiş olduğu Her Hastalık Bir Hikayedir 2017 adlı tıbbi hastalıkların yer aldığı derleme öykü kitabında Mucizeli ben adlı öykümle yer aldım.

Diğer Yazıları

Takip Et:
Twitter

3 yorum

  1. Yunus Yazıcı

    Öykünü biraz geç okudum Dilara.

    Öncelikle Ölümsüz Öyküler ailesine hoş geldin, diyorum.

    Öykün hoşuma gitti. Anlatım güzeldi. Özellikle ilk paragraf çok güzeldi.

    Birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum. İlk olarak virgül kullanımını azaltmanı öneririm. Virgül her ne kadar en önemli noktalama işaretlerinden olsa da çok kullanıldığında öykünün akıcılığını olumsuz yönde etkiler. Bu nedenle virgülleri mümkün olduğunca az kullanmaya çalış. Böylece daha akıcı bir öykü elde edebilirsin.

    Öykü konusu çok güzeldi. Fakat keşke biraz daha uzatsaydın. Böylece olayları ve durumları bize daha iyi aktarmış olurdun ve ortaya daha da güzel bir öykü çıkardı.

    Bu iki nokta dışında söyleyebileceğim bir şey yok. Güzel bir öyküydü.

    Sonraki öykülerinde buluşmak üzere.

    • Dilara Aksoy Yazar

      Eleştirilmeyi severim. Çünkü eleştiri, yazarın görmediği eksikleri görmesini sağlar. Yapıcı eleştiri yapmak da çok önemli bu hususta.

      Yapıcı eleştirileriniz için teşekkür ederim.

  2. Ahmet Boyraz

    Merhaba Dilara.

    Öykünün konusu gerçekten güzeldi. Bu konuda tebrik ederim.

    Yunus arkadaşımızın dediği gibi virgülü çok kullanmamalısın. Bunun yanında öyküde kısa cümlelere çok ağırlık vermişsin ki öyküyü sanki bir şeyden kaçar gibi okudum. Öykünü biraz daha olaylar içinde anlatarak uzun tutsaydın tadından yenmezdi yani. 🙂

    Edebiyat hayatında başarılar.

Bir cevap yazın