Dal Sarkar Hasan Kalkar

İşte buradayım; milyonlarca âdemoğluna ve kızına ev sahipliği yapan bu koca şehirdeyim. Yapayalnızım; tıpkı senin gibi. Soğuk gece, şehrin üzerini örtüyor; böylece sokak lambalarının mesaisi başlamış oluyor. Evlerin perdeleri örtülü ve ışıklar yakılı. Şehir içine kapanıyor usul usul. Bir salyangoz misali…

Şu anda evindesin; gecenin gelişi her zaman ürkütür seni, biliyorum. Tüylerin ürperir. Sanki güneş bir daha doğmayacakmış hissine kapılırsın. Güneşin yokluğunda, gecenin ve karanlığın hükümdarlığı hiç yıkılmayacak gibidir; ölüm hiç olmadığı kadar gerçek ve yakındır. Hele bir ambulans veya polis sireni ya da bebek ağlayışı duymaya gör, ödün kopar; kıyametin yaklaştığını sanırsın. Kaosun atlılarının kapına dayandığını tasavvur edersin.

Hadi, dört duvar ve üç oda bir salondan oluşan hapishanenden çık. Karanlığa, geceye karış; korkularınla yüzleş. Haberler yalan söylüyorlar be güzelim; geceleri sokaklar kötülükle dolu değil. En azından onların düşünmeni istediği kadar çok değiller. Her sokak başında bir suçlu senin yolunu gözlemiyor, merak etme. Sabahları daha tehlikeli, inan bana; beyinleri uyuşturulmuş, vicdanları alınmış, reklamlarla yönetilen maskeli insanlar sürüsü çok daha tehlikeli. Ellerindeki kürekleri görmüyor musun? Tüm gün birbirlerinin kuyusunu kazmaktan nasırlaşmış ellerini saklamak için özel kremlere dünya kadar para harcıyorlar, farkında değil misin?

Üç kilitli, sürgülü çelik kapını aç; kendi hapishanenin kapılarını kendine aç. Bu hapishanenin hem tutuklusu hem de gardiyanı sensin. Kapını kilitlemeden merdivenlere yönel; bugün asansörü kullanma. Çevik adımlarla in merdivenleri. Islık çal bu arada. Korkuluğa tutun; metalin soğukluğunu hisset. Merak etme, düşündüğün kadar kirli değil artık korkuluklar. Herkes asansörü kullandığından bir ele hasret çoğu.

Apartman kapısından dışarı çıkar çıkmaz gözlerini kapat; derin bir nefes al. Ne güzel de kokar serin gece; tabii kış değilse, kömür kokusu gecenin kokusunu alt etmediyse. Yürümeye başla, ikimizin çalıştığı şirket binasına doğru. Sokak köpekleriyle karşılaşırsan sakın korkma. Korktuğunda kafanın üstünden, saçlarının arasından özel bir koku salgılanır ve bu kokuyu alan köpeğin sana saldıracağı yoksa da saldırabilir. Gözlerine bak onların, gözlerinin ta içine. Gözleriniz buluştuğunda onların gözlerinde varoluşun dayanılmaz yükünü göreceksin. Belki o an reenkarnasyona inanmaya başlayacaksın.

Koşar adımlarla yürüme; kendinden emin, sakin adımlar at. Tam önüne bak; boynun dik olsun, yere bakma. Bu arada, yere bakma derken nereye bastığına dikkat etmemezlik de etme; burası Türkiye, açık bırakılmış rögar kapaklarına ve çukurlara dikkat etmelisin. İlköğretim binasına vardığında okula bak; ne kadar ruhsuz değil mi öğrenciler olmaksızın, bir mezarlıktan farksız.

Okulu geçtikten iki sokak sonra sağa dön; karanlık bir sokağa gireceksin, hazırlıklı ol diye önceden söylüyorum. Sokağın karanlığı seni ürkütmesin. Karanlığın sebebi sokak lambalarının kırık olması; mahallenin piçleri sapanlarla sokak lambalarını kırıyorlar. Belediye sadece yılda bir değiştiriyor sokak lambalarını; onun dışında mahalleli olarak başınızın çaresine kendiniz bakın diyorlar. Cebimizden ödeyecekmişiz ekstra sokak lambalarının parasını. Biz de ödemiyoruz ve sokak lambaları öyle kırık kalıyor. Sapanlı piçlere de söz geçiremiyoruz ki. Aileleri psikopat; kavga etmek için bahane arayan tiplerden. Sesini çıkarsan ağzını yüzünü dağıtırlar.

Neyse, aynı sokakta yürümeye devam et; ta ki marketi görene kadar. Eğer marketin önünde, kaldırımda oturan yaşlı başlı, üstü başı yırtık, elinde şişe olan bir adam görürsen yanına git. Bizim mahallenin şarapçısı Gamlı’dır o. Şeker gibi bir adamdır; eğer ona neden mahalleli olarak Gamlı adını verdiğimizi merak edersen, gözlerine bak anlarsın. Hiç konuşmaz; sabahları nereye gider, her akşam neden bizim sokağa gelir bilmeyiz. Kimin nesi kimin fesi bilen yok. Şarap dolu bir sır küpüdür o. Eğer cebinde bozuk para varsa ver, bu dünyada tek ihtiyacı olan şey şarap alabileceği kadar paradır; sevaba girersin valla.

Yürümeye devam et aynı sokak üzerinde. Ne oldu? Karşına bir duvar çıktı, değil mi? Evet, bizim sokak bir çıkmaz sokaktır. Şehrin son çıkmaz sokaklarından biri olma şerefine sahiptir. Ondan dolayı fazla araba geçmez; kafa dinlemek için birebirdir. Bir de sabah akşam gürültü çıkaran mahallenin piçleri olmasa keyfimize diyecek yoktur. Dur; hemen geri dönme. Şu anda sokağımıza çıkmaz sokak özelliği kazandıran duvarın önündesin; eğer değilsen hemen duvarın karşısına geç. Duvara bak; yazılan yazıları oku. Şampiyon fener, cimbom yazılarını boş ver; sen asıl kırmızıyla çizilmiş kalbi ve kalbin içinde yazan H ve P harflerine bak. H, yani benim adımın baş harfi ve P, senin. Beğendin mi? Evet, biliyorum biraz dandik bir kalp ve harfler de yamuk yumuk çizilmiş. Kusura bakma, mahallenin iyi çocuklarından birine yaptırdım. Çocuk daha ikinci sınıfa gidiyor. Cebine para sıkıştırdım; eline kırmızı spreyi verdim ve yapacağı kalbi ve harfleri bir kâğıda çizip cebine koydum. İyi bir çocuk; ama biraz salak gibi, mahallenin piçleri gibi cin değil.

Çocuk dışarı çıkıp duvarın önüne gitti. Ben de balkondan izledim yapacak mı yapmayacak mı diye. İnanır mısın, yarım saatte zor yaptı şu anda görmekte olduğun kalbi ve iki harfi. İkide bir cebine koyduğum kâğıda bakıp durdu uzun uzun. Ona rağmen yapabildiği ortada. Çocuk hem saf hem beceriksiz. Böyle çocuk düşman başına, bir de annesine anlatmış yaptıklarını. Yok, Hasan Abi bana para verdi de; duvara yazı yazdırdı, kalp çizdirtti falan filan. Ona ne söylediysem anlatmış. O günden beri kulağım çınlıyor bütün gün; dedikoducu karılar hep beni konuşuyor olmalı. Dili tutulasıcalar!

Sağ tarafına dön ve sekiz katlı binaya bak; mahallenin en yüksek apartmanı. Normalde bizim burada yedi kat imar sınırı var. Ama bizim apartman sahibinin yüksek yerlerde tanıdıkları olduğundan sekizinci katı da çıkmış. Apartmanın mimari planına bakarsan sekizinci kat yok; ama var. Bir yokmuş bir varmış misali; aslında yok ama var.

Apartmanı incele; büyük olasılıkla tüm evlerde ışık vardır ve perdeler sıkıca kapalıdır. Belki üçüncü kattaki perdenin biraz aralık olduğunu fark edersin. Perdenin arkasında bir çift göz vardır; saatlerce orada birilerinin yolunu gözleyen, gören ama görülmek istemeyen bir çift göz. Tüm mahalleli için çözülmeye can atılan bir sırdır o kadın. Adı Özlem; adı gibi özlem dolu gözlere sahiptir. Şu ana kadar kimseye derdini anlatmamıştır. Bizim apartmana taşınalı beş yıl olmuştur; ağzından hiçbir şey kaçırmamıştır. Kim bilir belki yıllar önce onu terk eden kocasının yolunu gözlemektedir; belki de kayıplara karışan kızının ya da askerde hayatını kaybeden oğlunun… O kadar çok ihtimal var ki.

Neyse, sen diğer katları boş ver ve yedinci kata bak. Gördün mü benim dairemi; balkon lambası açık olan daireyi? Balkon lambasının rengi ilginç, değil mi? Yeşil, en sevdiğim renktir. Bazen neyi hayal ediyorum, biliyor musun: Uzaktan, çok uzaktan ta karşı yamaçtan geçen otobüsün birinde bir gece bir genç karşısında ışıklar içindeki binalara göz gezdirirken gözü yeşil ışıklı daireye takılsın. Dairelerin ışıkları genelde ya sarıdır ya da beyaz. İnsanlar bu konuda fazla bir farklılık göstermez. Ama o gencin gözü o sıradanlık içinde parıl parıl parıldayan yeşil renge takılsın. Merak etsin; acaba o dairede yaşayan insan veya insanlar nasıldır diye? Mutlu mudur? O anda ne yapmaktadır? Nasıl bir hayata sahiptir? O an aklından neler geçmektedir? Bunun gibi onlarca soru sorsun ve kafa yorsun o yeşil ışıklı dairede oturan kişi hakkında. Hatta hayal gücü genişse ona farklı bir hayat kurgulasın. Paralel evrenler yaratsın sıra sıra.

Hadi, apartman kapısından içeri gir. Dışarıda boşa zaman harcama; hava serindir ne de olsa, üşümeni istemem. Apartman kapısı bozuk, endişelenme nasıl içeri girerim diye. Ne herhangi bir dairenin zilini çalmak zorundasın ne de şifre girmek. Kapıya azıcık yüklenmen yeter.

Asansörü kullanma yedinci kata çıkmak için. Neden dersen; bizim asansörler biraz gıcıktır, ne zaman bozulacakları belli olmaz. Boşu boşuna asansörde kalma. Sakin adımlarla yedinci kata çık. Yedinci kata vardığında sağ bloktaki 53 numaralı dairenin önüne gel. İşte seninle beni ayıran tek şey o kapıdır artık. Zili çal ve kapıyı açmamı bekle. Koşarak; hatta uçarak geleceğim yanına. Hoş geldin, sefalar getirdin diyeceğim yüzümde kocaman bir gülümsemeyle ve eğer izin verirsen sana sarılacağım sımsıkı, içeri buyur edeceğim seni. Böylece evime gelmiş, büyük yolculuğunu sona erdirmiş olacaksın. Tek kişilik yalnızlıklarımızdan soyunup iki kişilik yalnızlıklarımızı giyineceğiz. Kim bilir belki yüzümüzdeki tüm maskeleri çıkarıp bir köşeye atacağız. Belki de birbirimizi seveceğiz. Bir anda. Sebepsiz. Geçmiş ve geleceksiz.

*

Hasan balkonda yeşil ampulün altında işte bunları kurguluyordu. Gecenin inceden inceye esen serin esintisi yüzünü yalıyordu. Bir elinde bira diğer eli çenesinde yukarıda okuduğunuz satırları hayal ediyor, o sırada hoşlandığı kızın suretini gözlerinin önüne getiriyordu. Kızın ince gülümsemesi aklına geldikçe içi ısınıyordu. İçi içine sığmıyordu.

Nereden bilebilirdi ki Hasan; kendisi hoşlandığı kıza methiyeler düzerken o kız…

O anda aniden kapı çalındı. Hasan kulak kabarttı, yanlış mı duydum diye düşündü. Önündeki bira şişesine baktı: Daha bir şişe birayı bile bitirmemişti. Sarhoş olamazdı. Zil bir daha çalındı; sonra bir daha. Kapının önündeki her kimse acilen içeri girme niyetindeydi. Kapıda kalmak istemiyordu.

Koşar adımlarla kapının önüne gitti. Gözetleme deliğinden baktı: Kapının arkasında bir kadın duruyordu. Heyecandan olsa gerek bir ileri bir geri volta atıyor, birkaç saniye kapının önünde durduktan sonra tekrar başlıyordu. Yüzünde maske mi vardı, yoksa yanlış mı görüyordu?

Üç kilitli ve sürgülü çelik kapısını açtı. Kadın kapı açılır açılmaz kendisini hemen ileri atıp Hasan’a sarıldı. Hasan böyle bir karşılama beklemiyordu. Elleri iki yanında öylece sarkarken kadın onu sımsıkı göğsüne bastırıyordu. Kadının dolgun göğüslerinin altında pır pır atan kalbini hissediyordu.

Kadın, Hasan’ın dudaklarına ıslak bir öpücük bıraktıktan sonra kollarını gevşetti ve kocaman gözleriyle ona bakmaya başladı. Maskenin altında gözleri muhteşem gözüküyordu. Hasan ne yapacağını, nasıl karşılık vereceğini bilmiyordu. Kelimenin tam anlamıyla apışıp kalmıştı. Oysa yalnız geçirdiği kaç gece böyle bir sürprizin hayalini kurmuştu; lakin böyle bir şeyin olmayacağını düşündüğünden olsa gerek böyle bir durumun olması durumunda neler yapacağını veya neler yapabileceğini doğru düzgün düşünmemişti. Genelde onun düşündüğü, hayalini kurduğu olaylar yatak odasının kapısında başlıyordu. İşte asla olmayacağından emin olduğu bir hayal gerçek olmuştu ve onun tek yapabildiği karşısındakine salak salak bakmaktı.

“Şaşırdın mı,” diye sordu kadın. “Hadi, beni kapıda mı bekleteceksin? İçeri buyur etmeyecek misin?” Hasan, eliyle içeriyi gösterdi; kadın ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi. Kapıyı kapattığında bile Hasan konuşma yetisini henüz kazanamamıştı.

Kadın, üstündeki paltoyu çıkartıp bir köşeye fırlattıktan sonra siyah, şeffaf geceliğiyle kanepeye geçti. Evin masum çocuğu gibi dizlerini birleştirmiş önüne bakıyordu. Onları bekleyen uzun geceyi hayal ediyor olmalıydı. Heyecandan avuç içleri terlemişti. Hasan’ın odaya girdiğini fark eder etmez yüzünü kaldırdı.

“Eee, nasılım? Hayal ettiğin gibi mi?” Kocaman gözleri Hasan’ın gözlerinde şefkat ve beğeni arıyordu; oysa Hasan hala ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Şaka mı bu, diye soruyordu kendi kendisine. Sorusunun cevabını düşünedursun ondan cevap bekleyen kadına bir şeyler söylemeliydi:

“Ma… Maske… Maskeyi çıkarır mısın?” Maskenin altındaki yüzü merak ediyordu. Belki de tanıdığı biriydi; gerçi sesi hiç tanıdık gelmiyordu. Eğer maskenin altındaki yüz tanıdığı birine aitse, içinde bulunduğu durum kolaylaşırdı.

“Olmaz,” dedi kadın. “Maskeyi gecenin sonunda çıkaracağım. Aynen planladığımız gibi. Eğer iyi bir köle olursam tabii. Kölen olma onuruna erişebilirsem şayet…”

“Köle mi? Ne kölesi?” İşte bu soru sorulmamalıydı. Aklından geçen her şey dile getirlmemeliydi. Hasan kıvrak zekâlı biri değildi; ani olaylara nasıl tepki vermesi gerektiğini bilememe sorunu vardı. Ama haksızlık yapmayalım; o an aklının bir köşesinden şunlar geçmekteydi: Ya bu kadın organ mafyasındansa? Hani bir mailde okuduğu gibi erkekleri kandırıp içkilerine ilaç atıp onları bayıltan sonra böbreklerini çalan kadınlardan olmasın? Sabah kalkıp da böbreklerinin gittiğini görmek istemezdi. En azından mailde adamı buz dolu küvete sokmuşlardı. Onun evinde küvet bile yoktu. Sabaha çıkmama ihtimali yüksekti.

Karşısındaki adamın şaşkınlığı, suskunluğu ve “Köle mi?” sorusu kadını kıllandırmıştı. Tabii, bu eylem sadece mecazi anlamda hayata geçmişti; yoksa kadın bembeyaz, tüysüz, taş gibi bir hatundu.

“Sen rudeboy değil misin? Hani siteden, köle arayan efendilerden… Konuşmuş, bu gece için anlaşmıştık.” Anlaşıldığı kadarıyla kadın da Hasan’la karşılaştırdığımızda bir Einstein değildi. Yanlış eve girdiğini biraz geç anlamıştı. Jeton düşer düşmezse paltosunu alıp kızarmış yanaklarla kapıya yönelmişti. Hasan’sa garibim, ne dese beğenirsiniz: “Dur, özür dilerim. Ben o değilim. Ama efendin olabilirim.”

Ama çok geçti be Hasan. Hem Özdemir Asaf’ın da dediği gibi “Kendi bahçesinde dal olamayanın biri”ydin sen. Sen kim efendi olmak kim. İlk önce kendi kendinin efendisi olmayı becermeliydin. Daha sonra başkalarının bahçesine dalabilirdin.

Neyse, kadın basamakları atlaya atlaya inerek apartmandan çıktı. Karanlığa karıştı. Hasan bir süre kapının önünde öylece kaldı. Aval aval açık kapıya bakıyordu. Olanlara inanamıyordu. Arkadaşlara anlatsam inanmazlar, diye düşünüyordu. Kaçırdığı fırsatı değil arkadaşlarına nasıl anlatsam da inansalar, diye kafa yoruyordu. Kapıyı kapatıp balkona çıktı, kalan birayı kafasına dikip yatak odasına gitti. Kafasını yastığa koyar koymaz uyudu. O gece ona o kadar aksiyon yeter de artardı.

Kadının sürpriz girişi yüzünden cümlem yarım kalmıştı; onu tamamlayıp öyküyü bitireyim. Benim de rüyalar evrenine gitme vaktim geldi gibi. Cümle şöyleydi: Nereden bilebilirdi ki Hasan, kendisi hoşlandığı kıza methiyeler düzerken o kız tuvalette sıçmakla meşguldü. Evet, o dünyalar tatlısı kız çatır çatır sıçıyordu. Daha doğrusu sıçamıyordu; çünkü çok pis kabız olmuştu. Ikındıkça yüzü renkten renge giriyor, inliyordu. Hasan, kızı o şekilde görse onun için yazdığı bütün methiyeleri geri alırdı. Belki de almazdı, bilmiyorum. Zira Hasan çok mal bir adamdı.

Amele De – Şubat 2012

Ruhşen Doğan Nar

1988 İzmir doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık mezunu. Yaşıyor, okuyor, yazıyor ve bir gün ölecek.

Diğer Yazıları - Website

2 yorum

  1. Mümin Can

    Öncelikle sürpriz sonları severim. Tüm öykü boyunca oluşan ciddi atmosferi bir şekilde mizah tokadıyla dağıtıveren son paragraf çok eğlenceli. Orijinal ve güzel bir anlatım yöntemi seçmişsin, özellikle Hasan’ın hayallerinin anlatıldığı ilk kısım için söylüyorum bunu. Şu paragrafı ise özellikle içerik bakımından çok başarılı buldum.

    “Üç kilitli, sürgülü çelik kapını aç; kendi hapishanenin kapılarını kendine aç. Bu hapishanenin hem tutuklusu hem de gardiyanı sensin. Kapını kilitlemeden merdivenlere yönel; bugün asansörü kullanma. Çevik adımlarla in merdivenleri. Islık çal bu arada. Korkuluğa tutun; metalin soğukluğunu hisset. Merak etme, düşündüğün kadar kirli değil artık korkuluklar. Herkes asansörü kullandığından bir ele hasret çoğu.”

    Ellerine sağlık kardeşim, yeni öykülerde görüşmek üzere.

Bir Cevap Yazın