Cloud Atlas/Bulut Atlası

Sinemanın son yıllardaki örneklerine baktığımızda, çoğunlukla yeni konulara yelken açmaktansa, farklı kurgular yaratarak özgün görünmeye çalıştığını görürsünüz. Tabii bu durum yazılı bir şekilde bakıldığında olumsuz bir şeymiş gibi görünürken, sinema dünyasında olumlu yöne çekilebiliyor. Özellikle de kurgu oyunlarıyla seyirciyi şaşırtan filmler yavaş yavaş modern klasiklerdeki yerlerini alıyorlar.

Cloud Atlas ise kurgu oyunlarını altı hikayenin içinde farklı anlarda, farklı zamanlarda iç içe geçirerek yapıyor. Tabii filmin başlarında alışma evresinde olduğumuz için takip etmekte zorluk yaşayabiliyoruz. Tabii sonuç olarak kurguya alıştığınızda, son yıllarda özlediğiniz bir tadı alıyorsunuz. Epik film duygusunu… Yönetmenler Tom Tykwer ve Wachowski’ler, bu özlenen tadı, sinemaya uyarlanamaz denilen bir projeyi kullanarak ortaya çıkartmayı iyi başarıyorlar.

Filmimize kısaca göz atarsak, yukarıda da söylediğim gibi film altı tane hikayeyi anlatıyor. Her hikaye farklı bir zamanda geçiyor. İlk hikaye sevgilisine kavuşmak için bir yolculuğa çıkan yazarın, ırkçılığa karşı verdiği mücadeleyi verirken, ikinci hikaye eşcinsel genç bir bestekarın usta bir bestecinin yanında geçirdiği dönemi anlatırken iç burkan bir aşk hikayesini anlatıyor. Üçüncü hikaye ise yetmişlerin politik polisiyelere selam çakar bir vaziyette araştırmacı bir gazetecinin, bazı petrol şirketlerinin ayağına basması üzerine ortaya çıkan kovalamacayı anlatıyor. Öte yandan dördüncü hikayede günümüze geldiğimizde bir kitap yayıncısının, komik ve eğlenceli kaçış serüvenine tanıklık ediyoruz. Beşinci hikayede futuristik bir gelecek çağına gidiyoruz. Burada birkaç isyancının, sisteme karşı yürüttüğü isyanı izlerken, son hikayede ise kıyamet sonrası dünyaya giderken, burada gizemli bir yabancının ortaya çıkmasıyla ilkel halkın inanç kavramlarını yargılamasını gözler önüne seriyor.

Tabii bunca hikayeyi anlatırken film, bir o kadar bazı gerçeklere gönderme yapmadan duramıyor. Amerika’da yapılan siyah ırka karşı yapılan ırkçılığına karşı savaş ele alınırken, dostluk kavramı irdeleniyor. Bazen insanın yaptığı iyilikler karşılığında hayatının şekillenebileceği tezini ortaya atıyor. Filme de adını veren ikinci hikayede ise eşcinselliğin tabularını irdelemeye çalışıyor. Özellikle de eski zamanlarda bu tür eylemler toplumlar tarafından vahşice dışlanırdı. Bu yüzden de bir sanatçının kendini heteroseksüellerin dünyasında kabul ettirmesi gerekirdi. Bu karmaşadan yola çıkılarak mükemmel müziğin nasıl ortaya çıkabileceği konusu, yasak bir aşkla harmanlanıyor.

Günümüzde yaşanan petrol yolsuzlukları, şirketlerin kapalı kapılar ardında yaptıkları usulsüzlükler ve yapılan karanlık işler ve insanlara nasıl yansıtıldığı anlatılırken, bir anlamda da bu şirketlerin sahiplerinin çoğunun yahudi olması gerçeği, bu noktada durumu ironik hale getiriyor. Çünkü bir anlamda yahudiler kendilerini eleştiriyormuş gibi bir nokta çıkıyor.

Öte yandan bir kitap yayıncısının üzerinden medyanın sanatı nasıl değersizleştirdiği gözler önüne seriliyor. Bir kitap ne kadar kötü olursa olsun, eğer bir sansasyona karışırsa, bir anda basının pompalamasıyla nasıl best seller bir romana dönüşebileceği, bununla beraber kardeşler arasındaki çekişme konuları komik bir üslupla işleniyor. Tabii bu konular işlenirken alt metin olarak, zamanında tepilen fırsatların değerliliği ve aile kurmanın kutsallığı da bir anlamda içerikte yer alan noktalardan bir tanesi sayılabilir.

Son iki hikayedeki bağlantıları düşündüğümüzde, sisteme karşı verilen savaşlarda bahsedildiği gibi, devletin insanlarını nasıl kısıtladığı, kandırdığı ve tutsaklaştırdığı bir ütopyanın içinde anlatılıyor. Klon olarak üretilen karakterlerin beyinleri yıkanarak dünyanın kirlenen düzenine karşı bir isyanın sesi ortaya çıkıyor. Tıpkı günümüzde olduğu gibi. İnsanlar sansürle, yasaklarla susturuluyor. Özgürlük aslında hiç bir kelime anlamını yitirmedi. Bu konu da her ütopyada olduğu gibi bu filmde de değinilen önemli eleştirilerden bir tanesi oluyor.

Bu noktada işin garip yanı, geçmiş dönemlerde sembol haline getirdiğimiz şeylerin, ileride bir tanrıya dönüşebileceği gerçeği oluyor. Roger Zelazny’nin “Işık Tanrısı” kitabına benzerliği ile dikkat çeken bu bölüm, puta tapan insanların aslında yalana inanandırklarını anlatıyor. Geçmişte olan olayların geleceğe etkisini gösterirken, mistik öğeler, kehanetler ve bunun gibi sinemanın pek sevdiği öğeleri içinde bulunduruyor.

Filmin oyuncu kadrosunu düşündüğünüzde yıldızlar geçidinde olduğunuzun farkındasınızdır. Tabii bu sefer her şey çok farklı oluyor. Çünkü her karakter birbirinden farklı makyajlarla ve döneme uygun farklı karakterlerle karşınıza çıkıyor. Bu durum ilk düşünce olarak saçma gelse de, aslında harika düşünülen bir seçenek. Çünkü filmin içinde kimin kim olduğu bazı anlarda bulanıklaşıyor ve karaktere konsantre oluyorsunuz. Filmi bu bağlamda bir oyunculuk filmi olarak da görebiliriz. Bunun nedeni her oyuncunun farklı rollerde nasıl performanslar gösterebileceği kanıtlamasıyla alakalı bir şey. Adeta oyuncular adına bir kartvizit konumundaki film, bir oyuncunun hayatı boyunca belki de göremeyeceği kadar farklılığa bürünmeleri sağlıyor.

Örneklendirmemiz gerekirse; yıllarca Hugh Grant’ı romantik komedilerde izledik. Ama fark ediyoruz ki, şu an tepeye oynayabilecek bir potansiyele sahipmiş. Farklı rollerde neler yapabileceği açıkça ortaya çıkıyor. Bir diğer enteresan örnek ise Ben Wishaw’ın kadın karakter içinde tanınmayacak kadar mükemmel olması söylenebilir. Ben gerçekten onu bir kadın zannetmiştim. Tabii aynı oranda Susan Sarandon’un bir erkeğe dönüşmesi ya da Koreli oyuncu Doona Bae’nin ırksal geçişlerle bir latine, hatta bir İrlandalı’ya dönüşmesi bile söz konusu bu filmin içinde. Tabii belirtmeden edemeyeceğim Jim Sturgess de bir Koreli’ye dönüşüyor. Halle Berry beyaz oluyor. Tahmin edemeyeceğiniz kombinasyonlar deneniyor filmin içinde. Bu açıdan bile filmi izlemeniz gerekir.

Sonuç olarak oyunculukları, makyajları, sanat ve görüntü yönetmenliği, kurgusu, mükemmel müzikleri, değindiği konular ile bu senenin en büyük Oscar adayıdır film. Yani bu filmin karşısına çıkacak rakibin çok güçlü olması gerekiyor. Son yıllarda çıkan en iyi epik filmlerden biri olduğu söylenebilir. Hatta “The Fountain”ın ilk olarak denediği  iç içe geçen zamansal farklılıklar gösteren hikayeleri birleştirmesindeki başarısıyla, bu film zamanında “Amerros Perros”‘un yaptığı gibi bir furya oluşturabilir.

Bana sorarsanız tek bilet film parasına, altı film izlemek de hoş bir neden olsa gerek. Kısaca bu harika filmi görün ve izleyin… Çünkü hem “mükemmel”, hem “vasat”, hem “rezalet” yorumları bulabileceğiniz fazla film ortaya çıkmıyor. Genelde bu tip filmler de ileride klasik halini alıyor. Bu yüzden denemekte fayda var.

 

 

Haktan Kaan İçel

George Orwell'ın meşhur kitabının ismindeki yılda doğdu. Kısa öykülerinde, kısa filmlerinde, yazdığı tüm metinlerde hayalcilikle uğraşıyor. Muhtemelen yayınlanırsa 5 çocuk kitabı olacak. Yayınlanmazsa da antolojilerdeki yerini sürdürecek. Yazar, Yönetmen, Senarist ve Hayalci.

Diğer Yazıları

2 yorum

  1. Silvana

    Bulut Atlas harika bir romandı.

    Film nasıl olmuş onu bu hafta sonu göreceğiz.

    Bu iç içe geçmiş altı hikayenin her birisini tek başına roman yapmaya kalksanız çok klişe ve başarısız olurdu. Ancak yazar sihirli, basit bir dokunuşla onları birbirine bağlayıp tadından yenmez altı katlı bir pastaya dönüştürüyor :=)

    • HKi

      Aslında filmde de aynı şey yapılıyor. Kitabı okumadım ama okuyanlardan aldığım tüyolara göre başarılı bir uyarlama deniliyor. Tabii ilk başka kitabı okuyanlar her zaman, filmleri daha bir küçümseyebilirler. Sonuçta insanların hayal güçlerindeki şeylerin, sinemaya yansımama olasılığından kaynaklı olsa gerek.

Bir Cevap Yazın