BÜYÜLÜ GERÇEKLİK

images
Bir gece uykuya dalıp uyandığınızda kendinizi başka bir yerde buldunuz mu hiç?
Uyurgezer değildim hatta uykumda konuştuğumu dahi söyleyen kimse olmamıştı. Uyandığım zaman kendimi bulduğum yer öyle sıradan bir yer de değildi. Uyurgezerlik hakkında epey bir bilgiye sahiptim zaten. Bunun adı uykuda gezinme olamazdı çünkü hiçbir uyurgezer zamanda yolculuk yapamazdı. Ama ben yaptım.
Diğer her günüm gibi sıradan geçen bir günün ardından yatağa uzanıp uyumaya çalıştım. Saat, neredeyse sabahın olduğunu gösteriyordu. Bu yüzden uykuya dalmakta çok fazla güçlük çekmemiştim. Uyanıklık ve uykunun arasında ki o ince çizgide kısa bir süre gidip geldikten sonra uyku, teslimiyetimi kabul etti. Direnemedim.
Beyin dalgalarım değişiyor önce alfaya sonra ise delta dalgasının etkisi altına giriyordum. Ve sonunda dış dünya ile bağlantımı koparmıştım. O gece gördüğüm ilk rüya, gecenin ilerleyen saatlerinde olacakların habercisi gibiydi. Uykuya daldığım yatakta uyuyorken annemin sesiyle uyanıyor ancak bir türlü gözlerimi açamıyordum. Yataktan uyanmak için gösterdiğim direnç hiçbir işe yaramıyordu. Hareket edemiyordum, bütün kaslarım kasılmışçasına acı veriyordu. Hareket etmek için harcadığım her çaba beni karabasanın içine çekiyordu. Ve nihayet cılız bir ‘anne’ çığlığı rüyadan uyanmama olanak sağlamıştı. Gözlerimi hafifçe araladığımda yatakta hareket etmeden kalakaldım. Kalbimin çırpınırken çıkardığı ses kulaklarımda yankılanıyordu. Üzerimde ki sok etkisi atıp gerçekliğe dönmem kısa sürmüştü. Bunun nedeni sık sık karabasana uğramamdı sanırım.
Uykuya dalmak için yeniden gözlerimi kapattım. Kısa süre içinde yeniden delta dalgasının etkisine girmiştim. Artık huzurlu bir uyku beni bekliyordu. Ya da ben öyle zannediyordum.
Aynı karabasan bir kez daha üzerime çökmeye başladı. Annemin sesi yeniden kulaklarıma geldi. Birkaç hareket etme çabasından sonra nihayet ayak parmağımın birini hareket ettirebildim. Ve ardında ‘anneee’ diye bir çığlık attım. Çığlığım bu sefer cılız değildi. Sesimi duyan annem odamın kapısında belirdi. Ancak bir farklılık vardı. Annemin gözlerinde hezeyanları tutan bir şizofrenin bakışları vardı. Göz bebekleri o kadar büyümüştü ki beni öldüreceği düşüncesine kapıldım. Asıl fark ise annemin en az on beş yaş genç olmasıydı. Yeni bir karabasan mı yoksa?
Yataktan kalkarak annemi takip ederek diğer odaya geçtim. Karabasan büyümeye başlıyordu. Üstelik babam ve kardeşimle birlikte. Babam çekyatta uzanmış bana bakıyordu. O da gençti. Ve kardeşim henüz bir çocuktu. Annemin kolları morluklar içindeydi. Nedenini sorduğum zaman ise bana güneş yanığı olduğunu söylüyordu. İnsanın kendi ailesi tarafında karabasana uğraması korkunç bir durumdu. Bunu da bir rüya olduğunu ve birazdan uyanacağımı kendime hatırlatıp durdum. Ancak her şey o kadar geçekti ki asıl beni korkutan da buydu.
Bütün çabalarıma rağmen uykudan uyanamıyordum. Gençleşmiş ailemle vakit geçirmekten başka bir çarem yoktu. Yemek yiyor, tüplü televizyonu seyrediyor, sohbet edip duruyorduk. Bu karabasan falan değildi. Tamamen gerçekti. Uykuya dalıp on beş yıl öncesine dönmüştüm. Bunu mümkün kılan neydi bilmiyorum ama gerçek olduğu şüphe taşımıyordu. Annemin gözleri normale dönmüş vücudunda ki morluklar kaybolmuştu. Aile üyelerinin tenleri güneşten bronzlaşmıştı.
Benim dışımda herkes normal davranıyordu. Kimse büyümüş olduğumun farkında değil gibiydi. Oysaki bu yıllarda on yaşında falan olmalıydım. Ama bu kimseye garip gelmiyordu. Kardeşim hariç. Annem ve babamın normal davranışlarına karşın kardeşim delici bakışları üzerimde bir lazer ışığı gibi hareket ediyordu. Bir ara deliriyor olabileceğimi düşündüm. Ama içinde bulunduğum bu farklı gerçekliğe rağmen mantıklı düşünebiliyordum. Ve nedenini bilmediğim bir etki de duygularımı dizginlememe neden oluyordu.
Kardeşimle baş başa kaldığım ilk anda koluma yapışarak gözlerime baktı. Küçükken onu ne kadar çok sevdiğimi yeniden hatırladım. Kendi gerçekliğimde görüşmediğim kardeşimin küçüklüğünü görmek içimde bir acı hissi uyandırdı.
-Sana yardım edeceğim, dedi kardeşim, suratında ki ciddi ifade büyük bir insana ait gibiydi. İçinde bulunduğum durumdan mı yoksa başka bir şeyden mi bahsediyordu anlamamıştım. Bu yüzden hiçbir şey demeden devam etmesini bekledim.
-Buraya ait olmadığını biliyorum. Ve kendi gerçekliğine nasıl döneceğini de biliyorum.
-Bu nasıl olur? Anlamıyorum…Kardeşimin bu sözleri insani duygularımı tetikleyen bir etki açığa çıkartmıştı. Korku kuyusunun içinde cebelleşiyordum. Panik etkisi kısa sürede bütün vücuduma yayıldı.
– Bu dünya senin dünyan değil. Biz senin gerçek ailen değiliz. Bunu anlamış olmalısın zaten, dedi kardeşim
-Evet…Evet anladım ama bu nasıl olur? Neredeyim? Diye sordum, sesim titriyordu. Küçücük çocuğun karşısında ağlamamak için diretiyordum.
-Sanırım buna sebep olan benim, dedi kardeşim. Yaşlı bir bilge edasıyla konuşuyordu. Bu daha önce de oldu. Diğer başka gerçeklikteki ‘senleri’ buraya getirdim.
-Sen mi? Ama neden? Sen daha küçücük bir çocuksun, buna nasıl sebep olabilirsin? Başka gerçeklikte ki benler de ne? Kafam bir örümcek ağı gibi olmuştu. Şokun etkisiyle durmadan soru sorup duruyordum.
-Sakin ol sana yardım edeceğim ama önce her şeyi anlatmalıyım, dedi kardeşim ve neler olup bittiğini anlatmaya başladı. Sizin dünyanız ve bizim dünyamız farklı gerçeklilerde bulunan iki ayrı dünya. Sizin ve bizim dünyamız gibi binlerce farklı gerçeklik mevcut. Bu gerçeklilerin bazıları tamamen birbiriyle aynı ancak bazıları arasında büyük farklılıklar var. Sizin ve bizim gerçekliğimiz arasında ise küçük farklılıklar bulunuyor. Senin buraya gelmene….
-Hop hop hop! Bir saniye. Bu anlattıkların gerçek olamaz. Bunlar ancak filmlerde ya da rüya aleminde olur… Bu bir rüya öyle değil mi? Kardeşimin anlattıkları o kadar saçma geliyordu ki sözünü keserek araya girdim.
-Bunun rüya olmadığına emin olabilirsin. Bunu sana kanıtlayabilirim, diyerek kolumdan çekerek evin balkonuna çıkardı. Rüya da yüksek bir yerden düştüğün zaman uyanırsın öyle değil mi? O halde atla! İkinci katta bulunan evin balkonundan atlamam için sürekli atla diye bağırıyordu. Anlattığı gerçeklik hikayesi beynimin içinde dolanıp duruyor, ‘atla’ diye haykırışı kafamda yankılanıyordu. Stres katsayım giderek artıyordu. Vücudum durmadan adrenalin salgılıyordu. Üzerimdeki strese daha fazla dayanamayarak kendimi balkondan boşluğa bıraktım. Üç, iki, bir… Uyanacaktım.
Gözlerimi avuçlarımda ve dizlerimde ki derin acıyla açtım. Hala buradaydım. Kardeşim aşağıya inmiş başımda dikiliyordu.
-Şimdi bana inanıyor musun? Dedi. Toparlanarak ayağa kalktım ve başımı sallayarak bu gerçekliği kabullenmeye çalıştım. Sesini çıkarmadan beni dinle, diyerek anlatmaya devam etti. Bizim gerçekliğimizde bir savaş çıktı. Bu savaş esnasında düşman orduları nüfusun büyük bir bölümünü katletti. Ve sen o katliam sırasında ölenler arasındaydın.
-Öldüm mü?
-Evet. Annem ve babam senin ölümünden sonra eskisi gibi olamadılar. İkisi de hastalandı. Delirdiler. Senin öldüğünü bir türlü kabul etmediler. Sen yaşıyormuşsun gibi yaşamaya devam ettiler. Gözlerimin önünde onların kafayı yemelerine dayanamıyordum. Sonra bir şey oldu…
-Ne oldu? Diye sordum. Anlattıkları kulağa çılgınca geliyordu.
-Askerler tarafından korunan bir bölge var. Orada gizlice girmiştim. Amacım senin, annemin ve babamın intikamına almak için herhangi bir şey yapmaktı. Ama sonra başka bir şeyle karşılaştım.
-Ne oldu? Neydi karşılaştığın şey?
-Arazide sürünerek ilerlerken toprağın içinde bir şey dikkatimi çekti. Biraz kazıp gün yüzüne çıkarttım. Bir kitaptı. Ama sıradan bir kitap değildi. Kitabı alıp eve geldim ve incelemeye başladım. Bir büyü kitabıydı. Ve ölen birini yeniden getirmek için de bir büyü vardı. Bunun tanrı tarafından verilmiş bir armağan olduğunu düşünerek hemen işe koyuldum. Büyüyü yaptım ve ertesi gün uyandığımda ağabeyim bizimle birlikteydi. Ancak ondaki farklılık hemen dikkatimi çekti. Annem ve babam bunu farkına varamıyorlardı. Bizim dünyamıza ait değildi. Başka bir gerçeklikten getirmiştim onu. Bu sefer anne ve babamı başka bir gerçeklikte evlatsız bırakmıştım. Ağabeyimin buraya geldiği gün, büyü kitabı yok oldu.
-Yok mu oldu? Peki bana nasıl yardım edeceksin kitap olmadan? Beni getiren büyü kitabının yok olduğunu duymak ve bu gerçekliğe hapsolmak midemi bulandırıyordu.
-Sakin ol kitabı yeniden buldum. İlk ortaya çıktığı yerde yeniden ortaya çıktı kitap. Bu şekilde büyü ile getirdiğim ağabeyimi yeniden kendi gerçekliğine gönderdim.
-Madem bir hata yaptığını anladın neden beni de buraya getirdin? Hata yaptığı halde bunu yeniden tekrarlaması ve kendi gerçekliğimden koparılmam sinirlendirmişti beni.
-Denemem gerekiyordu…Annem ve Babam için bunu yapmak zorundaydım. Eğer bu gerçeklikte ağabeyim öldüyse başka bir gerçeklikte de anne ve babam ölmüş olabilirdi. Ve o gerçeklikte ki ağabeyimi getirirsem bütün boşluklar doldurulmuş olacaktı. Bu yüzden denemeye devam ettim.
-Ben kaçıncıyım? Ona anlayış gösterebilirdim ancak bencil davranmak zorundaydım.
-Yüz otuz iki
-Kahretsin çocuk! Yüz otuz iki ‘ben’in hayatını mahfettin.
-Hepsini geri gönderdim ne olur kızma bana. Bunu yapmak zorundayım doğru ‘sen’i bulana kadar devam etmek zorundayım.
-Beni hemen geri gönder. Hemen!
-Pekala. Ama önce kitabı yeniden topraktan çıkarmamız gerekiyor, dedi ezilerek.
-Bu büyüyü defalarca yapmışsın kitapsız da yapabilirsin, dedi hala sinirlerim gergindi
-Büyü her defasında değişiyor.
-Ne demek değişiyor
-Her gerçeklik için büyü kendini yeniliyor, dedi
-O nerde? Bu kitap?
-Seni oraya götüreceğim.
Öğrendiğim yeni şeyleri hazmetmeye çalışsam da bunda başarılı olmakta zorlanıyordum. Farklı gerçeklikler, büyüler, ölü bir ben, delirmiş anne ve baba…Bunlar çok fazlaydı. Tek isteğim yeniden kendi gerçekliğime dönmek ve bu lanetli yerden kurtulmaktı. Bir karabasanı tercih edebilirdim.
Kitabı yeniden almak için yürümeye başladık. Gerçekten de savaşın etkileri etrafı donatmıştı. Yıkık evler, çürümüş et kokuları, yerlerde kan izleri ve mermi kovanları… Buraya ait olmadığım için şükrettim. Tel örgülerle çevrili bir tesisin yakınına kadar yürüdük. Tesisin önünde boş bir arazi vardı. Biraz ilerle tarihi bir dikit bulunuyordu. Kardeşim etrafı gözledikten sonra dikitin yanına kadar yürüdü. Ben de arkasında onu takip ederek ilerledim. Dikitten kuzey batı yönüne doğru yönelip adımlarını saymaya başladı. On dokuz adım attıktan sonra yere çömeldi ve elleriyle toprağı eşelemeye başladı. Kitap ortaya çıkıyordu. Kahverengi deri kapağı arasında altın rengi sayfaları parlıyordu. Kitabı alıp yeniden dönmek için geriye doğru yöneldiğimizde tesisin önünde bir hareketlilik dikkatimizi çekti. Askerler bir o yana bir bu yana koşturup duruyorlardı. Arazide bir ses duyuldu.
-Bulun onları!
Onlar? Bizden mi bahsediyorlardı? Kardeşimle göz göze geldik. Hızla hareket edip arazide ki bir çukurun içine girdik. Yukardan asker sesleri gelmeye devam ediyordu. Araziyi karış karış arıyorlardı. Her çalının altına, her çukura baktıklarına dair bildirimler yapıyorlardı.
-Temiz.
Bir şeyler aradığımızın farkına varmışlardı. Kardeşim bana doğru dönerek fısıldadı
-Burası savaştan önce kazı alanıydı.
-Ne kazısı?
-Tarihi eserler. Bizi yakalayacaklar. Bir şeyler yapmamamız gerek, dedi kardeşim
-Nasıl kurtulacağız buradan? Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Üstelik bu gerçekliğin yabacısıydım.
Kardeşim ‘burada kal’ diyerek birden çukurdan fırladı ve kendini dışarı atarak koşmaya başladı. Askerlerden birinin sesi yükseldi.
-Kaçıyor, ateş serbest.
Kafamı çukurdan dışarı çıkarıp baktım. Kardeşim ufacık boyuna rağmen arazinin diğer tarafını çevreleyen tel örgülere doğru koşuyordu. Ama bir terslik vardı. Orası askeri tesisin içine gidiyordu. Silah sesleri kulağımı parçalarken barut kokusu burnuma doluyordu. Bir yandan kendimi kurşunlardan korumaya çalışıyor diğer yandan kardeşimin ne yapacağını izliyordum. Tam tel örgülere ulaşıp tırmanıp diğer tarafa geçiyordu ki sırtına giren bir kurşun tel örgünün diğer tarafına düşmesine neden oldu. Kardeşim bir daha ayağa kalkamadı. Askerler onu da öldürmüştü.
Yeniden çukurun içine gizlenerek kendi sonumu beklemeye başladım. Silah sesleri susmuştu ancak bu sefer kazma kürek sesleri yükseliyordu. Kazı mı yapıyorlardı? Kafamı yeniden hafice kaldırıp ne olup bittiğine baktım. Onlarca asker ellerinde kazı aletleriyle araziyi baştan başa kazıyorlardı. Bir şeyler aradığımızı anlayıp bizden önce bulmaya çalışıyorlardı. Ama geç kalmışlardı. Kahverengi kaplı, altın yapraklı kitap kucağımda duruyordu.
Az önce kardeşimin ölümünü izlemiştim. Bir an kendi gerçekliğimde de kardeşimin ölmüş olmasından korktum. Ve bu korku bazı şeylerin farkına varmamı sağladı. Bu gerçeklikte ölen kardeşim sağ kalan ben olsaydım eğer, bu büyüyü yaparak kardeşimi geri getirmek için uğraşırdım. Sonucu ne olursa olsun. Az önce gözlerimin önünde sırtından vurulan kardeşime hak veriyordum. Ve artık ona kızamıyordum.
Kazma, kürek sesleri yaklaşarak yükselmeye devam ediyordu. Askerler birkaç metre gerimde bütün hızıyla kazmaya devam ediyorlardı. Benim için kendini feda eden kardeşimin ölümü hiçbir anlam taşımayacaktı. Az sonra beni yakalayıp büyü kitabı alıkoyacaklardı. Ve sonsuza kadar kendi gerçekliğimden uzak, bu gerçeklikte hapsolacaktım.
Sesler artıyordu. Çukurun içine toprak parçaları düşmeye başlamıştı bile. Gözlerimi kapatıp kaçınılmaz sonu beklemeye koyuldum. En son teslimiyetim uykuya olmuştu. Şimdi ise ölüme teslim oluyordum. Dua etmek bir işe yarar mıydı bilmiyorum ama dua etmeye başlamıştım. Üzerime düşen toprak parçalarına aldırış etmeden dua etmeye devam ettim. Yeni bir ses arazide yankılandı.
-İşte burada! Buldum onu.
Ve artık ölmüş bir insanım diye içimden geçirdim. Sessizce beni yukarı çekmelerini bekledim. Ancak hiç bir şey yapmıyorlardı. Üstelik sesler azalıyordu. İçimde ki korkuyu bir anlığına bir kenara bırakıp gözlerimi araladım. Kimse yoktu. Yavaşça toparlandım ve kafamı yukarı doğru uzattım. Askerler on beş metre kadar ötede toplanmış bir şeyi elden ele dolaştırıyorlardı. Bir kılıç! Buldukları şey bir kılıçmış ben değilmişim, diye içimden geçirdim.
Bir süre sonra askerler dağıldı. Çukurun içinden çıkıp güvenli bir yere doğru koşmaya başladım. Güvenliğinden emin olduğum bir yer bulunca kitabı açıp incelemeye başladım. Ve nihayet o büyüyü buldum. Kendi gerçekliğime dönebilmem için yapmam gereken kitapta yazanları tekrarlamak ve büyüye adağımı sunmaktı. Kan!
Avucumun içine derin bir kesik açtıktan sonra büyüyü tamamladım. Yumruğumun arasından damlayan kan ağır hareketle yere düştü. Gözlerimi açtığımda yatağımın her tarafı avucumdan akan kana bulanmıştı.
Uyurgezer değildim. Ancak başka bir gerçekliğe gidip gelmiştim.

Bir Cevap Yazın