Bir Devrim Filmi Olarak Wall-E

Özellikle görsel alandaki inanılmaz ilerlemelerin ardından hayatımıza giren “patlamış mısır filmleri” furyası, her ne kadar sinemanın çok uzun yıllardır hasret olduğu yepyeni seyircileri salonlara doldursa da, bu seyircileri ancak popülist yaklaşımlarla elde edebileceğini fark eden stüdyolar da hazmı kolay, eğlencelik filmlere yöneldiler. Eminim ki şu konuda hem fikiriz: Eskisi kadar sık mesaj kaygısı taşıyan filmler yapılmıyor. Yakın zamanda izlediğim animasyon filmleri The Lego Movie ve Wall-E de (kabul ediyorum, izlemekte bir hayli geciktim) bana günümüz sineması hakkında şu soruyu sordurttu: Acaba artık vizyon filmleri çocuklara, animasyonlar ise yetişkinlere mi yapılıyor?

Bu iki film öylesine metaforlara, öylesine alt metinlere sahip ki bunlar hem çocukların anlamasının imkânsız olduğu, hem de uzun süredir çok az filmde doğru düzgün işlenen konular. Tabi ki kişilerin bir filmden yaptığı çıkarımlar farklı olabilir, lakin sinema sanatını da herkes için farklı ve güzel kılan da bu değil midir zaten? Bu filmlerden The Lego Movie gerek mizah tonu, gerekse ele almaya çalıştığı konular açısından kuşku götürmez şekilde bir yetişkin animasyonu. Gelgelelim Wall-E görüntü olarak daha çok küçüklere hitap eden bir animasyon şeklinde paketlense de işin gerçek yüzü bu olabilir mi?

UYARI: Bu noktadan sonra okuyacaklarınız ciddi spoiler içerir.

Filmimiz küçük sevimli robot Wall-E’nin zaten terk edilmiş ve mahvolmuş dünyamızda terk edilerek tek başına metal kutuları topladığı ve küçük küpler haline getirdiği sahneyle açılıyor. Böylesi kendi başına hareket edebilen ve gelişmiş bir robotun yalnızlığının teknoloji ilerledikçe beklenenin tam aksine her geçen gün yalnızlaşan insanı temsil ettiği söylenebilir mi? Bence mümkün. Zira film boyunca çalan La Via En Rose gibi nostaljik parçalardan da geçmişe olan özlemi çıkartmak zor olmasa gerek. Aynı şekilde Wall-E’nin ezdiği metal çöplerden gökdelenler yapması, hatta diğer türlü bakarsak gökdelenlerin aslında çöplerden yapılıyor olması ve Wall-E’nin kendine bu gökdelenlerden bir dünya kurmuş olması insanlık olarak gittiğimiz yönü gösteriyor olabilir mi?

Bahsettiğimiz “teknolojik yalnızlık” dışarıdan bakıldığında filmin geneline hâkim ilk konu zaten. Filmin gerek kadın-erkek ilişkisi, gerekse geçmişe duyulan özlem açısından ne denli romantik olduğu dişi robot EVE’nın gelişiyle iyice ortaya çıkmaya başlıyor. Erkek tarafı Wall-E çöpleri toplayıp ve sürekli gülen gözleriyle toparlayıcı, saf ve pozitif karakterli erkeği simgeliyor. EVE ise gerek keşif robotu olma özelliği ve gerekse elindeki gizli silahıyla daha meraklı, daha aktif fakat yeri geldiğinde daha acımasız kadını simgeliyor. Acımasız derken yanlış anlaşılma olmasın, film bunu kadınları eleştirmek açısından yapmıyor, aksine Wall-E’nin EVE’ya olan vazgeçilmez aşkına bakarsak kadını çekici kılan, kendine âşık ettiren özellikleri de tam olarak bunlar zaten. Yani kadını da erkeği de bütün özellikleriyle olduğu gibi sevmek adına oldukça hümanist ve göz yaşartıcı bir yaklaşım sadece. Aynı şekilde şunu da eklemek gerekiyor, dünyadaki son yeşil bitkiyi koruyup saklayan, muhafaza eden, özetle içinde yepyeni bir hayat yeşeren gene dişi robot EVE.

Filmin ağır mesajları ise insanların yeni yerleştiği gezegen ve kurdukları düzene geçince ortaya çıkmaya başlıyor. Yeni düzende bütün insanlar sürekli yatış halinde, obez, teknoloji yüzünden neredeyse işlevsiz ve bütün işlerini halleden robotlar gibi sadece yerdeki çizgileri takip edebiliyorlar. Lakin insanların kıyafetlerine, yediklerine içtiklerine, hatta gittikleri yerlere bile karar veren oldukça faşist bir düzen bu. Çizgi takip etme mekanizmaları bozulan ve çizgiyi takip etmeyen robotların sistem tarafından derhal hurdaya ayrılması da “düzene karşı gelen insan” modeli için gerçekten harika bir metafor mesela. Film üstelik bununla da yetinmiyor. Her şeyi temizlemekle kafayı bozmuş komik robot çizgiyi takip etmeyi bırakınca, takip etmekte ısrar eden binlerce robot kalabalığı arasında öylesine resmedilmiş ki dillere destan. Asi ya da farklı insanın yalnızlığı, dışlanmışlığı, başkalaştırılması konusunda gören gözler için inanılmaz eleştiriler bunlar. Dahası da var. Film ilerledikçe bu “bozuk” robotlar düzeni öylesine alt-üst ediyorlar ki tabi ki düzenin düzenli koruyucuları tarafından derhal durduruluyorlar.

Gerçek dünyamızı yavaştan ele geçirmeye başlayan dijital dünyaya dair eleştiriler bu kısımda da aynen devam ediyor. Her gün aynı çizgiyi takip edip aynı insanların arasından geçip giden insanlar ilk kez sistemde bir aksaklık olup, birbirlerine ilk kez gerçekten yüz yüze selam vermeye başladıklarında karşılarındaki insanın güzelliğini, daha doğrusu varlığını bile gene ilk kez fark etmeye başlıyorlar. Zira Wall-E’nin epik aşkı bu anlarda tam gaz ilerliyor. Yıllardır dünyada tek başına yaşayan zavallı Wall-E bir anda binlerce robotun arasında düşmesine rağmen gözü sadece tek bir tanesini görüyor: EVE. Diğer robotlarını varlığını bile fark etmiyor desek yalan olmaz. Aşk kavramı üzerine bundan hoş bir atıfta bulunulabilir mi?

Gelgelelim filmin en vurucu, en cüretkâr mesajları final kısmında vuku buluyor. İnsanlar dünyanın kurtarılamayacağı fikrinin aslında koca bir yalandan ibaret olduğunu öğreniyorlar ve yeni bir dünya kurmak için gezegenimize geri dönmeye karar veriyorlar. Bu esnada dünyadaki tek canlı yaşam belirtisi olan küçük bitkiyi Holo-Detector platformuna koymaya çalışan Wall-E, insanların dünyaya dönmesine engel olmaya çalışan sistem tarafından hem vuruluyor, hem de platformun altında ezilerek mahvoluyor. Wall-E’nin hiç durmadan bir hiç için çalışan yönünü ele alırsak işçi sınıfını da temsil ettiğini kolayca düşünebiliriz. O zaman bu vurulma ve ezilme sahnesinin en basit tabiriyle “sistemin çarkları arasında sıkışan işçi” kavramını da temsil ettiğini düşünebilir miyiz? Bence evet, hem de fazlasıyla.

Nihayetinde Wall-E’nin üstün çabaları sonucu insanlar yüz üstü bıraktıkları dünyaya geri dönüyorlar. Peki, bu yeni dünya nasıl mı kurulacak? Tabi ki öncelikle uzun süredir oturan insanların koltuklarından ayağa kalkmasıyla. Filmin bu epik sahnesi özellikle yakın zamanda artan “klavye başında memleketi ve dünyayı kurtarmak” akımına verilebilecek en net cevap, daha argo tabiriyle de kapak olsa gerek. Özetle film diyor ki, kurtuluş da, çözüm de burada, dünyamızda. Yaşadığınız sıkıntılar, baskılar ne olursa olsun dünyanızı (yani memleketinizi) terk etmeyin. Tek ihtiyacımız olan sadece ayağa kalkmak. Her şeyi otomatik hale getirip işçiyi bitirmiş faşist bir sistem ve ona karşı ilk adımlarını ayağa kalkarak atan insanlar. Devrimci mesaj? Ben de öyle düşünmüştüm.

Sözün özü, tıpkı temelinde halk-polis-devlet ilişkisini ele alan The Lego Movie gibi özünde çocuklar için, anlayana ise pek çok filmden çok daha fazla ciddi, hatta yer yer sert mesajlar taşıyan bir animasyon olmuş Wall-E. Belki de yapımcıları sadece basit bir animasyon görüntüsü altına saklamak istediler cesur fikirlerini. Siz benim düştüğüm hataya düşmeyin, eğer hala izlemediyseniz derhal bu hatanızı telafi edin. Daha önce izlediyseniz de bir de bu gözle değerlendirin. Metal yumruklar havaya!

Emre Sümer

Oyungezer dergisinde serbest yazar, blog karalayan, E.A.Poe hastası, kısa öykü gönüllüsü, fantastik ve korku edebiyatı delisi, sinemakolik, motto'su "Hayal etmeden bilemeyiz" olan kişi.

Diğer Yazıları

Takip Et:
TwitterFacebook

Bir cevap yazın