Bilinmeyen Numara

Salih hızlı adımlarla fakülteye giden yolda ilerliyordu. Hava o kadar soğuktu ki aldığı her nefes göğüs kafesine bir bıçak gibi saplanıyordu. Yerdeki su birikintilerine son derece dikkat ederek yürümesine rağmen paçalarının çamurlara bulanmasına engel olamıyordu. Diyafram kaslarının ağrımasına aldırmıyordu bile. Şu anda umurunda olan tek şey sınava yetişebilmekti.

Ayaklarının altında ezilen çam dikenlerinin çıkardığı sesler etrafa yayılırken Salih dün çalıştığı konuları tekrar gözden geçiriyordu. Zaten bu yüzden geç kalmamış mıydı sınava? Son gece uykusundan feragat edip kendisini derslere vermişti. Fakat şimdi o çok çalıştığı sınava yetişemeyecekti belki.

Ciğerlerine saplanan acıya rağmen hızını arttırdı Salih. Omuz çantasının bir o yana bir bu yana sallanması Salih’in işini iyice zorlaştırıyordu.

En sonunda fakülte binasına giriş yaptı ve koridorda, çıkardığı seslere aldırmayarak yürümeye başladı. Şimdiden on dakika geç kalmıştı sınava. Şu ana kadar hoca sınıfın kapısını kapamış olmalıydı. Kapı kapatıldıktan sonra sınava hiç kimse alınmazdı. Fakat Salih içinde az da olsa bir umut besliyordu.

En sonunda sınıfı görmüştü. Kapı açıktı. Bir an rahatlayacak gibi olduysa da kapının yavaşça kapandığını görmesi üzerine son bir kez hızını arttırdı. Kapı tam kapanacakken ayağını araya soktu Salih. Kapı bir saniye sonra açıldı.

Kapıyı kapatmakta olan Mehmet Hoca sinirli bir şekilde baktı kapıyı zorlayan adama.

“Geç kaldın,” dedi soğuk ve sert bir sesle.

Salih önce ciğerlerini derin bir nefesle doldurdu. Damarlarındaki kanın hızla aktığını hissedebiliyordu. Bir an gözlerini kapattı ve kendisini toparladı.

“Hocam çok özür dilerim ama lütfen girmem izin verin.” Bir eli, kapanmasın diye hala kapıyı tutuyordu sıkıca. Aynı şekilde Mehmet Hoca da kapı kolunu sarmıştı eliyle. Sanki birbirlerine meydan okuyorlardı.

Mehmet Hoca tehditkâr bir şekilde bakmaya devam etti bir süre daha. Ardından da kapıdan elini çekerek Salih’in içeri girmesine izin verdi.

Salih teşekkür edercesine salladı kafasını. Ardından da omuz çantasına sarılarak içeri girdi. Hocadan sınav kâğıdını aldı ve bulduğu boş bir yere hemen oturdu. Nefeslerinin düzene girmesine fırsat verdi ilk birkaç dakika. Ardından da soruları çözmeye başladı.

***

Aklı almıyordu böyle bir şeyi. Mehmet Hoca bunu nasıl yapabilirdi?

Yarım saat geçmesine rağmen kalbi hala gümbür gümbür atıyordu. Heyecan duymuyordu Salih. Onun içinde şu anda yeni peyda olan bir öfke dalgası vardı.

Öğretim üyelerinin odalarının olduğu koridorda hızla ilerledi. Yüzü kıpkırmızıydı. Koridordaki diğer insanlar Salih’in bir hastalığa yakalandığını falan sandı bir an. Salih’in gözlerindeki yaşları fark eden bazıları da ona doğru birkaç adım atıyorlardı yardım etmek için. Salih neredeyse ağlayacaktı. Yine öfkeden.

Odaya gelince birkaç kere kapıya vurdu sertçe. Sakinleşmeyi beklemeden içeri daldı hemen. Mehmet Hoca masasında oturmuş, elinde bir kâğıtla öylece donakalmıştı. Salih’in bu ani girişi Mehmet Hoca’yı şaşırttığı gibi Salih’i de şaşırtmıştı.

Mehmet Hoca gözlüğünü çıkardı ve elinde öylece tuttu.

“Bir öğretmenin odasına böyle mi girilir?” dedi sert bir şekilde.

Salih cevap vermedi hemen. Hocasına diktiği gözlerinden öfkesini kusmaya çalışıyor gibiydi. Fakat sonrasında öfkesi bir nebze olsun azaldı ve zihninin mantık kapıları aralanmaya başladı.

Göğüs kafesinin inip kalkmaları yavaşlayan Salih başını eğdi birkaç derece. “Özür dilerim hocam,” dedi.

“Ne istiyorsun?” diye karşılık verdi Mehmet Hoca. Sanki Salih’in öfkesinin dinmesini istemiyor gibiydi. Sarf ettiği her kelimede yoğun bir sertlik vardı.

“Hocam sınav sonuçlarını asmışsınız. Galiba benimkinde bir yanlışlık olmuş.” Salih derin bir nefes daha aldı. Sonrasında konuşmasına devam etti. “Sınav geçersiz yazıyordu sonuç kâğıdında.”

Mehmet Hoca gözlüğünü tekrar taktı. Burnunu hafif eğip, gözlüğünün yukarısıyla Salih’e baktı. Onu süzüyordu sanki.

“Sınava geç kalmıştın. Biliyorsun, kapı kapatıldıktan sonra gelen kişinin sınavı geçersizdir.”

Salih gözleri büyümüş bir şekilde hocasına baktı. Demek bir yanlışlık yoktu. Ama…

“Ama benim sınava girmemi kabul etmiştiniz. Beni salona aldınız. Sınavı geçersiz sayamazsınız!”

“Seni sınava almam sınavının geçerli olacağı anlamına gelmez. Geç kaldın ve bedelini de ödemen gerek. Bir tavuk gibi yatacağına erken çıksaydın yola!”

Mehmet Hoca, iyice Salih’in damarına basıyordu. Salih bir an ne diyeceğini bilemedi.

“Ama-” diye başladı sözüne afakat Mehmet Hoca bir el hareketiyle onun sözünü kesti.

“Aması maması yok!”

“Hocam final sınavıydı bu. Eğer bu sınavı geçersiz sayarsanız dersten kalırım ve başarı bursum kesilir.”

Salih bir an tekrar ağlayacak gibi oldu. “Lütfen, sınavımı geçerli sayın. Ya da beni tekrar sınava sokun.”

“Sırf sen istedin diye uğraşıp sana özel bir sınav mı hazırlayacağımı sanıyorsun?”

Salih öylece bakakaldı adama. Bir insan bu kadar gaddar olabilir miydi? Sonuçta kendisi de bir zamanlar öğrenciydi ve bu deneyimleri o da yaşamıştı. Fakat…

Mehmet Hoca önündeki sınav kâğıtlarını düzeltti. “Söyleyecek başka bir şeyin yoksa şimdi çık odamdan. Seninle harcayacak zamanım yok benim.”

Salih’in söyleyecek bir lafı yoktu. Esip gürlemek, odayı hocanın başına yıkmak istiyordu fakat onun yerine usul adımlarla odadan çıktı. İçindeki öfkenin, damarlarıyla tüm vücuduna yayıldığını hissetti.

***

“Bu nasıl iştir arkadaş?”

Herkes acıma duygusuyla dolu gözlerle Salih’e bakıyordu. Erkan sözünü, başını iki yana sallayarak tekrarladı. “Bu nasıl iştir arkadaş?”

Salih olayı arkadaşlarına anlattığında kimse inanmamıştı ona başta. Fakat Salih’in gözlerine baktıklarında onun duyduğu öfkeyi alenen hissettiler bir an. Şimdi de hocanın arkasından bolca atıp tutuyorlardı.

“O her zaman böyleydi.”

“Bizden önceki dönemde kendi dersindeki herkesi bırakmış.”

“Şerefsizin önde gideni!”

“Bunu nasıl yapabilir?”

“Salih dava etmelisin hocayı. Görsün gününü pezevenk!”

Fakat aslında kimsenin pek umurunda değildi bu olay. Ağızlarından o sözleri sarf ederken elleri iskambil kartlarının üzerinde geziyordu.

Salih ise başka bir yerden aldığı sandalyeyle masada beşinci kişi olmuştu. Bir fazlalıktı o. Fakat kalkıp gitmeye de hazır hissetmiyordu kendisini. İçinde duyduğu öfke onu sandalyeye mıhlamıştı.

“Yedi,” dedi Özge ve ihaleyi başlatmış oldu. Salih unutulmuştu bile. Artık masadaki ihaleler hakkında konuşuyorlardı.

“Dokuz diyor ve son noktayı koyuyorum o zaman,” dedi Erkan sıra kendisine geldiğinde. Kartlar bir bir atılmaya başlandı masaya.

Derken Salih cebinde bir şeyin titrediğini hissetti. Elini hemen cebine attı ve telefonunu çıkardı. Kimin aradığına baktığında ekranda Bilinmeyen Numara yazdığını gördü. Önce açmak istemedi. Şu anda zihnini boşaltmak ve ileride ne yapacağını düşünmek istiyordu. Fakat arama önemli olabilirdi.

Onay tuşuna bastı ve eski püskü telefonunu kulağına götürdü.

“Efendim?” dedi klasik bir şekilde. Karşı taraf da konuştu ama Salih duyamadı bunları. Kafe o kadar gürültülüydü ki Salih hattın diğer ucundaki kişiyi bir türlü duyamıyordu.

“Bir saniye bekleyin lütfen,” dedi ve ayağa kalktı hemen. Salih’in bu ani kalkışına kimse aldırmadı. Salih de hızla uzaklaştı masadan ve çıkışa doğru yürüdü. Sesler giderek azalıyordu.

“Özür dilerim, tekrar edebilir misiniz lütfen?” dedi telefona. Sesini mümkün olduğunca duyurmaya çalışıyor, telefonu da kulağına bastırıp, söylenilenleri anlamaya çabalıyordu.

                “… etmelisin!”

                Salih gürültüden uzaklaşıyordu fakat hala kendisine ne denildiğini anlamıyordu. Ayrıca karşısındakinin bu zamana kadar telefonu kapatmamış olmasına da şaşırmıştı. Şimdi merakı daha da artmıştı.

“Arzuların için…”

                “Ne?”

Salih sonunda kafeden çıkmıştı. Sesler, sanki Salih birden uzaya çıkmış gibi kesilivermişti. Şimdi ağaçların tepesinde tünemiş birkaç kuşun çıkardığı seslerden başka bir ses yoktu.

“Özür dilerim, kimsiniz?” diye sordu Salih. Fakat karşıda büyük bir sessizlik vardı. Birkaç saniye bekledi ama konuşan olmadı. Sanki diğer seslerle beraber telefondaki sesi de içeride bırakmıştı. En sonunda Salih, karşısındaki adamın telefonu kapattığını anladı. Çok da önemsemedi. Hatta bu iyi de olmuştu. Bu sayede kafeden çıkmayı da başarmıştı. Artık evine dönebilirdi. Fakat olanları ailesine nasıl anlatacaktı?

Tam öfkesini bastırdığı sırada kafenin çıkışında Mehmet Hoca’nın oğluyla karşılaştı. Ahmet bir kolunu sevgilisinin omzuna atmış adeta ona bir sarmaşık gibi dolanmıştı. Sevgilisi de halinden gayet memnun görünüyordu. Arkalarında da Ahmet’in tayfası yürüyordu. Anne köpeği takip eden yavru köpekler gibiydiler.

Ahmet, yanından geçerken gözlerini Salih’e dikti. Dudaklarına da kendine özgü çirkin bir gülümseme yerleştirmişti.

“Tavuk!” dedi herkesin duyabileceği bir şekilde. Sevgilisi de kıkırdamaya başladı.

Salih önce Ahmet’in ne demek istediğini anlamamıştı. Fakat arkadan gelen tayfanın söyledikleriyle anlam kazanmıştı o kelime.

“Sakın uyuyup geç kalma bir daha sınava!” diye bağırdı tayfadan birisi. Ve Ahmet hariç herkes kahkahalarla gülmeye başladı. Salih’in öfkesi, onu zar zor tıktığı kafesi patlatarak vücuduna yayıldı tekrar. Yüzündeki kılcal damarlar kanın akış hızıyla ısındı ve suratını kırmızıya boyadı.

Ahmet ve tayfası içeri girerlerken Salih tek bir kelime bile edemedi. O kadar öfkelenmişti ki elindeki telefonun titremeye başladığını fark etmedi.

***

Eve vardığında hâlâ ailesine durumu nasıl açıklayacağını düşünüyordu. Aslında ailesi anlayışla karşılayacaktı durumu. Fakat yine de bu, Salih’in ailedeki yükünün artacağı gerçeğini değiştirmiyordu.

Sıkıntılı bir şekilde anahtarı kilitte çevirdi ve kapıyı açtı. Kapıyı kapattığı gibi de kendisini odasına attı. Biraz daha düşünmek, içindeki bu öfkeyi bastırmak istiyordu. Fakat ne yaparsa yapsın öfkesi azalmıyor, aksine yangın ateşi gibi önüne ne gelirse yakıp büyüyordu.

Sandalyesine oturdu ve sandalyenin hafif gıcırtısıyla beraber derin bir nefes alıp verdi. Cebinden çıkarıp masaya koyduğu kâğıda takıldı gözleri bir süre. Defalarca okuduğu metni tekrar okumaya başladı.

SAYIN SALİH GÖÇER,

2011-2012 EĞİTİM ÖĞRETİM YILINDA ALMAYA BAŞLADIĞINIZ BAŞARI BURSUNUZ 2013-2014 EĞİTİM ÖĞRETİM YILINDAKİ NOT ORTALAMANIZIN BELİRLENEN DEĞERİN ALTINDA OLMASI NEDENİYLE KESİLMİŞ BULUNMAKTADIR. BU DURUMDAN ÜZÜNTÜ DUYDUĞUMUZU BELİRTİR, BİR SONRAKİ BURS BAŞVURU TARİHİNİ KAÇIRMAMANIZI ÖNERİRİZ.

Salih neredeyse nefessiz okuduğu kâğıdı bir kenara attı. Sabah kâğıt eline ulaştığında hemen vakıfa gitmiş ve yaşadığı olayı onlara izah etmeye çalışmıştı. Fakat vakıf yöneticisi burs konusunda katı kurallarından bahsetmiş ve Salih’i ‘büyük bir üzüntüyle’ geri çevirmişti. Şimdi de Salih burada öylece kenara attığı kâğıdın hayatına nasıl etki edeceğini düşünüyordu. Zihni yine Mehmet Hoca ile yaptığı diyalogla doldu taştı. Salih sanki her seferinde olayı farklı açıdan izliyormuşçasına tekrar tekrar oynattı o sahneyi zihninde. Önündeki kâğıt olmasa belki de yaşadıklarını bir rüyaya bağlayabilirdi. Fakat gerçekti hepsi.

Ne olursa olsun artık Salih’in ileriyi düşünmesi gerekiyordu. Önünde uzun sayılabilecek bir yarıyıl tatili vardı. Bu tatili bir işe girip çalışarak değerlendirebilirdi, ki böyle bir şey artık kaçınılmazdı.

Kâğıdı katlayıp çekmesine yerleştirdi özenle. Bu sırada içindeki öfkenin arttığını ve bunu kontrol etmenin kendi elinde olmadığını fark etti. Derken masa, insanı sinir edebilecek bir şekilde belirli ritimlerle titremeye başladı. Salih çekmecesini kapatıp titreşen telefonuna sarıldı büyük bir umutla. Vakıftan arıyor olabilirlerdi. Belki de Salih’in durumunu anlamışlardı ve bursu tekrar işleme sokacaklardı.

Salih telefon ekranına baktı ve hayalleri o sırada yerle bir oldu. Ekranda Bilinmeyen Numara yazıyordu. Ve bu sırada Salih’in içinde öfkesine ek olarak merak duygusu da büyümeye başladı. Birkaç gündür arayan bu kişi kim olabilirdi ki? Eğer yanlış numara olsaydı şu ana kadar aramaların sonlanmış olması gerekirdi. Birisi gerçekten de Salih’e ulaşmak istiyordu.

Salih onay tuşuna bastı ve telefonu kulağına götürdü.

“Efendim?” dedi büyük bir merakla.

Önce hiçbir ses duyamadı. Sadece hatta bir parazit varmış gibi bir cızırtı ulaşıyordu Salih’in kulağına. Bu cızırtı o kadar uzamıştı ki Salih telefonu kapatmayı düşündü. Fakat parmağını kapatma tuşuna götürmeden karşı taraf konuşmaya başladı.

“Bana bir isim ver!”

Salih adamın ne demek istediğini anlamamıştı.

“Anlamadım?” dedi önce. Sonra da ekledi. “Beyefendi, galiba yanlış aradınız.”

Yine kapatma tuşuna doğru götürdü parmağını fakat duyduğu cümle karşısında yine vazgeçti.

“Arayan kişi ben değil sendin! Beni sen çağırdın. Şimdi bana bir isim ver!”

Salih dirseklerini masaya dayamıştı. Karşı tarafın dediklerini anlamasına yardımcı olabilecekmiş gibi telefonu kulağına iyice bastırdı.

“Dediklerinizden hiçbir şey anlamadım beyefendi.”

Ve o anda ses değişti. Daha önce kesinlikle bir insana ait olan ses biçim değiştirdi ve insanın içine korku salan bir şeye dönüştü.

“Arzuların için kurban vermelisin!” Söylenilenler sanki iki dağ arasındaki bir ovada söylenmiş gibi yankı yaparak ulaşıyordu Salih’e. Salih sesin telefondan çıkıp etrafında bir sis oluşturduğunu ve o sisin içinde de bir varlığın belirdiğini sandı bir an. Ardından da kendisini sesin etkisinden kurtardı ve başını iki yana salladı. Aramayı birden sonlandırıp telefonu kulağından uzaklaştırdı yavaş yavaş. Hâlâ karşı tarafın söylediklerini düşünüyordu.

***

Yaptığı telefon görüşmesine dair düşünceleri pek sürmedi. Zihnine yeni -daha doğrusu eski- bir konu saplanmıştı: Başarı bursu kesintisi.

Durumu en sonunda ailesine açıklamıştı. Tahmin ettiği gibi de ailesi biricik oğlunu anlayışla karşılaşmıştı. Evet, eskisine nazaran biraz daha sıkıntıya gireceklerdi fakat bu dünyanın sonu değildi. Tabii böyle düşünen sadece Salih’in ailesiydi. Salih, Mehmet Hoca’yla yaptığı konuşmadan sonra kendisini boşlukta hisseder olmuştu.

Odasına geçip telefonuna baktığında iki cevapsız aramanın olduğunu gördü. Aramalarda Bilinmeyen Numara(2) yazıyordu. Salih önce gözlerini devirdi. Zaten hayatı bursunun kesilmesiyle alt üst olmuşken bir de bu zırvayla uğraşamazdı.

Tuş takımında hızla gezdirdi parmaklarını ve müşteri hizmetlerini arayıp hattını bilinmeyen numaralara engelledi. Hayatındaki bir sorun da böylece çözülmüş oldu.

***

“Siparişinizi alabilir miyim efendim?”

Salih elinde kâğıt kalem, müşterinin sipariş vermesini bekliyordu. Masada bir çift vardı ve kız ile erkek sanki sipariş kararını birbirlerine bırakmaya çalışıyorlardı. Uzun bir bakışmadan sonra erkek menüyü Salih’e uzattı ve “İki sıcak çikolata alalım şimdilik,” dedi. Ardından da bakışlarını sevgilisine çevirdi hemen.

Salih deftere iki sıcak çikolata yazdı ve sayfayı koparıp gerekli yere gönderdi. Ardından da kafede sipariş alınmayı bekleyen var mı diye şöyle bir göz attı. Kafe neredeyse boş olduğu için de mutfakla kafe arasındaki boş koridorda bir sandalyede oturdu.

Bu işi iki gün önce bulmuştu. Tüm gün çalışmasına rağmen alacağı maaş bir hayli azdı. Fakat şu anda Salih’in başka seçeneği yoktu. O her zaman ‘hiç yoktan iyidir’ diyenlerdendi. Daha iyi bir iş bulana kadar bu iş onu idare edebilirdi. Hem belki patronun gözüne girebilirse maaşına zam bile yaptırabilirdi. Kim bilir, diye düşündü.

Kasiyerdeki çocuğun uyarması üzerine Salih yerinden kalktı ve defteri ile birlikte kafeye yeni gelen müşterilerin masasına doğru yürümeye başladı. Bir yandan defterine bakıyor bir yandan da para sorununu kalıcı bir şekilde nasıl çözebileceğini düşünüyordu. Fakat aklına hiçbir şey gelmiyordu.

Salih masaya ulaştığında kafasını kaldırıp tam “Ne alırdınız efendim?” diye soracaktı ki öylece donakaldı. Masada oturanlar Ahmet ve tayfasıydı. Böyle bir tesadüf olabilir miydi? Tabii ki olamazdı. Salih iki gün önce iş bulduğunu Erkan’a söylemişti. O da başkalarına yaymış olmalıydı ve sonuç olarak haber Ahmet’e kadar ulaşmıştı.

Tayfadakiler birbirleriyle bakıştılar gülümseyerek. Hepsinin gülümsemesi Salih’e şeytanı andırıyordu. Masadakilerle Salih arasındaki sessizliği en sonunda bir elini sandalyenin başına dayamış olan Ahmet bozdu.

“Eee, ne sipariş edeceğimizi sormayacak mısın?” dedi ve tayfasına döndü. “Yoksa beynimizi mi okumaya çalışıyorsun?” dedi alaycı bir sesle. Ardından masadakiler kahkahaya boğuldular.

Beyin okunmaz aptal herif, zihin okunur! diye düşündü Salih fakat bunu dile getirmedi. Yeni girdiği bu işi, sırf Ahmet’le papaz oldu diye kaybetmek istemiyordu.

“Karar verdiniz mi?” dedi Salih büyük bir sabırla. İçinde kabaran öfkesini bastırmaya, zihnindeki mantık kapılarını açık tutmaya çalışıyordu.

Ahmet menüye şöyle bir göz gezdirdi. Ardından da “Sen ne önerirsin?” diye sordu yine alaycı bir şekilde.

Salih derin bir nefes aldı ve “Menüden istediğinizi seçebilirsiniz,” dedi.

Ahmet ve arkadaşları menüye hızlıca bir baktıktan sonra siparişlerini verdiler. Salih de hepsini bir bir deftere yazdı. Ardından da hızla uzaklaştı masadan. Mutfağa girip kâğıdı verdi. “Masa sekiz,” diye belirttikten sonra da mutfaktan çıktı. Salih dar koridorda yumruklarını sıkmış bir şekilde yürürken kasiyerdeki çocuğun kendisine doğru geldiğini gördü. Aralarındaki mesafe kapandığında çocuk elindeki telefonu Salih’e uzattı.

“Telefonun çalıyor iki saattir,” dedi ve telefonu Salih’e verdi. Salih gözleri büyümüş bir şekilde ekrana bakarken konuşmasını sürdürdü kasiyer çocuk. “Galiba önemli bir telefon. İki kere üst üste aradı ve bu üçüncü. Açsan iyi olacak. Fakat patrona yakalanma. Biliyorsun, kızıyor böyle şeylere.”

Çocuk uyarısını yaptıktan sonra Salih’i telefonuyla baş başa bıraktı ve yerine döndü. Salih o sırada Bilinmeyen Numara yazılı ekrana bakıyordu hâlâ. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? Daha üç gün önce engellemişti bilinmeyen numaraları.

Telefon çalmaya devam ediyordu. Oysa şu ana kadar meşgule düşmesi gerekirdi. Salih bir süre daha bekledikten sonra reddetme tuşuna bastı ve bir daha çalmaması için telefonunu kapatıp cebine koydu. Ardından da mutfağa girip masa sekizin siparişlerini aldı.

Elinde tepsiyle masaya ulaştığında Ahmet’in konuşması kesilmiş, masa birden sessizliğe gömülmüştü. Ahmet’in arkadaşları bir Salih’e bir de Ahmet’e bakıyorlardı. Salih tepsidekileri hatasız bir şekilde masadakilerin önüne yerleştirdi. Tam “Afiyet olsun,” bile demeden gidecekti ki Ahmet konuşmaya başladı.

“Facebook’ta yeni açtığımız gruba bakma fırsatın oldu mu Salih?” dedi ciddi bir şekilde. Bu sırada arkadaşları kıkırdıyordu. Salih bir Ahmet’e bir de arkadaşlarına baktı. Ardından da hiçbir şey söylemeden oradan ayrıldı.

Tepsiyi bir kenara bırakıp hemen kasiyer çocuğun yanına gitti. Bir süre dil döktükten sonra kasiyer çocuğu bilgisayarını kullanmasına ikna etmeyi başardı. Hemen kendi Facebook hesabına girdi ve Ahmet’in bahsettiği şeyi aradı. Aslında aramasına da gerek yoktu. Bildirim kutusu bu grupta yapılan etiketlemelerle ilgili bildirimlerle dolup taşmıştı. Salih hemen bildirimlerden birisine tıkladı ve bir fotoğrafla karşılaştı. Daha ilk anda öfkesi artmaya başlamıştı. Fotoğrafta, kümeste tünemiş bir tavuk vardı. Tavuğun kafası kesilmiş, yerine Salih’in kafası yerleştirilmişti. Altındaki yumurtanın yarısı dışarı çıkmıştı. Fotoğrafın alt kısmında, kırmızı bir şerit içerisinde ‘dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana’ cümlesi yazıyordu. Tavuk Salih’in adıyla etiketlenmişti. Fotoğraf onlarca kez paylaşılmış ve çokça beğeni almıştı. Ama yorumlar en beteriydi. Bazıları Mehmet Hoca ile ilgili şikâyetlerde bulunurken bazıları Salih’in sınav salonuna üstü çamurlu bir şekilde gelişi hakkında konuşuyordu.

Salih birden kıpkırmızı kesildi. Elleri bilgisayar faresinin üzerinde kilitlenmişti sanki. Gözleri, fotoğrafı zihnine işlemek istercesine tekrar tekrar tarıyordu.

Ahmet, Salih Kör Talih adında kurduğu grupta sadece bu fotoğrafla değil, Salih ile ilgili topladığı tüm malzemeleri kullanarak dalga geçmişti. Ve onun gibi düşünenler hiç de az değildi.

Salih bir an ne yapacağını bilemedi. Başından kaynar sular akıyordu sanki. Öylece donakalmış bir vaziyetteyken bir elin omzuna dokunduğunu hissetti.

“Salih patrona görünmeden yerime geçmem lazım. Anlıyorsundur umarım beni.” Ses kasiyer çocuğa aitti. Salih birkaç saniye daha hareketsiz kaldıktan sonra Facebook hesabından çıktı ve sandalyeden kalktı. Salih’in kıpkırmızı kesildiğini gören kasiyer endişeli bir şekilde “İyi misin abicim?” diye sordu. Salih bir an boş gözlerle çocuğa baktı. Ardından da hiçbir şey söylemeden birkaç metre yürüdü. O sırada bacağında hafif bir titreşim hissetti. Öfkesinden kaynaklandığını düşündü bir an. Fakat sonra telefonun çaldığını fark etti.

“Telefonu kapatmıştım,” diye mırıldandı.

“Ha, ne?” diye oturduğu yerden seslendi kasiyer çocuk.

Salih yine cevap vermedi. Elini hemen cebine attı ve titreyen telefonunu titreyen eliyle çıkardı. Ekrana baktığında yine o iki kelimeyi gördü. Kalbi hem az önce duyduğu öfkeyle hem de şimdi peyda olan endişe ve dehşet duygusuyla inanılmaz bir şekilde hızlı atıyordu. Kızarmış yüzünde oluşan ter damlaları akciğerlerine hava yetiştirmeye çalışan burnun yanından akıp çenesine doğru gidiyordu.

Telefon normal olamayacak bir şekilde uzun uzun çalıyordu. Salih bu sefer aramayı onayladı ve telefonu kulağına götürdü.

“E-efendim,” dedi karşısındaki adama. Bunu nasıl yapabiliyordu? Önce hattı, bilinmeyen numaralara engellemişti. Ardından da telefonu kapatmıştı. Fakat yine de aramaları engelleyememişti Salih.

“Bana bir isim vermelisin!” dedi karşıdaki kişi. Sesi bir insana ait olamayacak kadar anormaldi.

“Sen de kimsin?” dedi Salih. Aklına şu anda bunu sormak geliyordu sadece.

“Ben hiç kimseyim. Sadece istekleri yerine getiririm. Fakat bunun için bana isim vermelisin!”

“Ne ismi?” Salih bulunduğu durumdan gittikçe korkmaya başlamıştı. Ellerine ek olarak şimdi de dizleri titriyordu. Bir an dengesini kaybedecek gibi oldu ama derin bir nefes alıp kendisini toparladı hemen. Karşıdaki ses sanki Salih’in zihnine girip orada hoyratça dolaşıyordu. Salih içindeki öfkenin arttığını hissetti. Kan damarlarında hızla akarken kendisine verilen cevabı dinledi.

“Bana isim ver! Bana isim ver! İsim ver! İsim! İsim!” Karşıdaki kişinin artık sabrı kalmamıştı ve sesinin aldığı ton Salih’i iyice korkutmuştu. Öfkesi de korkusuna paralel bir şekilde artıyordu.

Salih artık hiçbir mantık yürütemiyordu. Sadece cümlelerin anlamını zihninde buluyor ve ona göre bir tepki vermeye çalışıyordu. Eğer mantığını kullanabilseydi karşısındaki o kişiye asla bir isim vermezdi.

Ahmet ve arkadaşlarının oturduğu masaya doğru döndü. Ahmetler o sırada hesabı ödemiş, kalkıyorlardı. Ahmet bir an Salih’e baktı ve arkadaşlarına bir şey söyledikten sonra kahkahalara boğuldu.

Elinde telefon, bakmayı sürdürdü Salih. Ve en sonunda karşı tarafın istediği ismi söyleyiverdi büyük bir öfkeyle: “Ahmet Kılıçlar!”

***

Bir rüya olabilirdi her şey. Ya da bir halüsinasyon. Bir sanrı ya da gerçek olmayan herhangi bir şey. Fakat Salih, bir ay öncesine ait olan önündeki gazetenin manşetine bakarken tüm bunların gerçek olduğunu biliyordu. ‘Aşırı Hız Yine Can Aldı’ cümlesiyle atılan manşetin altında ölü sayısı ve ölenlerin isimleri yazıyordu. Olayın nasıl geliştiğini okuyan Salih hiçbir şekilde şaşkınlık ya da üzüntü duymadı. Aksine içerisindeki öfke ve tatmin olma duygusu arttıkça arttı okuduğu her kelimede.

Aklına olayı sorgulamak bile gelmiyordu. Her şey o kadar aykırıydı ki Salih’in tüm bu olanlar karşısında aklını yitirmesi gerekiyordu. Kaynağı belli olmayan aramalar, mistik bir ses ve ardından gelen bir ölüm. Hem de Salih’in isteği doğrultusunda gerçekleştirilen bir ölüm. Sanki bir şişeden cin çıkmıştı ve Salih ondan üç tane dileğini yerine getirmesini istiyordu. Birincisini kullanmıştı bile. Şu anda bu durum karşısında dehşete düşmesi gerekiyordu fakat Salih dileklerinin hiç bitmemesini, ölümlerin devam etmesini istiyordu. İşte o zaman dudaklarının başka birisinin ismiyle hareketlendiğini fark etti Salih. Ve o anda telefon çalmaya başladı.

***

Mehmet Kılıçlar masasında yorgun bir şekilde oturuyordu. Son günlerde neredeyse hiç uyumamıştı. Oğlunun ölümü tam bir faciaydı. Araba otoyolda son hızla giderken birden yalpalamaya başlamış, ardından da bariyerlere çarparak havada taklalar atmıştı. Araba, buruşturulup çöpe atılan kâğıt topları gibi olmuş, ne yazık ki kimse sağ çıkamamıştı o metal yığınından.

Mehmet Hoca olayın şokunu günlerce atlatamamıştı. Kendisini içkiye vermek istediyse de arkadaşları ve ailesi buna müsaade etmemişti. Üç haftalık zorunlu bir izne ayrıldıktan sonra da boş durduğu vakitlerin durumu için daha kötü olduğuna kanaat getirip okula dönmüştü hemen. Şimdi de okuldaki laboratuvarı deney yapacak öğrenciler için hazırlaması gerekirken duvarın dibindeki küçük masada oturmuş zihnini boşaltmaya çalışıyordu.

Birden titrediğini fark etti. Bu biraz içinde bulunduğu boşluktan biraz da havanın soğuk olmasından kaynaklanıyordu.

Ayağa kalktı ve masanın arkasındaki elektrikli ısıtıcıya doğru yürüdü. Fişi prize taktıktan sonra ısıtıcının düğmesine bastı. Sıcaklık sadece ön tarafından gelmesi gerekirken her yerden gelmişti. Ve Mehmet Kılıçlar laboratuvarı saran ateşin içerisinde son kez titredi.

***

Salih gazete küpürleriyle dolu duvarın önünde durdu. Büyük bir tatminlik duygusuyla göz gezdirdi hepsine.

‘Aşırı Hız Yine Can Aldı’

‘Laboratuvarda Patlama’

‘Aniden Yıkılan Binada Kurtulan Yok’

‘Bakımsız Köprü En Sonunda Çöktü’

‘Fabrikada Çıkan Yangın Gökyüzünü Siyaha Boyadı’

Salih duvardaki onlarca gazete kupürüne bakmayı sürdürdü bir süre daha. Duvara baktıkça içindeki tatmin olma duygusu kabarıyordu. Daha fazlasını istiyordu!

Derin bir nefes aldı ve gözlerini büyük eserinden ayırıp elindeki diğer kâğıt parçasına çevirdi. Yüzüne şeytani bir gülümseme yerleşti.

Salih elindeki kupürü de diğerlerinin yanına yapıştırdı ve manşeti tekrar tekrar okudu içinden.

‘Fırtına Onlarca Can Aldı’

Yunus Yazıcı

Tanrıyı oynayan küçücük bir insan.

Diğer Yazıları - Website

Takip Et:
Twitter

Bir Cevap Yazın