Andreas Frangias’ın “Veba”sı

Yunanistanlı yazar Andreas Frangias’ın bu benzersiz anti-ütopyası için kısaca İsimsiz İnsanların İsimsiz Cehennemi demek mümkün. Farklı toplumsal tasviri, alışılmışın dışındaki tekniği ve etkisi sonuna kadar devam eden -ve rahatsızlık veren- detaylarıyla okurun üstüne kara bulut gibi çökmesi muhtemel bir roman. Yalanın, insanlar içine nifak tohumları yerleştirmenin en belirgin idare şekli olduğu; özlük namına hiçbir hakka sahip olmayan toplama insanların sefil dünyaları etkileyici bir dille sahnelenir.

Karakterler sadece mizaç ve dış görünüşlerine göre sıfatlandırıldıkları, insanı insan yapan kişisel bilgilerin yazılı olduğu bir kimlikten bile yoksun oldukları için onlara isimsiz insanlar veya canlılar demek hata olmaz. Toplama kampı halini almış bir adada, yönetici zümrenin kölesi olarak, insanoğlunun aklına gelebilecek en garip uygulamalara maruz kaldıkları için de yaşarken cehennemi tattıkları söylenebilir. Bu dünyevi cehennemin sadece bir ada olduğunu biliyoruz, isminden ve nerede olduğundan ise haberdar değiliz. Andreas Frangias’ın, bir kısmı mahkumiyet ve sürgünle geçen geçmişine göz atılarak romana ev sahipliği yapan adanın nereyi simgelediği anlaşılabilir. Ancak yazar eseri boyunca hiçbir özel isim ve zamansal ifade kullanma ihtiyacı hissetmemişken bu konuda belki de hayal gücümüzü serbest bırakmalıyız.

Herhangi bir fantastik unsur barındırmayan eser, sahip olduğu absürtlüklerle, bazen fantastik romanlara özgü hayal dünyasını bile aşabiliyor, tabii ki karanlıklara doğru yol alarak. Belki, öldürülmek istendiği halde bir türlü ölmek bilmeyen kimi mahkumların dirayetleri şaşkınlık yaratabilir. Ancak oldukça zorlu şartlarda ömür tüketen bu insanların bir kısmının her şeyleriyle tükenirken bir kısmının ise zamanla -her şeyleriyle- bağışıklık kazanmaları mümkündür. Romanın, umut verici son cümlesi ise yılmayan bu insanlar için yazılmıştır.

Ada sakinlerinin bir insan gibi yaşamadıkları daha ilk sayfalarda anlaşılabilir. Yer altında açılmış tabut genişliğindeki oyuklarda, gruplar halinde, bir hayvan topluluğu gibi uyuyan bu isimsiz karakterler için tehlike, onları her an takip eden gölgeleri gibidir. Uyku haricindeki zamanlarda güçlü-kuvvetli binek ve yük hayvanları gibi çalıştırılan -romanda bahsedilen sıfatlarıyla- bu talihsiz sarı külahlıların, ürkeklerin, hararetlilerin yanlarında onlara arada da olsa şefkat gösteren bir sahipleri yoktur. Her zaman ve her yerde bitebilen, ancak onları tanımanın bazen mümkün olmadığı bir yönetici grubu vardır başlarında tabii. İnsanların kanlarını son damlasına kadar emen bu yönetici grubun kural koymada herhangi bir sınır tanımamaları ise okurlar için bir sürpriz olmasa gerek.

En belirgin kontrol mekanizması insanları birbirlerine düşürmek, yaratılan -ve zaten var olan- güvensizlik ortamıyla onları iyice sindirmek, sonuç olarak da beyaza siyah, siyaha beyaz diyecek hale gelmelerini sağlamaktır. Komşu oyuklardan gelen çığlık sesleriyle ölümün parmak uçlarında olduğunu her gece hatırlayan ada mahkumları için hayat zordur. Haklarında, bilmedikleri herhangi bir sebeple verilmesi olası bir cezalandırmayı ise her an korku içinde beklemeleri gereklidir, onlar sürekli acıyı bekleyen çilekeşlerdir. Hal böyleyken, bu isimsizlerin etraflarında güvenebilecekleri hiç kimseleri yokken, güvensizliği onlar için daha belirgin hale getirmek, onları bireysellikten uzaklaştırmak için uygulanabilecek en etkili yoldur. İntihara teşebbüsün en büyük cezalara gebe olduğu bu toplama kampı veya şehirde, karakterlere istenilen şeylerin söyletilmesi-itiraf ettirilmesi istendiğinde kimi işkence yöntemlerine başvurulması da sadece anti-ütopya kurgularında karşımıza çıkabilecek uygulamalar değildir.

Genelde üçüncü şahıs tarafından aktarılan hikaye, bazen ikinci şahsa yönelik bir hitaba geçerken bazen de ben zamiriyle devam ediyor. Tüm o karanlığı daha gerçekçi bir ifadeyle, sanki her bir okurla bire bir görüşüyormuş gibi aktarması ise romanın sisli havasının daha kolay hissedilmesini sağlıyor.

Mahkumların yerine getirmekte zorunlu oldukları bazı günlük yükümlülükleri vardır ki romanın üzerinde yürüdüğü asıl çizgi de bunlardır. Korku, panik, travma, şaşkınlık ve ruhsal dengesizlikleri muhafaza etmek için onları her gün yeni bir sürpriz bekler. Bu sürprizlere burada değinmeyeceğiz.

Özellikle ada karakterlerinin farelerle kurdukları ilişkiler, farelerin onların hayatlarını zapt etme yöntemleri belki de romanın en ilgi çekici yerleridir.

Romanın orijinal adının Limos, Limos’un da Yunan Mitolojisinde “açlık tanrısı” olduğunu belirtmekte fayda var. Roman Türkçeye Veba adıyla çevrilse de bu kelimenin romana yabancı kişiler için ilk başta bir salgın hastalığı çağrıştırması kuvvetli bir ihtimaldir. Veba’nın roman için son derece uygun bir isim olduğunun anlaşılması için ise eseri okumak yeterli olacaktır. İsimlerden, mekanlardan, zamanlardan bağımsız olan bu karanlık hikaye tüm insanlığın bir yansımasıdır. İnsanların ortak günahları ise bir veba salgını gibi tüm dünyayı sarıp sarmalamıştır.

Yunanistan’daki ilk baskısı 1972’de, ülkemizdeki ilk baskısı ise İthaki tarafından 2009’da yapılan Veba, türün ilgilileri için -her haliyle- farklı bir deneyim sunan, daha fazla ilgiyi hak eden bir roman.

Serdar Yıldız

İllet (roman), Karanlık Gökkuşağı (öykü)

Diğer Yazıları

Takip Et:
Twitter

4 yorum

  1. Ruhşen Doğan Nar

    Camus’nün “Veba”sına hayran biri olarak, incelemeni merakla okudum. İncelemeden gördüğüm kadarıyla roman, Saramago’nun tarzını anımsatıyor. Kitap fuarında alacağım kitaplar listesine aldım Veba’yı. Kitabı okuyunca, yine buraya yazarım yorumlarımı.

  2. Serdar Yıldız Yazar

    Benzer türdeki diğer eserlere oranla Türkiye’de fazlasıyla geride kalmış olması çok ilginç. 2009’da yayımlanmasına rağmen halen birinci baskıda mesela. Yazarın Yunanistanlı olmasının, yani anadilinin İngilizce olmamasının bunda büyük payı vardır diye düşünüyorum.

    • Ruhşen Doğan Nar

      Evet, bir eserin kaynak dilinin İngilizce olup olmaması, o eserin satışını epey etkiliyor. Bizde hala Amerikalı/İngiliz yazarların özellikle fantastik/bilimkurgu/korku türlerinde yerli yazarlardan daha iyi yazdığı önyargısı var. Tam tersine, yerli yazarlara öncelik verilmesi gerek.

  3. Seran Demiral

    Nihayet kitabı edindim ve okumaya başladım. Paylaşımın için teşekkürler Serdar. Bu arada çeviri direkt Yunanca’dan yapılmış. Bu da bir artıdır zannediyorum.

Bir cevap yazın