Alien

Filmlerde gerilim, sinema takipçilerinin çoğunluğunun sevdiği bir unsurdur. Bu sebeple olsa gerek bazı yapımcılar izleyeni gerecek, deyim yerindeyse tırnaklarını yedirecek sahneler çekilmesi için çuvalla para harcamaktan çekinmezler. Ancak burada atlanılan bir nokta vardır. Gerilim sahneleri çekmek sadece para harcamakla başarılamaz, bu hedefe varmak için çok daha önemli bir ihtiyaç vardır: yetenekli bir yönetmen. Böyle yönetmenler seyirciyi germek istediklerinde öyle bir atmosfer oluşturuverirler ki bir anda sahne, herkesi hikayenin içine çeker ve tüm o tedirginliği ve dehşeti filmin kahramanlarıyla birlikte siz de yaşarsınız.

1979 yapımı bir Ridley Scott filmi olan Alien, gerilim sinemasının verebileceği hazların çoğunu deneyimleyebileceğiniz bir film. Üstelik hikayesi olmayan ve sadece kahramanların birer birer ölmesi üzerinden yürüyen bir film de değil. Zamanının ötesinde grafik ve efektlerle bezenmiş bir hayatta kalma hikayesinin içinde kaybolacağınız bir bilimkurgu.

Filmin konusu, epey tanıdık aslında. Ne derler bilirsiniz, eğer bilmediğin bir şeyle karşı karşıyaysan burnunu sokma. Ticari uzay gemisi Nostromo, Dünya’ya doğru yol alırken bilinmeyen bir kaynaktan sinyaller alır. Bunun bir yardım çağrısı olabileceğini göz önünde bulunduran mürettebat, sinyalin geldiği gezegene iniş yapar. Burası epey soğuk ve rüzgarlı bir gezegendir. Bu karanlık ve ürkütücü ortam filmin kalanı hakkında ipucu verir gibidir sanki. Gezegende mürettebatımızı bir sürpriz beklemektedir ve bu sürprizin geminin içine girmesine izin vererek çok büyük bir hata yaparlar. O dakikadan sonrası ise tam bir gerilim şölenidir.

Kahramanlarımızı tanıyacak olursak, Sigourney Weaver’in canlandırdığı Ripley karakteri en aklı başında karakterimiz, öyle ki filmin başından itibaren olaya ağırlığını koyarak filmin esas kızı olduğunu belli ediyor. Weaver’ın oyunculuğu, klostrofobik atmosferi daha da güçlendiren bir etmen olarak filmin bu denli “tedirgin edici” oluşunda önem arz ediyor.

Tom Skerritt’i gemiyi idare eden Dallas isimli eleman rolünde, Ian Holm’u –ki kendisini Bilbo Baggins rolünden de tanıyoruz- ise güven vermeyen bilim adamı Ash rolünde izliyoruz. Enteresan bir detay olarak şu söylenebilir, filmde uzaylı rolünde oynayan –tabii ki insan şeklinde değil, uzaylı kılığında gördüğümüz- Bolaji Badejo’nun bu rol için Ridley Scott tarafından seçilmesinin sebebi boyunun 2,18 metre olması imiş. Yönetmen bu devasa adamın uzaylıyı canlandırmak için yeterince büyük olduğunu düşünmüş.

Alien filminden bahsedip de Alien karakterini dizayn eden grafiker H. R. Giger’den bahsetmemek olmaz. Muhteşem dizaynının filme katkısı göz ardı edilemez. Uzaylı yaratığımızın yumurtalarını bile öyle bir dizayn etmiş ki kendisine hayran kalmamak elde değil. Zaten Giger’in bu çabaları da filme efekt dalında Oscar kazandırmış.

1979 yılında bile olsa sinemanın usta ellerde ne denli etkili olabileceğinin cevabını arıyorsanız yapacağınız şey Alien’ı açıp izlemek olmalıdır. Aynı anda hem gerilim hem de bilimkurgu olarak keyif alacağınız yapımlar sınırlı olduğuna göre bu tür filmler gözden kaçırılmamalı. Filmin eksik yönü yok mu? Belki şu söylenebilir. Karakterler biraz yüzeysel kalmışlar, Sigourney Weaver’ın canlandırdığı karakter dışındakilerle pek özdeşleşemedim ben. Belki hayatlarına dair daha fazla ayrıntı verilseymiş daha gerçek karakterler ortaya çıkarmış gibi görünüyor.

Uzayın derinliklerinde iki saatliğine kaybolmak ve korkunç bir yaratıkla insanlar arasındaki amansız mücadeleye katılmak için ekran başına. İyi eğlenceler.

Mümin Can

89 doğumlu, edebiyat ve sinema takipçisi...

Diğer Yazıları

Takip Et:
TwitterFacebook

2 yorum

Bir cevap yazın