Aditi II : Araf

Aditi ormanın hışırdayan yaprakları arasında şiddetli rüzgârın tersi yönünde görebildiği tek ışık kaynağı olan eski bir kulübeye doğru hızla koşuyordu. Tam kulübeye gireceği sırada ayaklarına dolanan çalılıklar onu kulübenin kapısına kadar yuvarladı. Çarpmanın etkisiyle kapının çürümüş kirişleri yerinden fırladı. Ayağa kalkacak hali yoktu. Canının yandığını koluna saplanan paslı çivileri görünce fark etti. Hâlâ nerede olduğunu ve nasıl buraya geldiğini düşünmeye fırsat bulamamıştı. Ayağa kalktığında çatısı uçmuş harabe evin üzerinde iki siluet gördü. Adeta çivilenmiş gibi yerinde durdu. Dolunayın parlaklığı görmesine engel olacak kadar fazlaydı. Kapşonlu cübbelerinin içinde karanlıktan bir takım sesler çıkararak ellerindeki kitabı okuyan iki silüet, bir cismin etrafında dönüyorlardı. Aditi hırıltılar arasından duyduğu tek bir cümle ile sarsıldı. NİTİMUR İN VETİTUM! Birden silüetler durdu ve sanki cenin pozisyonu alıp ters yönde dönmeye başladılar. Aniden ikisinin ortasında iki bebek gördü. Dönen iki siluetin ortasında öylece dolunaya bakıyor gibiydiler. Halkanın giderek açılmasıyla onlar da yükseliyordu. İki siluet durdu. Rüzgâr durdu. Birden hırıltı ve hışırtılar kesildi. Ayın yaydığı ışık o kadar kuvvetliydi ki Aditi’nin gözlerine beyaz bir perde inmiş gibiydi. Silüetlerin ellerindeki kitaplar ve bebekler havada asılı duruyordu. Hareket eden tek cisim Aditi’nin kararsız gözbebekleriydi. Kaçmaya kalkacağı sırada sessizlik kulakları kanatacak bir çığlıkla bozuldu. Çığlık dolunayı söndürdü. Zifiri karanlığa gömülen ormanda Aditi çoktan mekan ve zaman kavramını unutmuştu. Küçülen gözbebeklerinin büyümesi ile aynı hızda küçülmesi bir oldu. Birden etraf yeniden aydınlandı. Bu seferki ışığın kaynağı dolunay değildi. Sesin etkisiyle yere yığılan Aditi kafasını kaldırdığında gözlerini bebeklere kilitlemişti. Dolunay gibi parlayan bebeklerin etrafındaki iki silüet kaybolmuştu ama kitaplar hâlâ havadaydı. İki kitap birbirine doğru yaklaşmaya başladı ve ikinci çığlık ile birleşip tek bir kitap haline geldiler. Aditi’nin uyanmadan önce son gördüğü üzerine doğru gelen kitap Xasiork’du…

Gözlerini kara bulutlarla kaplı gökyüzüne açtı Aditi. Önce ormanı hatırladı. Silüetleri… Ardından bebekleri ve kitabı… Mabedi hatırladı. Ve sonrasını… Kızıl Melek’i… Islak taş bir zemin üzerinde yatıyordu. Yattığı yerden doğrulurken tüm olanların kâbus olduğunu düşünmesi kısa sürdü. Artık iç içe girmiş dünyasında neyin gerçek neyin kâbus olduğunu kavrayamıyordu. Etrafa bakmak üzere ayağa kalktı. Su birikintilerinin olduğu mabedin zeminini ve sadece gökyüzünü görebiliyordu. Tapınağın kulesinde olduğunu düşündü. Kuleden aşağı bakmak üzere birkaç adım attığında ani bir refleksle geriye sıçradı. Aşağıda simsiyah alevlerin sardığı görüş alanını tamamen kaplayan bir şehir vardı. Bir anlık gözlerine çarpan manzaranın kalbine saldığı korku tüm vücudunu titretti. Yaşadığı şokun etkisiyle nefesi kesildi. İstemsizce tekrarladığı kelimeleri anlamaya çalıştı. Giderek yükselen ve titreyen sesini sonradan fark etti.
-NEREDEYİM BEN! Haykırışının bitmesiyle dumansız alevlerin sardığı şehirden yükselen ses aynı oldu.

Andolsun Tur’a.
Satır satır yazılmış Kitab’a;
Yayılmış ince deri üzerine.
Yükseltilmiş tavan gibi göğe.
İşte yalanlayıp durduğunuz Cehennem budur!
Bir büyü müdür bu, yoksa görmüyor musunuz!? (Tur-52)

Korkuyla dönmeye başladı. Kalbinin çırpınışları kulaklarına vuruyordu. Arkasına döndüğü esnada başka bir manzarayla olduğu yere diz çöktü. Kulenin diğer ucunda bembeyaz ışıklarıyla karanlığın karşısında parlayan manzarayı görüyordu. Bu defa ses daha şiddetli oldu.

Ey Adem! Sen ve eşin Cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin,
Ama şu yasaklı ağaca yaklaşmayın, Yoksa zalimlerden olursunuz. (2/BAKARA-35)

Bu anı daha önce yaşamış mıydı? Kâbuslarını hatırladı. Tam bu anı… Kızıl Melek ile karşılaşıyordu. Sonrası yoktu. Ter içinde uyanıyordu. Bu da o kâbuslarından biri olabilir miydi? Denize düşen yılana sarılır misali korkusuna sığındı. ‘Kızıl Melek! Uyanmak istiyorum. Kurtar beni!’ Titreyen sesi sadece kendi duyabileceği kadar kısıktı. Sağ tarafındaki hareketlilik çarptı gözüne. Nefesini o an tuttu ve sağına döndü.

Cennete ve cehenneme doğru gerdiği kanatlarını saran kara alevler vücuduna doğru kızıllaşıyordu. Yanan derisi kemiklerinin üzerinden yenileniyor ve tekrar alevleniyordu. Vücudu gözlerinin kızıllığıyla anlam kazanıyordu sanki. Tanıdı, gözlerinden tanıdı onu. Kâbuslarının aksi görünümüyle kanatlarını germiş Kızıl Melek’e baktı.

– Melek olan sensin Aditi. Günahsız olan sensin. Ben ateşten yaratılanım. Kibirde boğulanlardanım. Kıyamet gününe kadar lanetli olan İblis’in zebunuyum. Korktuğunu biliyorum.
Seninle daha önce defalarca karşılaştık. Ama bu sefer farklı Aditi. Sen uykuda değilsin. Ruhun ve bedeninle burdasın. Araf’ta.

Alperen İslamoğlu

Marmara Üniversitesi İşletme, Windows 98 Kullanıcısı İstanbul / Kartal

Diğer Yazıları

Takip Et:
TwitterLinkedInPinterest

Bir Cevap Yazın